Yeni Dünya Eğitimleri Platformu “Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi” İle Start Verdi

Yeni Dünya Eğitim Platformu Etkinlikleri Mürsel Ferhat Sağlam’ın “Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi” ile başlıyor

CosinusMedia ve Cratone Danışmanlık işbirliğiyle kurulan “Yeni Dünya Eğitimleri Platformu” tarafından organize edilen “Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi” etkinliği 19 Ağustos’ta Characterix sponsorluğunda gerçekleşecek.

Yeni Dünya Eğitimleri Platformu’nun organizasyonunda “Temel Seviye Sosyal Medya EğitimiMarka Yöneticisi, Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya Uzmanı Mürsel Ferhat SAĞLAM tarafından 19 Ağustos’ta Characterix’in sponsorluğunda Kadıköy’de gerçekleştirilecek.

Kontenjanın sınırlı olduğu “Mürsel Ferhat SAĞLAM ile Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi” etkinliği hakkında detaylı bilgi almak veya etkinliğe kayıt yaptırmak için info@yenidunyaegitimleri.com adresine mail atabilir ya da 0536 766 59 27 numaralı Whatsapp hattı üzerinden iletişime geçebilirsiniz.

EĞİTİM DETAYLARI

Eğitimin Konusu: Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi

Eğitimci: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Tarih: 19 Ağustos 2017

Saat: 11:00 – 16:00

Yer: Koşuyolu – Kadıköy / İSTANBUL

Eğitim İçeriği: Eğitim, dijital terminolojiye hâkim olmak ve anlamak amacıyla hazırlanmıştır.Bu eğitimde dijital medya ve sosyal medyaya dair kavramlar örnekli açıklamalarıyla verilecektir. Eğitimin amacı sosyal medya alanında kendini geliştirmek isteyen kişilerin temel anlamda konuya hâkimiyetlerini sağlamak ve sosyal medyanın önemine dair bir farkındalık oluşturmaktır.

Kimler Katılmalı: Bu eğitime; dijital dünyanın yeni dinamikleri konusunda kendisini geliştirmek isteyen reklam, pazarlama, kurumsal iletişim, insan kaynakları, grafik tasarımcılar ve marka yöneticileri ile sosyal medya ve dijital alanda uzmanlaşmak isteyen kişi ve kurumsal çalışanlar katılabilirler.

Kontenjan: 20 kişi

İletişim: info@yenidunyaegitimleri.com / 0536 766 59 27 (WhatsApp)

Fark Yaratan Anne Baba – Neslihan ERDOĞDU

Anne baba olmak belki de en çok önemsememiz ve üzerine kafa yormamız gereken süreç. Zira bizim sayemizde dünyaya gelen varlık, hem kendisine, hem çevresine, hem de dünyaya etki edecek.

Fark Yaratan Anne Baba, hem idealinizdeki çocuğu hem de anne babalık ideallerinizi, değerlerinizi keşfetmeniz ve gerçekleştirmeniz için bir rehber niteliği taşıyor. Anne babalığın her boyutunu sorgulayarak çocuğunuzun yaşı kaç olursa olsun kendiniz için doğru olan çıkarımları yapacağınız bilgileri içeriyor. Her ailenin gerçekleri diğer ailelerden farklıdır, her çocuğun gerçekleri ve potansiyeli de farklıdır. Kendi gerçekliğinize ve çocuğunuzun potansiyeline uygun olan yolu bulmak konusunda tecrübeli eğitimci ve profesyonel koç Neslihan Erdoğdu bilgi vererek, farklı yaklaşımları sizlerle paylaşarak ama en önemlisi çocuğunuz için fark yaratmanızı sağlayacak doğru soruları size sorarak idealinize ulaşmanız konusunda yol gösteriyor.

Fark Yaratan Anne Baba’da yer alan her örnek, her bir soru sizin bakış açınızı değiştirerek olayları bambaşka görmenizi ve karmaşık gelen durumları aydınlatmanızı sağlayacak. Çocuğunuz emek harcamayı hak ediyor, şimdi başlamak için en güzel zaman.

Satın almak için TIKLAYINIZ

Yayın Tarihi 2017-07-19
ISBN 6052027035
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 288
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 19.5 cm

Baklavacı Mehmet Yıldırım ile Röportaj

Ballı baklavanın fikir babası ve üreticisi Mehmet Yıldırım, baklava sektörünün gelişimi ve ballı baklava için yaptıkları AR-GE çalışması ile inovasyonun yalnızca teknolojik projelerde olmadığını kanıtlıyor. Söyleşide ballı baklavanın yanı sıra Baklavacı Mehmet Yıldırım’ın diğer projelerini de konuştuk.

Mehmet Bey öncelikle sizler tanıyalım. Bize kendinizden bahseder misiniz? Mehmet Yıldırım kimdir, ne yapar, işletmesi nasıl markalaşmıştır ve bu marka nereye doğru ilerlemektedir?

Mehmet YILDIRIM: 1963 yılında Gaziantep’in Nizip ilçesinde doğdum. İlkokulu Gaziantep’te okudum 11 yaşında bu mesleğe başladım ve o zamandan beri de bu mesleğin içerisindeyim. Firmanın bugünkü durumu özetlemek gerekirse, ben 1982 yılında kurulan aile şirketinde çalışıyordum fakat 2000 yılında oradan ayrılarak, kendi şirketim olan Yıldırım Gıda’yı kurdum. “Tatlıcı” markasıyla baklava ve tatlı sektörüne toptan üretim yapan ve dağıtan Yıldırım Gıda; catering, süpermarketler, oteller, pastaneler ve kamu kuruluşlarına ürün veriyor. Bizim Yıldırım Gıda olarak günlük 6 ton üretim kapasitemiz mevcut. 2017 yılında ise Baklavacı Mehmet Yıldırım markasıyla perakende sektörüne girdik.

Son zamanlarda sık sık “ballı baklava” diye bir şey duyuyorum. Bize bunun hikâyesini anlatır mısınız? Biliyorsunuz ki markalaşmanın temelinde hikaye vardır. O yüzden bu işin hikâyesini çok merak ediyorum. Nedir bu ballı baklava nereden aklınıza geldi nasıl bir süreç sonucunda markanıza böyle bir ürün kazandırdınız?

Mehmet YILDIRIM:Ballı baklava fikri benim uzun zamandır aklımdaydı. Fakat hayata geçişi daha yeni diyebilirim. Bu fikri hayata geçirme konusunda son yıllarda daha istekli olmamın nedeni özellikle son senelerde şeker tüketimi konusunda insanların daha seçici ve dikkatli olması etkili oldu diyebilirim. Bu durum ballı baklava fikrinin hayata geçirilmesini hızlandırdı. Ballı baklavayı hayata geçirmeye kesin olarak karar verdiğimizde çalışmalara başladık ve yaklaşık 1 yıl ballı baklava için AR-GE çalışması yaptık. Ardından ballı baklavayı piyasaya çıkaracak hale geldik. Şu an üretimini yapıyoruz. Ballı baklava tamamen doğal yayla balından üretiliyor. Biz ballı baklavanın hem üretim hem de isim patentini aldık. Ballı baklavayı müşterilerimizle buluşturabildiğimiz için mutluyuz.

Ballı baklava hiç şüphesiz lezzet açısından tartışmasız bir tada sahip peki tüketici ballı baklavayı sadece lezzetli, farklı, yeni bir tat olduğu için mi tercih ediyor yoksa sağlık açısından da tercih edenler oluyor mu? Diğer bir ifadeyle şeker yerine bal ile şerbetlenmiş baklavanın sağlığa artıları nelerdir?

Mehmet YILDIRIM:Şekerin de sağlığa ciddi anlamda zararı yok. Son yıllarda şeker hakkında çıkan söylentilere itibar etmiyoruz. Fakat şu bir gerçek ki her şey ölçüsünde ve doğal olarak tüketilmelidir. Suyu bile fazla tüketirseniz hasta eder. Şekerdeki durumda bundan ibaret diyebilirim. Şekerin doğal olmaması veya abartılı tüketilmesi tabi ki sağlığa zarar verir ancak bunu böyle söylemek yerine direkt olarak şeker sağlığa zararlı demek doğru değil. Biz şeker konusunda yapılan spekülasyonları sektör olarak kınıyoruz. Ballı baklavaya dönecek olursak ballı baklava en başta bal faktörü nedeniyle başlı başına doğal bir tat diyebiliriz. Sadece bal odağında söylemiyorum, tereyağı, ceviz, fıstık gibi baklava yapımında kullanılan diğer tüm ürünlerimiz tamamen doğaldır. Deyim yerindeyse biz malzemeyi yerinden alıyoruz. Mesela tereyağı Urfa’dan geliyor. Fıstık Gaziantep’ten geliyor. Un özel bir un, sert buğday unu. Piyasada satılan unlardan farklı, tamamen baklava için üretilen bir un. Nişastayı buğday nişastası kullanıyoruz. Kısacası her şey yerinden alınıyor, doğal alınıyor. Bir de bunlara bal eklenince ballı baklava tamamıyla doğal bir lezzet oluyor.

Ballı baklavada kullandığınız balı hangi yöreden temin ediyorsunuz? Bunu özellikle sormak istedim çünkü son yıllarda ne yazık ki bal konusunda hileli üretimler çok sık olmaya başladı. Siz bu konuda ne gibi önlemler alıyorsunuz ve balın kalitesini nasıl belirliyorsunuz merak ettim.

Mehmet YILDIRIM:Biz balı araştırmadan almıyoruz. Biz Ballı baklavayı ortaya çıkardıktan sonra KOSGEB desteği aldık. Ayrıca üniversiteyle birlikte çalışıyoruz. Sırf bunun için laboratuar kurduk. Aldığımız balların testlerini burada yapıyoruz. Dolayısıyla sahte, sağlığa zararlı veya hileli bal kullanmamız söz konusu olmuyor. 3 gıda mühendisimiz var. Bal üzerinde araştırma ve testler gıda mühendislerimiz tarafından yapılıyor. Bu anlamda tüketicilerin ballı baklava konusunda hiçbir endişesi olmasın. Bal tamamen doğal ve gerçek. Testten geçmeyen bir bal asla kullanmıyoruz.

AR-GE denildiğinde aklımıza teknoloji tabanlı projeler gelir oysa siz baklava için bir AR-GE yapmışsınız ve ortaya ballı baklava gibi farklı, kaliteli ve lezzetli bir ürün çıkarmışsınız. Peki ballı baklava dışında size has ürünleriniz var mı?

Mehmet YILDIRIM:Ballı baklava gibi ses getirecek, beğenilecek iki ürünümüz daha var. Bu ürünler üzerinde yoğun bir özveriyle çalışıyoruz. Şimdilik bu konuda detaylı bilgi vermeyeceğim ancak yakın zamanda bu yeni iki ürünle ilgili açıklama yapacağız.

Tekrar baklavaya dönecek olursak İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerine baklava yolluyorsunuz peki yurtdışına da baklava yolluyor musunuz? En çok hangi ülkeler talep ediyor ve aylık ortalama ne miktarda gönderim oluyor?

Mehmet YILDIRIM:Bizim şu an direkt olarak yoğun bir şekilde ürün yolladığımız herhangi bir ülke yok. Ancak buradan yurtdışına giden müşterilerimiz, İkitelli şubemizden baklavalarını alıp dünyanın dört bir yanına götürmektedir. Yurtiçinde başlamış olduğumuz ancak yurtdışında da yakında başlayacağımız şubeleşme sürecinden sonra ballı baklava başta olmak üzere markamıza ait tüm ürünler dünyanın çeşitli bölgelerinde tüketiliyor olacak.

Markalar artık dijitalde var olduğu müddetçe yaşıyor. Bu anlamda son olarak şunu sormak istiyorum baklavayı Mehmet Yıldırım’dan almak isteyen ama bunu online gerçekleştirmek isteyenler için dijitale entegre bir online sipariş sisteminiz var mı?

Mehmet YILDIRIM:Evet var. İnternet satışlarımız başladı. Şu anda www.ballibaklava.com.tr ve www.baklavacimehmetyildirim.com adreslerinden birkaç tıklama ile kolaylıkla sipariş verilebiliyor. Hali hazırda siparişler oluyor biz de hızlı bir şekilde siparişleri yolluyoruz. Bizim hem yurtiçi hem de yurtdışında her yere siparişleri en kısa sürede ulaştıracak sistemimiz var. Örneğin ballı baklava, kendisine özel kutu ve ambalajında korunarak gönderilmektedir. Kısacası ballı baklavayı internetten sipariş etmenin hiçbir dezavantajı yok. Hızlı ve güvenli bir biçimde siparişler, adrese ulaştırılıyor.

Sorularımı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim. Ballı baklavanın yolu açık olsun.

Mehmet YILDIRIM:Biz de ballı baklavayı anlatma fırsatı verdiğiniz için size ve Şilep Dergi ailesine çok teşekkür ederiz.

EOfis Sponsorluğunda Stratejik Marka Yönetimi Konferansı

Dijital pazarlama uzmanı, marka yöneticisi ve yazar Mürsel Ferhat Sağlam’ın 6 Mayıs 2017 tarihindeki Stratejik Marka Yönetimi temalı konferansı EOfis sponsorluğunda gerçekleşecek.

Nisan 2017’de raflardaki yerini alan Mürsel Ferhat Sağlam’ın son çıkan kitabı Stratejik Marka Yönetimi ile aynı ismi taşıyan “Stratejik Marka Yönetimi” adlı konferans, EOfis sponsorluğunda, EOfis Pol Center Plaza‘da 6 Mayıs’ta gerçekleşecek. Stratejik marka yönetimi temalı bu konferansın içeriğini büyük oranda Mürsel Ferhat Sağlam’ın, Stratejik Marka Yönetimi kitabındaki başlıklar oluşturmaktadır.

eOfis sponsorluğundaki bu etkinliğe sınırlı sayıda katılımcı kabul edilecek, diğer bir ifadeyle kontenjan sınırlı bu nedenle de etkinliğe katılmak için etkinlik afişinde yer alan iletişim numarasından (Whatsapp iletişim: 0507 588 64 84) katılımcıların etkinlik öncesi kesinlikle kayıt yaptırması gerekiyor. Etkinliğe katılanlar, eğer isterlerse Mürsel Ferhat Sağlam‘ın Raygan, Günübirlik Sonsuzluk ve Stratejik Marka Yönetimi kitaplarından oluşan seti satın alabileceklerdir. Bu seti almak isteyen katılımcılar önceden belirtmek zorundadır. Setin bedeli ise 50 TL’dir. Stratejik Marka Yönetimi temalı bu etkinliğe hem ajans hem de marka tarafında çalışan sektör profesyonellerinin yanı sıra reklam, pazarlama, iletişim, yeni medya, halkla ilişkiler vs. bölümlerinde akademik kariyerini sürdüren önlisans, lisans ve lisansüstü öğrencileri veya marka yönetimi alanında kendini geliştirmek isteyen herkes katılabilir.

Etkinliğe dair daha detaylı bilgi almak için aşağıda yer alan bilgileri ve afişi inceleyebilir veya Mürsel Ferhat Sağlam’a Twitter ve Linkedin aracılığıyla direkt ulaşarak etkinlik hakkında merak ettiklerinizi sorabilirsiniz.

Etkinlik Hakkında Detaylar

Konusu: Stratejik Marka Yönetimi

Konuşmacı: Mürsel Ferhat Sağlam

Ücret: Etkinlik ücretsizdir. (Kitap setini almak isteyen katılımcılar 50 TL ödemek zorundadırlar)

Kontenjan: 50 kişi

Tarih: 06.05.2017

Saat: 14:00 – 16:00

Zorunlu Kayıt: 05075886484 (Whatsapp üzerinden iletişime geçilmesi gerekmektedir)

Mekan: EOfis Pol Center Plaza

Adres:  Esentepe Mah. Ecza Sk. Pol Center Çarşı Apt. No: 4 / 1 Şişli / İstanbul (Kanyon AVM yanında)

NOT: Kayıt için son tarih 28.04.2017’dir. 

Türkiye Nasıl Marka Olur Sorusunun Yanıtı Bu Kitapta

Dijital pazarlama uzmanı ve marka yöneticisi Mürsel Ferhat Sağlam tarafından kaleme alınan ve Dikeyeksen Yayıncılık etiketiyle yayınlanan “Stratejik Marka Yönetimi” Nisan 2017’de raflardaki yerini aldı.

Mürsel Ferhat Sağlam’ın son kitabı Stratejik Marka Yönetimi, 35 farklı başlıkta marka yönetimini işliyor. Konu başlıkları itibariyle ilgi çeken, sıradanlıktan uzak içeriği ve özgün anlatım tarzıyla okuyucuya farklı bir okuma deneyimi ve bakış açısı kazandıracağı kesin olan Stratejik Marka Yönetimi’nde yer alan “Türkiye Bir Sürdürülebilir Marka Mıdır?” başlığı ise sadece sektör profesyonellerini, siyasetçileri, girişimcileri veya iş insanlarını değil tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Türkiye’nin 2023’te hedeflediği ekonomik kazanımlara ulaşması için öncelikle “marka ülke” olması gerektiğini vurgulayan Mürsel Ferhat Sağlam’a göre; Türkiye markalaşma yolunda öncelikle “Burası Türkiye!” söylemini, daha sonra bu imaja neden olan ekonomik ve sosyolojik problemleri düzeltmesi gerekiyor.

Kitabın ana konusu markalaşmak fakat kitapta meselenin “nedir”inden ziyade “nasıl”ına odaklanılmış. Bu detay Mürsel Ferhat Sağlam’ın, Stratejik Marka Yönetimi kitabına olan ilgiyi arttıracağa benziyor. Markalaşmaya dair pratik bilgiler sunan içeriği sayesinde her sektörden profesyoneller tarafından merakla beklenen Stratejik Marka Yönetimi, Nisan 2017’de raflardaki yerini aldı.

Mürsel Ferhat Sağlam’a Ulaşmak İçin;

Facebook             : /MurselSaglam

Twitter                 : @MurselSaglam

Instagram            : @MurselSaglam

 

Stratejik Marka Yönetimi – Mürsel Ferhat SAĞLAM

Her sektörde olduğu gibi reklam, pazarlama ve iletişim sektörleri ile ilgili kavramlarda çoğunlukla geleneksel bir tutum sergilenir.

Bu yüzden işin nedir’iyle ilgilenilir. Oysa dijital çağda, her şey çok hızlı şekilde değişiyor ve dönüşüyor. Kısacası nedir yerine nasıla odaklanmanın vakti geldi de geçiyor.

Örneğin, hem marka yöneticileri hem de markalar artık “markalaşmak nedir?” sorusu ile ilgilenmeyi bırakıp “markalaşmak ama nasıl?” sorusuna yoğunlaşmalıdırlar. İşte bu kitabın yazılış amacı nedirleri nasıla çevirmek olduğu kadar, dijital ağırlıklı stratejik marka yönetimi ile ilgili bilgi, ipucu ve trendleri aktarmaktır.

Mürsel Ferhat SAĞLAM‘ın, Dikeyeksen etiketiyle çıkan Stratejik Marka Yönetimi kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Markalaşmak Ama Nasıl?

Yeni Nesil Marka Yönetimi Nedir?

Jenerik Marka Yönetimi Nasıl Olmalıdır?

Türkiye’den Neden Global Marka Çıkmaz?

Girişimciler Markalaşmayı Neden Önemsemez?

Marka Elçisi Olmak Ne Anlama Geliyor?

Türkiye Bir Sürdürülebilir Marka Mıdır?

Markaların meconomy ile İmtihanı

Marka İmajı Nasıl Oluşturulur?

Lider Marka Olmanın Karakter Analizi

Algı Yönetimi Olmadan Marka Yönetimi Yapılamaz

Türkiye’de Neden Marka CEO Sayısı Çok Az?

GEO Marketing Nedir?

Markanın Geleceği Yakalamasında Terminatör Fenomeni

Yerel Medya, Markalaşmanın Önemli Bir Oyuncusu Olabilir Mi?

Markaların Yeni Sorumluluğu; Online İtibar Yönetim

Satın Almak İçin TIKLAYINIZ

Yazar Hakkında | Mürsel Ferhat Sağlam

16 Nisan 1989’da İstanbul’da doğdu. Aslen İskilipli’dir. Namık Kemal Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü, Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü ve Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Beykent Üniversitesi’nde Tarih alanında master eğitimini tamamlamıştır. Akademik kariyerini Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık alanında doktora seviyesinde sürdürmektedir. Sektör profesyonelleri ve markalar tarafından takip edilen mecralarda dijital pazarlama ve marka yönetimi hakkında makaleleri yayınlanmaktadır. Stratejik Marka Yönetimi yazarın yayınlanmış 5. kitabıdır.

SİNAPS – Uğur BATI

Beynimizin ve Kararlarımızın Sıradışı Hikâyesi

Saksı Nasıl Çalışır?

Tren istasyonundasınız.

Üniversiten o gün mezun olmuş ve bunu kutlamaya giden 5 masum gencin hayatını kurtarmak için, hemen yanlarında küçük ve tatlı kızıyla birlikte duran fedakâr bir babayı tren raylarına itmeniz gerekiyor.

Karar vermek için 5 milisaniyeniz var. Verdiğiniz karar size kahraman mı yapar, yoksa cani mi?

Sipariş vermek için TIKLAYINIZ

Yayın Tarihi 2017-03-22
ISBN 6050941272
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 280
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 14 x 23 cm


Yazar Hakkında | Uğur BATI

Yazarım. Mesleğim yazarlık anlamında söylemiyorum bunu, bildiğinizi eylem işte; sürekli yazarım. Hikâyeler, reklamlar, fanzinler, denemeler, makaleler, kitaplar yazarım; yaklaşık 15 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarımda başladım yazmaya The Brand Age, Grafik Tasarım, Pazarlama Dünyası ve Gennaration’da sürekli yazarak devam ettim. Adam Sanat, Dergi, Özne, Sivil Toplum, Edam, Pi gibi yayınlarda makale, eleştiri ve denemeler yazdım. Şimdi de Brand Map, Harvard Business Review, Bloomberg Businessweek ve Milliyet.com.tr yazarıyım. Bunun haricinde Reklamın Dili, Stratejik Marka Yönetimi: Vazgeçme Çağında Yüksek Sadakat Markaları Yaratmak, Enneagram ile Kişilik Analizi: Kendine İyi Bak ve Dijital Oyunlar: Kendi Dünyanda Yaşa, Bizimkinde Oyna, Tüketici Davranışları ve Azraa-eel Menkıbeleri: Osmanlı Mahzeninden Hayal Et Hikâyeleri adlı kitapları yazdım. Ayrıca pek çok kitapta ortak yazar olarak yer aldım.

Yazarım diyorum çünkü daha önceden kitaplar dışında da yazmışlığım var(!) Bugüne kadar reklam yazarlığıyla başlayan kariyerimde Rumeli Telekom bünyesinde RT NET marka ekibinde bu kez reklam ajansları için briefler, yine aynı şirkette Unitel için projeler yazdım. Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklam Tasarımı ve İletişimi Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışırken makaleler yazdım, kitaplar yazdım. Ardından Borsa İstanbul’da Başkan Danışmanlığı ve Kurumsal İletişim Müdürlüğü yaptığım süreçte projeler ve yine stratejiler yazdım. Bitirirken işte buraya yazıyorum:

Ben o aradığınız yazarım!

En Anlamlı 14 Şubat Sevgililer Günü Klibi

Mürsel Ferhat SAĞLAM’ın son kitabı Aşkzade için hazırlanan 14 Şubat klibi…

AŞKZADE / İnsan Aşk Üzeredir

Ne eksilttik ne de kattık.
Aşk zaten tamdı.
Bize düşen, bu olgunluğa yakışır eylemlerde bulunmaktı;
Sevmek gibi…
Özlemek gibi…
Kavuşmak gibi…

Gün oldu aşk bir bedende vücuda geldi. Bunu kimse garipsemedi.
Bir kadın bir adamı özledi. Bu da tuhaf değildi.
Bir adam bir kadına sarıldı, işte bu en güzeliydi.

Öyleyse denebilir ki milyarda biri bulup denk getirmek, sevmek sevdirmektir aşk… Karşılıksız olması, birinden kopmadan ötekine ait olmasıdır. Yani ne kendinden vazgeçmektir aşk ne de bir başkasına köle olmaktır.
Tek olmaktır aşk, birlik olmaktır.

(Arka Kapaktan)

Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi

Eğitimin Konusu: Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi

Eğitmen: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Tarih: 11 Şubat 2017

Saat: 10:00 – 16:00

Yer: Mecidiyeköy / İSTANBUL

Eğitim İçeriği: Yeni medya bağlamında sosyal medya, sosyal medya pazarlama, sosyal ağlar hakkında bilgi, raporlama.

Kimler Katılmalı: Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi’ne; şirketlerin reklam, pazarlama, kurumsal iletişim departmanlarında çalışanlar, insan kaynakları uzmanları, reklam ajansı çalışanları, grafikerler, yeni medya odaklı çalışmayı düşünenler ve kendini sosyal ağlar konusunda geliştirmek isteyenler bu eğitimle sektöre giriş yapabilirler.

Kontenjan: 10 kişi

Ücret: 250 TL

İletişim: Eğitim hakkında bilgi almak için iletisim@silepdergi.com’a mail atabilir veya Mürsel Ferhat SAĞLAM’a Twitter‘dan mesaj atabilirsiniz.

NOT: Temel Seviye Sosyal Medya Eğitimi’ne katılanlara Mürsel Ferhat Sağlam’ın Stratejik Marka Yönetimi kitabı hediye edilecektir. 

Eğitmen Hakkında |  Mürsel Ferhat SAĞLAM

16 Nisan 1989 İstanbul doğumludur. Aslen İskiliplidir. Namık Kemal Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü, Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü ve Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü mezunudur. Beykent Üniversitesi’nde Tarih alanında master yapan yazar, akademik kariyerine Marmara Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık alanında devam etmektedir. Yazar 2012’de Ajans Paradise’ı 2014’te ise Türkiye’nin en popüler edebiyat & sanat blogu Şilep Dergi’yi kurdu. Mürsel Ferhat Sağlam; dijital pazarlama, sosyal medya, dijital marka yönetimi, online itibar yönetimi ve içerik pazarlaması alanlarında kişi ve markalara danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca girişimcilik, reklam, pazarlama, marka yönetimi ve iletişim konularında üniversitelerde ve belediyelerde konferans ve eğitim vermektedir. Yazarın roman, hikâye ve deneme türlerinde yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. Aşkzade, Mürsel Ferhat Sağlam’ın yayınlanmış 4. kitabıdır.

 İletişim;

Facebook: /MurselSaglam

Twitter: @MurselSaglam

Instagram: @MurselSaglam

Yellow Pages Genel Müdürü Serhad Akkoç ile Geo-Marketing Hakkında Röportaj

Yellow Pages Genel Müdürü Serhad Akkoç ile dijital pazarlamanın önemli bir faktörü olan geo-marketing kavramını konuştuk. Ayrıca röportajda lokasyon bazlı pazarlamanın markalaşmaya etkisi ve Yellow Pages’in KOBİ’lere sunduğu dijital pazarlama çözümleri de yer alıyor.

Yellow Pages Genel Müdürü Serhad Akkoç ile Geo-Marketing Hakkında RöportajTürkiye’de markaların henüz içselleştiremediği bir kavram olan Geomarketing diğer bir ifadeyle lokasyon bazlı pazarlamayı, aslında dünya uzun süredir kullanıyor. Öncelikle geomarketing kavramının tarihsel sürecine değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda neler söylersiniz?

Serhad AKKOÇ: Geomarketing, lokasyon alanında hızla gelişen yazılım ve donanım desteği sayesinde gittikçe güçlenen bir pazarlama yöntemidir. Evlere servis yapan bir dönercinin mahallesine broşür dağıtmasına ya da matematik dersi veren bir üniversite öğrencisinin apartmanın girişine duyuru asmasına kadar eskiye gider kullanımı… Aslında hepimizin yakından bildiği lokasyon bazlı pazarlamanın temel ilkelerine teknolojik imkanları da kattığınızda ortaya çıkan bileşim, geomarketing’tir.  Sosyal ağlar, kişinin mobil cihazından aldığımız konum bilgisi, IP adresi, Web aramaları, aradığı lokasyon anahtar kelimesi gibi bilgilerinin tamamını kullanarak yapılan pazarlama çalışmalarıdır. İşin içine cihazları ve dijital verileri kattığınızda, bir taşla vuracağınız kuşların sayısı da artar. Çok daha hassas hedefleme, daha yüksek ROI (return on investment – yatırımın geri dönüşü), reklam ve satış arasında daha doğrudan bir ilişkinin kurulabilmesi, daha güçlü SEO (search engine optimization – arama motoru optimizasyonu) gibi faydalar elde edilir.

Dünyada geomarketing oldukça hızlı yükseliyor ve gelişiyor. Pek çok gelişmiş pazarda çok sayıda ve çeşitlilikte geomarketing kampanyaları yapılıyor. Hatta bu konu, kendi yazılım çözümlerini doğurmuş durumda… Bu yazılımlar en basit anlatımıyla, firmaların lokasyon bilgilerini pek çok dijital platformda ve haritada tek noktadan yayınlayan, yöneten ve raporlayan online araçlar…

Türkiye’de geomarketing çalışmalarına göz atmak gerekirse, dijital pazarlamanın pek çok alanında olduğu gibi burada da yakın takipteyiz. Henüz yazılım tarafında Türkiye çıkışlı altyapı ürünleri olmasa da, genç ve kalabalık nüfusumuza geomarketing desteği ile ulaşmaya çalışıyoruz. Genç ve yenilikçi markaların bu alana bütçe ayırdığını, dijital platformalardaki lokasyon bazlı varlıklarını titizlikle takip ettiklerini görüyoruz. Geomarketing tarafında Türkiye’deki en büyük problemimiz, karmaşık adres yapımızın dijital haritalar tarafından anlaşılamaması ve firmaların lokasyonlarının sıklıkla yanlış yerlerde işaretlenmesi… Bu can sıkıcı durum, tüm geomarketing çalışmalarını temelden sarsabilecek, pazarlama bütçelerinin yanlış lokasyonlara saçılmasına neden olabilecek ciddi bir sorun. Muhtemelen ülkemizde yaratıcı ve ses getirecek geomarketing kampanyalarının da sayıca az olmasının arkasındaki en önemli faktör, bu sorun.

Türkiye’de geomarketing kavramının bir pazarlama yöntemi olarak tam anlamıyla markalar tarafından kullanılmamasını, Türkiye’de “Yellow Pages” kültürünün olmayışına bağlayabilir miyiz?

Serhad AKKOÇ: Evet bu yorumunuza katılıyorum ve aynı zamanda bu sorunuzun ülkemizde gelişen dijital pazarlama trendlerinin içinde, Geomarketing kavramının henüz dijital pazarlama uzmanları tarafından da tanınmadığını görüyoruz. Takip edebildiğimiz kadarı ile ülkemizde dijital pazarlama trendleri şu anda sadece görsel içerik ve etrafında bir hikaye örülmesi veya daha büyük bütçeli çalışmalarda dijital oyunlaştırma senaryoları ile sınırlı olduğunu görüyoruz. Burada fark edilmesi gereken noktalardan birisi de şudur: Reel ekonominin temellerinden birisi de kaynaklara ve pazara ulaşılabilirliktir. Bu her dönemde geçerli olacak bir ekonomik sabittir, bunun dijital pazarlama trendleri içinde yansıması Geomarketing kavramıdır. Yellow Pages bu noktada KOBİ’lere ve kurumlara çözüm ortağı olarak lokasyon bilgisinin ve  doğruluğunun ne kadar önemli olduğunu anlatmaktadır. Sonrasında ise KOBİ’lere halihazırda yürüttüğü iş ortakları ile lokasyon bazlı çözümler ve dijital pazarlama stratejileri paylaşmaktadır.

Geomarketing kavramını marka yönetiminin önemli bir parametresi olarak görüyorum. Hatta Stratejik Marka Yönetimi kitabımda geomarketing konusuna özellikle değindim. Buradan yola çıkarak genel bir değerlendirme yapmak gerekirse şunu söyleyebilirim; geomarketing konusu, hem araştırmacılar tarafından hem de teknoloji / pazarlama bloggerları tarafından pek yazılmamış. Bir elin parmaklarını geçmeyen kısa ve “nedir?”e odaklanan yazılar dışında bu konu pek ele alınmamış. Türkiye’de geomarketing kültürünün oturması ve araştırmacılar tarafından ele alınması süreci sizce ne zaman başlar ve nasıl başlar?

Serhad AKKOÇ: Geomarketing kavramının oluşması teknolojik çözümlerin yanı sıra  Geomarketing’e konu olan sistem bileşenlerinin yönetilmesi ile çok yakından alakalıdır. Bu sistem bileşenlerinin en önemlileri şunlardır: Birincisi, Geomarketing için dağıtım kanallarının kurgulanması sonrasında ise Geomarketing sistemlerinin altyapı içeriklerinin doğru sağlanmasıdır. Bugün nasıl mevcut dijital pazarlama trendleri belirli sosyal medya kanallarını hedefleyip verdikleri mesajları farklılaştırmaya çalışıyorsa, Geomarketing de aynı şekilde farklı lokasyon platformlarını hedefleyip içeriği de platform özelinde farklılaştırması gerekmektedir. Bunu yaparken gözden kaçırılmaması gereken en önemli bileşen konumsal bilginin doğruluğudur. Çünkü Geomarketing pazarlama stratejisinde; segmentasyon, hedefleme yaptıktan ve bütçelendirme bittikten sonra iş bitmemektedir. Klasik bir sosyal ağ pazarlama stratejisi gibi olmamaktadır. Hedeflenen coğrafi alanların veya noktaların doğruluğundan, coğrafi hedefleme yapılan alanların zaman değişkeni ile ele alınarak istenen kitleye ne zaman ve nerede ulaşılacağının da planlanması gerekmektedir. En önemlisi Geomarketing’de dijital pazarlaması yapılan stratejinin “gerçek dünyada gerçek karşılığının” bulunmasıdır. Bahsettiğim şekilde gelişen yaklaşımlar başarılı olacaktır, aksi durumda ise sadece dijitalde bütçe yakmakla eş değer olacaktır.

Yellow Pages Genel Müdürü Serhad Akkoç ile Geo-Marketing Hakkında Röportaj

Bir markanın 2 ve üzeri şubeye, mağazaya kısacası lokasyona sahip olmaması o markanın lokasyon bazlı pazarlamayı önemsememesi anlamına mı geliyor? Diğer bir ifadeyle Yellow Pages’in her markayı kapsayan bir geomarketing çözümü var mı var ise bunlardan bahsedebilir misiniz?

Serhad AKKOÇ: KOBİ’lerin artık dijital pazarlama konusunu ciddiye almaya başladıklarını, ancak kaynak kullanımı konusunda sıkıntıları olduğunu net bir biçimde gözlemliyoruz. Bu konuda iyi niyetle başlamış çalışmaların yanlış iş ortağı seçimi sonucu verimsizliğe dönüştüğü örnekleri de görüyoruz. Oluşan her yeni pazarda olduğu gibi bizim sektörümüzde de doğru yönlendirme yapamayan, güvenilir olmayan hizmet veren kuruluşlar var. Bu nedenle özellikle de kısıtlı bütçelerle hareket eden KOBİ’lerin daha temkinli yaklaştığını görüyoruz. Geçmiş deneyimleri nedeniyle haklı olarak, ellerindeki sınırlı kaynağı doğru sonuç alabilecekleri çalışmalara ayırmak ve bunu da en iyi yapabilecekleri iş ortağını seçmek konusunda artık daha titizler.

Burada hepimize büyük bir iş düşüyor. Biz Yellow Pages olarak global deneyimimizle birlikte, yoğun bir biçimde KOBİ’lere ulaşmaya, onları online rehber ve dijital haritalara yerleştirmeye, dijital dünyaya adım atmalarını sağlamaya çalışıyoruz.

Dikkat çekmek istediğim bir diğer nokta da, dijital pazarlamanın da bir kere yapılıp bırakılacak bir süreç olmaması. Dijital platformlar her gün biraz daha gelişiyor ve değişiyor. Çeşitli arama motorlarında KOBİ’lerin ulaşılabilir ve bulunabilir olması çok önemli. Ancak daha önemlisi, arama motorları tarafından belirli periyotlarda güncellenen arama algoritmalarına karşı, işletmelerin bu değişime en hızlı şekilde cevap verebilir durumda olması ve uyum sağlaması gerekiyor. Aksi takdirde arama motorlarında bugün iyi bir konumda bulunuyorken, yarın bu konumunuzu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.

Web siteleri artık günümüz olmazsa olmazı. Öncelikle KOBİ’lerin dijital dünyada varlıklarını güçlü bir şekilde sürdürmeleri için güncel bir web sitesine ve aynı zamanda mobil uyumlu bir web sitesine ihtiyaçları var. Sitenizin mobil uyumlu olması, kullanıcı deneyimini önemseyen arama motorları tarafından oldukça önemli. İşletmeniz için yeni bir web sitesi oluşturacak ya da web sitenizi yenileyecek olursanız, içeriğinden tasarımına kadar mutlaka bir profesyonelden destek alın. Ayrıca lokasyon bazlı hizmet veren firmalar için (örnek: halı yıkama firması için www.haliyikamacibakirkoy.com vb. gibi) lokasyon bilgisi içeren alan adları, içeriğinizin arama motorlarında desteklenmesi ve bulunabilirliğiniz açısından oldukça önemli.

Diğer yandan lokasyon bazlı aramalar ise son dönemde kullanıcılar tarafında oldukça rağbet gördü. Belirli bir bölgeye hizmet veren KOBİ’lerin sıkça başvurduğu yöntemlerden biri olan “lokasyon bazlı pazarlama” tekniklerini doğru hamlelerle uygulayan firmalar, kullanıcı tarafında ulaşılabilir hale geliyor. Bununla birlikte arama motorları için özgün içerik de oldukça önemlidir. İçeriklerinde anahtar kelimeleri barındıran web siteleri, arama motorları tarafından daha hızlı fark edilerek kısa vadede başarılı sonuçlar alabiliyor.

Türkiye’de KOBİ’lerin dijitale ve dijital pazarlamaya bakış açısı ve yaklaşımı herkesin malumu. Ne yazık ki KOBİ’ler hala verim alamadıklar halde geleneksel reklam stratejilerini kullanmayı tercih ediyor. Katıldığım hemen her etkinlikte, zirvede, konferansta reklamcılar, pazarlamacılar, PR uzmanları ve marka yöneticileri “KOBİ’leri kazanmalıyız” diyor. Fakat bakıldığında KOBİ’lerin kazanılamadığı görülüyor. Peki, Yellow Pages KOBİ’leri kazanmak konusunda nasıl bir strateji izliyor?

Serhad AKKOÇ: Günümüzde artık hiçbir marka, kurum, KOBİ dijital pazarlamayı göz ardı edemez. Dijital pazarlamayı da pazarlama çalışmalarının önemli bir parçası yapmak zorundalar. KOBİ’ler dijitalde var olmanın ve online rekabetin önemini kavramaya başladılar. Ayrıca başta akıllı telefonlar ve tabletlerin kullanımının Türkiye’de de hızla artması KOBİ dünyasında da internet kullanımının yoğunlaşmasını sağlayan önemli bir faktör. KOBİ’lerin dijitale olan ilgilerindeki artış hizmetlerimize olan taleplerde de kendisini gösteriyor. Örneğin Türkiye’nin dört bir yanındaki firmalardan, mobil uyumlu web siteleri için de yoğun talep ve soru alıyoruz.

Müşterilerin, aradıkları firmayla ilgili detaylı bilgi almak için doğrudan web sitesine ulaştığını biliyoruz. Bu kapsamda da dijital pazarlama hizmetimizin bir uzantısı olarak KOBİ’lere özel web sitesi tasarlıyoruz. Tüm ekranlarla uyumlu web siteleri, mobil web siteler ve lokasyon bazlı web sayfaları, KOBİ’lere sağladığımız dijital pazarlama hizmetlerimiz arasına girdi. Burada profesyonel bir tasarıma sahip, SEO (Arama Motoru Optimizasyonu) yapılmış, son teknolojiye sahip mobil uyumlu web siteleri sunuyoruz. Yine bu web sitelerini, firmaların pazarlama aktivitelerine, kampanyalarına uygun Google AdWords reklamları ile bağlayarak firmaların dijitalde bulunurluğunu ve müşteri kazanımını artırıyoruz. KOBİ web siteleri için yıl boyu güncelleme ve bakım hizmeti de veriyor, dijital pazarlama konusunda da ücretsiz danışmanlık sağlıyoruz. KOBİ’lerin dijital dünyada varlığını güçlendirecek bu siteleri ulaşılabilir fiyatlarla sunuyor ve bünyemizde kurulan özel ekiple firmalara danışmanlık veriyoruz.

Bence faydalı bir söyleşiydi. Birçok konuya açıklık getirmiş olduk. Öncelikle teşekkür ederim. Bitirmeden önce markalara veya marka yöneticilerine, geomarketing ile ilgili söylemek istediğiniz öneri anlamında bir şeyler var mı? 

Serhad AKKOÇ: Ben de zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Benim için de çok zevkli bir söyleşiydi. Söyleşimizde de belirttiğim gibi Geomarketing kavramının standart dijital pazarlama stratejilerinden ayıran en önemli noktası Geomarketing stratejilerinin “Gerçek dünyada gerçek karşılıklarının bulunmasıdır”. Bu noktada doğru ve deneyimli bir iş ortağı olan Yellow Pages ile çalışmak;  reklam verenler ve marka yöneticileri için bütçeden daha önemli olan doğru bir iş yapmanın avantajını sağlayacaktır.

Hazırlayan: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Mürsel Ferhat SAĞLAM, Depo Kitap Festivali’nde

Aşkzade‘nin yazarı Mürsel Ferhat Sağlam, İstanbul’daki ikinci imza etkinliğini Taksim – İstiklal Caddesi’nde bulunan Demirören Alışveriş Merkezi’nde gerçekleştirecek. Depo Kitap Festivali kapsamındaki imza etkinliğinde Mürsel Ferhat Sağlam, Aşkzade okurlarıyla buluşacak. Okurlar hem Mürsel Ferhat Sağlam’a Aşkzade’yi imzalatma fırsatı yakalayacaklar, hem de yazarla tanışma – sohbet etme imkanı bulacaklar.

AŞKZADE‘yi D&R Mağazaları ve internetten alabilirsiniz.

İmza Etkinliği Detayları

Yer: Demirören AVM (Taksim – İstiklal Caddesi) / -1. Kat

Stand: AZ Kitap Yayıncılık

Tarih: 12 Aralık 2016

Saat: 12.00 – 14.00

İnsan Aşk Üzeredir; AŞKZADEAŞKZADE / İnsan Aşk Üzeredir

Ne eksilttik ne de kattık.

Aşk zaten tamdı.

Bize düşen, bu olgunluğa yakışır eylemlerde bulunmaktı;

Sevmek gibi…

Özlemek gibi…

Kavuşmak gibi…

Gün oldu aşk bir bedende vücuda geldi. Bunu kimse garipsemedi.

Bir kadın bir adamı özledi. Bu da tuhaf değildi.

Bir adam bir kadına sarıldı, işte bu en güzeliydi.

Öyleyse denebilir ki milyarda biri bulup denk getirmek, sevmek sevdirmektir aşk… Karşılıksız olması, birinden kopmadan ötekine ait olmasıdır. Yani ne kendinden vazgeçmektir aşk ne de bir başkasına köle olmaktır.

Tek olmaktır aşk, birlik olmaktır.

(Arka Kapaktan)

Yazar Hakkında |  Mürsel Ferhat SAĞLAM
16 Nisan 1989 İstanbul doğumludur. Aslen İskiliplidir. Namık Kemal Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü, Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü ve Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü mezunudur. Beykent Üniversitesi’nde Tarih alanında yüksek lisans yapan yazar, akademik kariyerine Marmara Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık doktorası yaparak devam etmektedir. Yazar 2012’de Ajans Paradise’ı 2014’te ise popüler edebiyat & sanat blogu Şilep Dergi’yi kurdu. Dijital pazarlama, sosyal medya, dijital marka yönetimi, online itibar yönetimi ve içerik pazarlaması alanlarında kurumsal markalara danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca bu ve benzeri konularda üniversite ve belediyelerde konferanslar ve seminerler vermektedir. Yazarın roman, hikâye ve deneme türlerinde yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. Aşkzade, yazarın yayınlanmış 4. kitabıdır.

Yazarla İletişim;

Facebook         : /MurselSaglam

Twitter             : @MurselSaglam

Instagram       : @MurselSaglam

Adem ÖZBAY İle Türkiye’de Yayıncılık Hakkında Röportaj

Aşkperest, Gelmesem de Bekle Beni, Aşka Gittim Dönmeyeceğim başta olmak üzere 30’a yakın kitabı bulunan Adem Özbay ile yazarlık ve Türkiye’de yayıncılık hakkında konuştuk.

Adem Bey öncelikle Türkiye’de yayıncılık hakkında genel olarak düşüncelerinizi almak istiyorum. Türkiye’de yayıncılık nereye gidiyor?

Adem Özbay: İnanılmaz bir yere gidiyor. Bize gelen verilere göre aylık 5 bin yeni kitap basıldığını söyleyebilirim. Bu da müthiş bir durum. Belki eleştirilecek de çok kitap basılıyor ama zamanla okur herkesin puanını verecek ve taşlar yerine oturacak diye düşünüyorum.

Yayıncılık nicelik olarak artıyor neredeyse her hafta bir yayınevi kuruluyor. Bir günde yüzlerce yeni kitap piyasaya çıkıyor. Onlarca yeni yazar kitap çıkarıyor. Siz rakamlara daha çok hâkimsinizdir bunları da katarak, yayıncılığın bugününü rakamlarla değerlendirir misiniz?

Adem Özbay: Evet gerçekten de veriler çok ilginç. Herkes “Bizim millet kitap okumuyor” diyor ama yazar ve kitap sayımız çok fazla. Ama baskı adetlerimiz çok düşük. Bizde ayda 20 kitap yayınlayan bir yayınevi toplamda 20 bin basıyor. Avrupa da ise bir yayınevi bir kitabı yüz bin basıyor. Farkımız bu. Ama özellikle son 20 – 30 yıldır bir kültürel şoklanma ve kaos yaşıyoruz. Bence tüm bunların nedeni bu… Ben bunu son derece verimli buluyorum. Büyük devrimlerin ve aydınlanmaların öncesinde yaşanan kaoslara benzer bir durum. İlerisi bizim için aydınlık görünüyor.

Yayıncıların sayısı çoğalıyor dolayısıyla nicelikte bir artış söz konusu ancak merak edenler için soruyorum yayıncılık nitelik olarak da artıyor mu yoksa yerinde mi sayıyor veya daha da kötüsü yayıncılık nitelik olarak her geçen gün geriliyor mu?

Adem Özbay: Ben şöyle bakıyorum olaya; herkesin sözünü söyleme hakkı var. Ama söylenen o söz söyleyen kişiyi geleceğe taşır mı, işte bunu okur belirliyor. Sabahattin Ali’yi 5 sene önce çok dar bir çevre bilirken bu gün en çok satan yazarımız oldu. Demek ki okur onu bu güne taşıdı. O yüzden gelecekte, bu günlerden kalan yazarlar çok olursa demek ki iyi yayınlar yapmışız demektir.

Özellikle 2000 – 2010 yılları arasında birçok yeni yayınevi kuruldu. Bunlar yayın politikaları gereği genel olarak kendilerini “kişisel yayıncılık” kategorisine sokuyor. Kişisel yayıncılık hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Adem Özbay: Evet kişisel yayıncılık alanında biraz kirlilik olduğu doğrudur. Bu işi yapanların arasında yanlış insanların sayısı çok fazla… Ama kişisel yayıncılığı yok saymamamız lazım. Eleştirebiliriz ama kişisel yayıncılık iyi şeylerin de ortaya çıkmasına neden olacak bir süre sonra… O yüzden biraz sabredelim ve herkesin yayınlama hakkına sahip çıkalım diyorum.

Kişisel yayıncılık konusundan yaratıcı yazarlık kurslarına gelmek istiyorum. Sizce yazarlık öğrenilen bir şey midir? Bu tartışma hep yapılır. Yazarlığın kursu olmaz denilir. Belki kursta gramer, kurgu, teknik öğretiliyor olabilir ve bunlar yazarlar için önemli detaylardır. Fakat yazarlık bunları öğrenmekten mi ibarettir sizce?

Adem Özbay: Yazar, yarım peygamberdir benim için. İnsan içine doğmamışı yazamaz. Ama teknik falan öğrenilerek de yazar olunabilir. O kurmaca yazarıdır. İlham yazarı olamaz. Gerçek yazarın dilbilgisine, gramere hele kendisine şöyle yaz diyecek öğreticiye ihtiyacı yoktur.

Şunu desek yanlış olur mu; yazarlık kursuna gitmiş biri bestseller yazabilir fakat o eser bir klasik değildir?

Adem Özbay: Bak işte bunu da okur belirler. Kim bilir hamburger nesli olarak hamburger kitaplarını da bir gün klasik yapabiliriz. İnan ki bekleyip görmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Yani çok zayıf bir ihtimal de olsa belki öyle bir şey olabilir.

Son bir soru, başucu eserim dediğiniz üç kitabı söyler misiniz?

Adem Özbay: Türkçe Kuran – Don Kişot – 1984

Bu güzel ve bilgilendirici söyleşi için size teşekkür ederim.

Adem Özbay: Bu güzeliklere dahil ettiğiniz için kalbi teşekkürlerimle.

İnsan Aşk Üzeredir; AŞKZADE

Mürsel Ferhat Sağlam’ın merakla beklenen yeni kitabı AŞKZADE, Kasım 2016’da raflardaki yerini aldı. “Aşkın hiç bilinmeyen öyküsü” vurgusuyla ve “insan aşk üzeredir” sloganıyla kitap tutkunlarının karşısına çıkan Aşkzade’nin en dikkat çeken yönü, Âdem ile Havva’dan sonraki ilk aşkı betimliyor oluşudur.

askzade-kitapAşkzade, yazılış tarzı itibariyle hikâyeleştirilmiş deneme özelliği taşımaktadır. Bu yönüyle Aşkzade, hem bir olay örgüsü barındırması açısından hem de kurgunun sübjektif anlatıyla birbirini tamamlıyor olması bakımından dikkat çekmektedir. Ancak Aşkzade’nin, ilgi çeken yönleri bununla sınırlı değil. Aşkzade; Âdem ile Havva’dan sonraki ilk aşk ve kavuşma hikâyesini tasvir ediyor olmasıyla da kitapseverlerin dikkatini çekmektedir.

Âdem ile Havva, Yusuf ile Züleyha, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin ve Kerem ile Aslı’nın ardından efsane aşklar literatürüne Hâkim ile Sultan’ı da ekleyen Aşkzade, aşkın farklı bir boyutta yorumlandığı ve duyguların farkındalığına dikkat çeken bir eser olma özelliği taşımaktadır.

İmza Günü

Aşkzade’nin ilk imza günü TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda yapılacak. Aşkzade’yi, Mürsel Ferhat Sağlam’dan imzalı olarak almak isteyen kitapseverler için etkinlik detayları şu şekildedir;

Tarih                : 20 Kasım 2016

Saat                  : 13:00 – 14:00

Salon No         : 4

Stant No         : 4241

Yazarla İletişim;

Facebook       : /MurselSaglam

Twitter           : @MurselSaglam

Instagram       : @MurselSaglam

Türkiye’nin İlk Firma Rehberi Robotu “RehberBot” Yayında

850 binden fazla firmayı barındıran Türkiye’nin en büyük online firma rehberi YellowPages, bir ilki gerçekleştirerek Türkiye’nin ilk rehber robotu “RehberBot”u yayına aldı. Hem Facebook Messenger hem de YellowPages.com.tr üzerindenulaşılan RehberBot, arama yapmak isteyenlere ya da firmasını rehbere kayıt etmek isteyen KOBİ’lereyardımcı oluyor.

Son aylarda hem dünyada hem Türkiye’de çok popüler olan “chatbot”ların ilk örnekleri ortaya çıkmaya başladı. “Bot”, internette verilen görevleri yerine getiren programlar olarak öne çıkıyor. Chatbot’lar ise kullandığımız mesajlaşma/chat uygulamalarında “yaşayan” ve sizinle sohbet edebilen bot’lar olarak tanımlanıyor. YellowPages Türkiye ekibi, sunduğu hizmetlere bir yenisini daha ekleyerek bir ilki gerçekleştirdi ve Türkiye’nin ilk firma rehberi robotu RehberBot’u hayata geçirdi. RehberBot, Türkiye’nin ilk rehber robotu olduğu gibi dünyadaki YellowPages’lar arasında da bir ilk…

RehberBot ile firmalar rekabet güçlerini artıracak

Bugün 850 binden fazla firmanın yer aldığı YellowPages.com.tr üzerinden Mesaj Gönder butonundan ya da Facebook’tan Messenger ile ulaşılabilinen RehberBot ile kullanıcılar rehberde firma arayabiliyor ya da rehbere firma ekleyebiliyorlar. RehberBot’un en büyük avantajlarından biri, kullanıcıları istedikleri firmalara daha kolay, hızlı, sıcak bir dilde ve hatta eğlenceli bir şekilde ulaştırması… Diğer bir avantajı ise rehbere kayıtlı olmayan firmaların kendilerini rahatlıkla rehbere kaydederek bulunabilirliklerini artırması. RehberBot, firmasını rehbere kaydetmek KOBİ’lere ya da rehberde arama yapmak isteyen kullanıcılara adım adım yol gösteriyor ve yardım ediyor.

RehberBot üzerinde firma ekleyenlerin oranı %43

Henüz geçtiğimiz hafta yayına alınan RehberBot’un ilk kullanım istatistikleri de çıktı: RehberBot’la konuşan kullanıcıların %43 RehberBot’u “firma ekleme” için kullanırken %45’i “firma arama” için kullanıyor. Kalan %12’lik kesim ise RehberBot’a “günaydın” diyerek çıkanlardan iş başvurusu yapan, yemek tarifi soran, trafikte hatalı araç kullanımı bildiren kişilere kadar çok çeşitli konularda robotla konuşmaya çalışan, robotu merak eden kullanıcılardan oluşuyor.

RehberBot’un firma eklemek isteyen işletme sahiplerinin ya da arama yapan kullanıcılarının konuşmalarını anlayabilmesi için konuşmaların belirli bir formatta olması gerekiyor. Örneğin hava durumunu soracak olursanız, RehberBot özür dileyerek sizi anlamadığını belirtiyor. Anlayabilmesi için önceden belirlenmiş bir soru seti içinden seçim yapmanızı istiyor. Sorularına yanlış cevap verirseniz, örneğin telefon numaranızı eksik girerseniz, sizi uyarıyor ve doğru formatta cevap vermenize yardımcı oluyor. Bu yönlendirmeler sayesinde, firma ekleme veya firma arama kullanımlarının başarıyla sonuçlanma oranı %85’in üzerinde.

Türkiye’de de, dünyada da ilk kez biz hayatageçirdik

YellowPages Genel Müdürü Semin Özmoralı, RehberBot ile hem Türkiye’de hem de globalde bir ilki gerçekleştirdiklerini vurguluyor ve sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Teknolojinin ve dijital dünyanın bugünkü sınırlarını belirlemek çok güç. Her gün başka bir yenilik çıkıyor karşımıza. Dünyada henüz sayılı örneğini görebileceğimiz chatbotlar ise hızla hayatımıza giren eğlenceli teknolojik gelişmelerinden bir tanesi. Belli ki dünya devlerinin üzerinde çalıştığı ve uygulamaya aldıkları chatbot’lar, önümüzdeki dönemlerde sıklıkla karşımıza çıkacak ve heyecan konusu olmaya devam edecek. Biz YellowPages olarak, teknolojinin akıl almaz hızına karşılık, pratik ve kullanıcıların hayatlarını kolaylaştıran yeniliklere inanıyoruz; önem veriyoruz. RehberBot, bu yaklaşımımızın en önemli örneklerinden biri. Türkiye’nin ve dünyada ilk firma rehberi robotunu sunan ekip olmamız ise ayrıca gurur verici. Henüz geçtiğimiz hafta yayına aldığımız RehberBot kullanıcı davranışları da oldukça ilginç: Hemen ilk günlerde kullanıcıların RehberBot’u anlamadıklarını ve bir yapay zeka ile konuştuklarının farkında olmadıklarını gözlemledik. Hızla konuşma dilimizi yumuşatıp, daha samimi, günlük konuşmaya çektik. Cümlelerimizi kısalttık, böldük. Ve en önemlisi, bugün mesajlaşma yazışmalarının en önemli desteği olan “emoji” görsellerini ekledik. Yönlendirmelerimizi daha açıklayıcı yaptık ve örnekler verdik. Yaptığımız her değişikliğin hızlı bir şekilde olumlu sonuçlarını aldık. Dijitalin büyüsü de burada zaten. Her şey gerçek zamanlı ve hızlı… İlk gelen mesajlar ile son gelen mesajları karşılaştırdığımızda doğru kullanımda%80’in üzerinde bir artış gözlemledik. Kullanıcı davranışları tüm geliştirmelerimizde her zaman bize rehberlik ediyor. Diğer dijital pazarlama uygulamalarımız ve hizmetlerimizi gibi RehberBot’u da, KOBİ’lerin rekabet ortamında önde olmalarına yardımcı olma misyonumuzla geliştirmeye devam edeceğiz.”

YellowPages Türkiye Hakkında
YellowPages Türkiye, firmalara yerel arama, dijital haritalar, KOBİ’lere özel mobil uyumlu (responsive) web siteleri bayi ve franchise web siteleri, Google AdWords ve Facebook reklamları, manuel coğrafi koordinat belirleme gibi alanlarda hizmet veren Türkiye’nin lider markasıdır. Türkiye’nin en büyük online firma rehberi YellowPages.com.tr’de, 630’dan fazla kategoride 850.000’den fazla firma yayınlanmaktadır.

Aşkzade – Mürsel Ferhat SAĞLAM

Aşkzade I İnsan Aşk ÜzeredirNe eksilttik ne de kattık.

Aşk zaten tamdı.

Bize düşen, bu olgunluğa yakışır eylemlerde bulunmaktı;

Sevmek gibi…

Özlemek gibi…

Kavuşmak gibi…

Gün oldu aşk bir bedende vücuda geldi. Bunu kimse garipsemedi.

Bir kadın bir adamı özledi. Bu da tuhaf değildi.

Bir adam bir kadına sarıldı, işte bu en güzeliydi.

Öyleyse denebilir ki milyarda biri bulup denk getirmek, sevmek sevdirmektir aşk… Karşılıksız olması, birinden kopmadan ötekine ait olmasıdır. Yani ne kendinden vazgeçmektir aşk ne de bir başkasına köle olmaktır.

Tek olmaktır aşk, birlik olmaktır.

(Arka Kapaktan)

Yayın Tarihi 2016-11-07
ISBN 6055095796
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 160
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 21 cm

Satın Almak İçin TIKLAYINIZ

Yazar Hakkında | Mürsel Ferhat SAĞLAM

16 Nisan 1989 İstanbul doğumludur. Aslen İskiliplidir. Namık Kemal Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü, Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü ve Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü mezunudur. Ayrıca Beykent Üniversitesi’nde Tarih masterı yapmıştır. Akademik kariyerine Marmara Üniversitesi’nde devam etmektedir. Halkla İlişkiler ve Reklamcılık alanında doktora yapmaktadır. 2012’de kendi dijital ajansı olan Ajans Paradise’ı 2014’te ise popüler edebiyat & sanat blogu Şilep Dergi’yi kurdu. Dijital pazarlama, sosyal medya, dijital marka yönetimi, online itibar yönetimi ve içerik pazarlaması alanlarında şirketlere danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca bu ve benzeri konularda üniversite ve belediyelerde konferans ve seminer vermektedir. Roman, hikâye ve deneme türlerinde yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. Aşkzade, yazarın yayınlanmış 5. kitabıdır.

Girişimcilere “Değişin ve Dönüşün” Önerisi

Hikayesi Girişim tarafından organize edilen ve Mürsel Ferhat Sağlam’ın konuşmacı olduğu “Girişimcilik” konulu konferansta Mürsel Ferhat Sağlam, büyük çoğunluğu kadın girişimcilerden oluşan topluluğa hitaben; “Değişin ve Dönüşün” önerisinde bulundu.

Girişimci olmak isteyen ve girişimcilere, yol haritası çizmek üzere Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya Yöneticisi ve Yazar Mürsel Ferhat Sağlam, 3 Kasım 2016 Perşembe Hikayesi Girişim’in konuğuydu. Büyükçekmece Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi Gazanfer Özcan Salonu’nda gerçekleşen konferansta kadın girişimcilere birçok tavsiyede bulunan Mürsel Ferhat Sağlam şu vurguyu yaptı;”duraksadığınız anda değişin ve dönüşün”

Dijital pazarlama & sosyal medya uzmanı ve marka yöneticisi olan Mürsel Ferhat Sağlam, kadın girişimcilere başarılı olmak ve farklılaşmak için markalaşmanın önemli olduğundan ve dijital reklam kampanyalarının geleneksel reklam kampanyalarına oranla maliyet açısından daha uygun ve hedef kitleye ulaşmak bakımından da daha verimli olduğundan bahsetti.

Ayrıca Mürsel Ferhat Sağlam, markalaşma konusunda kendisinden danışmanlık alan girişimlerin başlangıçta yaşadığı problemlerden ve markalaşma sürecini tamamladıktan sonra bu problemleri nasıl aştıklarından da bahsetti.

Mürsel Ferhat Sağlam’ın markalaşma ve dijital reklamlar hakkında anlattıkları katılımcılardan büyük ilgi gördü. Konferansın ardından program, soru – cevap şeklinde devam etti ve girişimciler merak ettikleri konular hakkında Mürsel Ferhat Sağlam’a birçok soru sordu.

Haberin tamamını okumak için TIKLAYINIZ

Mürsel Ferhat Sağlam, 20 Kasım’da TÜYAP’ta Yeni Kitabını İmzalayacak

Mürsel Ferhat Sağlam’ın, Kasım 2016’da raflardaki yerini alan ve okuyucuyla buluşan son kitabı AŞKZADE’nin ilk imza günü etkinliği 20 Kasım’da, 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda (TÜYAP) gerçekleşecek.

35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, bu yıl 12 – 20 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek ve fuar boyunca yüzlerce yazar, okuyucularıyla buluşabilecek. Fuar kapsamında imza günü düzenleyecek olan yazarlardan biri olan Mürsel Ferhat Sağlam, 20 Kasım Pazar günü okurlarıyla buluşacak. Saat 13:00’da başlayacak olan imza günü etkinliği 4 nolu salonda ve 4241 numaralı stantta gerçekleşecek.

AZ Kitap, Ahir Zaman Yayınları, Ares Kitap ve kitaplife.com gibi markaları bünyesinde barındıran yayın grubuna ait stantta gerçekleşecek olan imza günü etkinliğine dair detaylar burada yer almaktadır.

Mürsel Ferhat Sağlam’ın 20 Kasım tarihinde TÜYAP’ta yapacağı imza günü etkinliğiyle ilgili anlık bilgi almak için etkinliğin Facebook sayfasını inceleyebilir ve bu sayfa aracılığıyla Mürsel Ferhat Sağlam’a Aşkzade ile alakalı veya imza günü ile ilgili sorularınızı iletebilirsiniz.

Sayfayı görmek için TIKLAYINIZ

AŞKZADE / Mürsel Ferhat SAĞLAM

Ne eksilttik ne de kattık.

Aşk zaten tamdı.

Bize düşen, bu olgunluğa yakışır eylemlerde bulunmaktı;

Sevmek gibi…

Özlemek gibi…

Kavuşmak gibi…

Gün oldu aşk bir bedende vücuda geldi. Bunu kimse garipsemedi.

Bir kadın bir adamı özledi. Bu da tuhaf değildi.

Bir adam bir kadına sarıldı, işte bu en güzeliydi.

Öyleyse denebilir ki milyarda biri bulup denk getirmek, sevmek sevdirmektir aşk… Karşılıksız olması, birinden kopmadan ötekine ait olmasıdır. Yani ne kendinden vazgeçmektir aşk ne de bir başkasına köle olmaktır.

Tek olmaktır aşk, birlik olmaktır.

(Arka Kapaktan) 

AŞKZADE’yi sipariş etmek için TIKLAYINIZ

Metin SAVAŞ ile Türk Edebiyatı ve Dergiciliği Hakkında Röportaj

Efendi Dayının Kozalakları, Zemheri Kuyusu, Kargalar Derneği, Melegicin Gölgesinde, Yeşil Çeşme, Erlik ve Baykuşlar Geceleyin Öter kitaplarının yazarı, yazar – romancı Metin Savaş ile Türk romancılığı ve Türk dergiciliği bağlamında Türk edebiyatının bugününü ve yarınını konuştuk.

Kitaplarınıza baktığımızda ve kitaplarınızla ilgili yapılan yorumları, incelemeleri okuduğumuzda, okurlarınızın ortak paydada buluştuğu bir konu olduğunu görüyoruz. Herkes kitaplarınızdaki kurguya ve karakter analizlerinin mükemmelliğine dikkat çekiyor. Bu bağlamda sormak istiyorum, romanlarınızı yazarken nasıl bir yöntem tercih ediyorsunuz. Başta her şeyi planlayıp mı ilerliyorsunuz yoksa yazdıkça gelişen bir kurguyu mu tercih ediyorsunuz?

Metin SAVAŞ: En çok yöneltilen sorulardandır bu… Romanlarımı yazmaya başlamadan önce zihnimde birdenbire veya uzunca bir süreçte canlanan herhangi bir konuya yoğunlaşıyorum ve kurgu için ihtiyaç duyduğum birkaç ana karakteri saptadıktan sonra derinlikli bir plan yapmaksızın doğaçlama olarak romanımı yazmaya başlıyorum. Kısacası, yazdıkça gelişen bir kurguyu tercih ediyorum. Böyle olunca da romanımı yazmaya başladığımda ilerleyen sayfalarda neler olacağını bilmediğim gibi, romanın finalini de önceden kestiremiyorum. Doğaçlama roman yazmanın birtakım sakıncaları oluyor elbette ama böylelikle de sadece okur için değil yazar için de roman kurgusu kendi sürprizlerini hazırlıyor. Biz buna roman karakterlerinin yazardan bağımsızlaşması da diyebiliriz.

Bu soruya ek olarak sormak istiyorum, iyi roman eşittir iyi kurgu mudur? Örneğin çok sıradan, insanları şaşırtmayan bir kurguya sahip roman kötü müdür?

Metin SAVAŞ: Bence iyi romanın en önemli unsurlarından biridir iyi kurgu. Sağlam kurgu demek gerekiyor. Bundan kastettiğimiz ise ille de karmaşık kurgunun iyi kurgu olduğu şeklinde bir yargı değildir. Son derece basit bir olaydan yola çıkarak sağlam kurgulu bir roman yazmak mümkündür ve bunu başarmaksa hünerdir. Erlik adlı romanım ESKADER ödülünü aldığında jürinin gerekçesi özetle şöyleydi: “Metin Savaş, Erlik adlı romanında çok basit görünen bir olaydan yola çıkarak sanat eseri üretilebileceğinin örneğini vermiştir.”

Size göre iyi roman – kötü roman ayrımı hangi kriterlere göre yapılır? Bunu soruyorum çünkü birçok dergide yazıyorsunuz ve yazdıklarınızdan bazıları kitap incelemeleri üzerine… Eminim ki sizin; “bir romanın iyi, nitelikli ve kalıcı olması için gerekenler şunlardır” diyeceğiniz birkaç maddelik listeniz vardır. Bunu anlatır mısınız?

Metin SAVAŞ: Birinci madde; roman kurgusu sağlam ve ikna edici olmalıdır. Fantastik bir roman yazıyor olsak bile okuru inandırmak şarttır. Bilhassa tecrübeli bir okur inandırıcılıktan yoksun romanı okumak istemez, birkaç sayfa okuduktan sonra vazgeçer… İkinci madde; roman karakterleri gerçekçi şahsiyetler olmalıdır ve belli başlı karakterlerle birlikte birkaç yan karakterin arka planında arketipler muhakkak bulunmalıdır. Arketiplere yaslanmayan karakterlerin gerçekçiliği güdük kalacaktır, okuru tatmin etmeyecektir ve yapay karakterler olarak algılanacaktır… Üçüncü madde; romandaki olaylar insanlığın hakiki meselelerine dayanmalıdır. Aşk romanı da olsa, polisiye roman da olsa, her türden romanın temelinde insanlık durumları gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Dördüncü ve son madde; roman karakterlerinin diyalogları şiirsel olmamalıdır ve gerçek hayattaki insanların konuşma tarzlarına mümkün mertebe yakın bulunmalıdır.

Yeniden dergilere dönecek olursak, Türkiye’deki edebiyat, kültür, sanat dergiciliğinin size göre durumu nedir?

Metin SAVAŞ: Yakın zaman öncesine dek dergiciliğimiz tatmin edici değildi. Pek çok dergi vardı ama neredeyse her dergide hep aynı isimleri görüyorduk. Fakat asıl sorun bu değildir. Solcu ve İslamcı edebiyat-kültür-sanat dergileri ağırlıktaydı. Bu dergiler günümüzün şartlarında sığ kalıyorlardı. Son iki yıl içerisinde milliyetçi dergilerin peş peşe çıkmasıyla birlikte edebiyat-kültür-sanat hayatımıza yeni bir canlılık ve Türk kimliğinin sorunlarını dile getiren taze bir soluk gelmiş oldu. Ve üstelik, bir furyaya dönüşen bu yeni yeni milliyetçi dergilerin neredeyse hepsinde Metin Savaş gibi hep aynı isimlere tesadüf ediyor olsak da henüz pek fazla tanınmayan pek çok genç isimler de kendilerine yer bulabiliyor. Daha da önemlisi, bu yeni dergilerin zemininde milliyetçilik ideolojisi bulunmaktadır fakat Solcu ve İslamcı dergilerin artık sığlaşmış bakış açıları gibi dar milliyetçilik işbu yeni dergilerde aşılmaya çalışılmaktadır. Tanzimat dönemi sonrasında yaşanmış olan dergi patlamasının bir benzerini biz bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin buhranlı döneminde yeniden yaşamaktayız. Bu umut verici bir durumdur. Elbette ki bu kadar fazla dergi uzun ömürlü olamayacaktır ama kısır milliyetçiliği değil de yerelden evrensele uzanabilen üretken milliyetçiliği benimseme hünerini sergileyebilen dergiler uzun ömürlü olmayı başaracaklardır. Türk kültür kodlarının dünyaya protest bir tavırla ve özeleştiri yaparak açılmasıyla edebiyat-kültür-sanat hamlemiz evrensel boyutu yakalayacaktır. Böylelikle de kendi içine kapalı bir toplum olmaktan çıkarak bütün insanlığın ortak medeniyetine yaratıcı katkılar sağlayabileceğiz. Tabii ki zorlu bir süreçtir bu. Fakat başarmak imkânsız değildir.

Son yıllarda edebiyat, kültür, sanat üzerine dijital dergiler ve bloglar yayına başladı. Fakat bunlar çok uzun süre varlık gösteremiyorlar. Oysa ne matbaa ne de dağıtım masrafları var. Yine de tutunamıyorlar. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Metin SAVAŞ: Ben bunlara genelleme yaparak sanal dergiler diyorum. Bizim çağımız istesek de istemesek de postmodern zamanlardır. Postmodern çağda her şey birer tüketim nesnesidir. Piyasa şarkılarını örnek verebilirim. Yetmişli yıllardaki şarkılar hâlâ ezberimizdedir fakat geçen yıl bestelenmiş bir şarkıyı şimdi hemen unuttuk bile. Sanal dergiler de böyledirler. Bizler artık hızlı bir zamandayız. Trenlerimiz ve uçaklarımızla yolculuk yapmaktan çok hız yapmaktayız. Sanal ortamdaki duvarlar veya sayfalar ekrandan akıp gidiyorlar. Kalıcılıkları yoktur. Dolayısıyla dijital dergiler ve bloglar da kalıcı olamazlar. Sanal ortamda geçmişe dönüp de birkaç hafta öncesinde kim ne yazmıştır diye bakmıyoruz. Sosyal medyada paylaştığımız fotoğrafların da kalıcılığı yoktur. Oysaki fotoğraf makinesiyle çekilmiş olan fotoğraflar somut bir şekilde albümlerimizdedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, fotoğraf karesi için “zamanın donmuş hali” demektedir. Hâlbuki sosyal medyada zaman bile yoktur. Sadece an vardır. Her paylaşım birkaç dakikada yok oluyor. Postmodern zamanlarda tutunabilmek kaygısı da yoktur zaten. Postmodern çağda günübirlik yaşamak esastır. Buna rağmen bir şeyler hep kalıcı olacaktır. Aksi halde insanlık varoluşunu sürdüremez. Kıyamet demektir bu.

Türk edebiyatı için büyük öneme sahip olan kitap / edebiyat eleştiri & tahlil odaklı yayın yapan edebiyat dergileri yok denecek kadar az. Var olanlar da birkaç yayınevinin tekeline girmiş durumda… Eleştiri türüne niçin bu kadar uzağız? Kitap eleştirisi yapma, yazma veya okuma kültürümüz neden eksik?

Metin SAVAŞ: Müslüman toplumların genel hastalığıdır bu. Sistematik düşüncenin (yani felsefenin) olmadığı yerde eleştiri de olamaz. Türk toplumu günümüzde tahammülsüz bir toplumdur. Bizde artık, Nasrettin Hoca’nın torunları olduğumuz halde, mizah da zayıflamıştır. Aşırı ciddiyet ve mütemadiyen vatanımızı savunma kaygısı yüzünden yaratıcılığımız törpülenmiştir. Dedikoduyu ve birbirimizi çekiştirmeyi çok fazla seviyoruz ama derin düşünceden (yani tefekkürden) kaçınıyoruz. Bunun nedenlerinden biri din algımızdaki çarpıklıktır. Bizde her şeyi kutsallaştırma eğilimi var. Kutsal demek tabu demektir. Padişahlarımızı da cumhurbaşkanlarımızı da kutsal varlıklar şeklinde algılıyoruz. Düşünceden ve muhalefetten korkuyoruz. Aykırı bir söylem işittiğimizde o söylemi dile getirene hain damgası vurmaktan haz alıyoruz. Vaziyet böyle olunca da bizde eleştiri kültürü ve gerçek anlamda demokratik olgunluk yeşermiyor. Öyle ki, mesela Oğuz Atay ve Tanpınar gibisinden büyük isimlerin eserlerini olumsuz yönde eleştiriye tâbi tutmak bizim edebiyatımızda cesaret işidir. Çünkü bu isimler birer tabu gibidirler. Kimimize göre Nazım Hikmet tabudur ve kimimize göreyse Necip Fazıl mukaddestir. Milliyetçi camiada ise Nihal Atsız dokunulmazdır. En cesur eleştirmenlerden tutunuz da aykırı eserler üretmeye istekli edebiyatçılarımıza varıncaya dek hepimiz bir şeyler yazıp çizerken muhtemel tepkilerin gölgesi altında kalarak tedirginlik yüklü bir sanat faaliyetine saplanıp kalmaktayız. Yalnızca dışımızda değil, iç dünyalarımızda bile hürriyetten mahrumuz. İslamcı isek solcu sanatçıyı, solcu isek milliyetçi sanatçıyı görmezden geliyoruz. Çünkü biz gerçek anlamda millet olamadık ve Türk kültürünü bir bütün olarak benimseme olgunluğunu daima reddettik. Buna şöyle bir örnek vereyim: Victor Hugo hangi siyasi ideolojiye meyletmiştir? Bundan kime ne! Bizim için önemli olan Victor Hugo’nun eseridir.

Romandan ve dergilerden bahsettik. Son olarak Metin Savaş genç yazarlara ne önerir diye sormak istiyorum. Ayrıca sizin başucu kitabım dediğiniz, sizi çok etkileyen 3 kitabı bizimle paylaşır mısınız?

Metin SAVAŞ: İdeolojisi bulunmayan bir vatandaş hakiki vatandaş değildir. Bomboş bir kimsedir o. Dolayısıyla her sanatçının da bir ideolojisi olmalıdır. Fakat bu ideoloji o sanatçıyı kısır bir düşünceye tutsak kılmamalıdır. Genç yazarlara tavsiyem şudur ki, kendi ideolojinizden yola çıkarak insanlığı kavrayınız ve anlatınız. İdeolojinizi çok fazla ötelediğinizde fikirsiz kalırsınız. Ne var ki, ideolojinizi çok fazla öne çıkardığınızda ise insanı kavrayamazsınız ve eserlerinizde yaratıcılığı kaybedersiniz. Bir sanatçının görevi dünyaya kendi gözlüğünden bakmakla yetinmek değildir. Baktığınız ve anlatmaya çalıştığınız insanları ve olayları mümkün mertebe tarafsız (yani objektif) olarak yansıtmanız gerekiyor. Filan karakter benim gibi düşünmek ve benim gibi olmak zorunda değildir. Başka türlü olduğu için bir yazarın ilgisini çekmektedir zaten. Yazar adayı genç arkadaşlarım öyle birkaç yüz kitap okuduktan sonra nitelikli eser üreteceklerini sanıyorlarsa aldanıyorlar demektir. Kendimden örnek vereyim: İlk romanım Efendi Dayının Kozalakları ödüllü bir romandır ama başarısız bir romandır. Neden mi? Çünkü ben bu romanı sadece bin kitap okuduktan sonra cahil cesaretiyle yazmıştım. Oysaki 1500 kitap devirdikten sonra Zemheri Kuyusu adındaki kült romanımı yazdım. Bu roman benden daha meşhurdur. Beni en çok etkileyen 3 kitap hangileridir? Bu sorunun cevabını vermek kolay değil ama yine de gelişigüzel bir tavırla ifade edeyim: Suç ve Ceza, 1984 ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü. İkinci 3 kitap derseniz: Azerbaycanlı yazar Elçin Efendiyev’den Ölüm Hükmü, Peyami Safa’dan Yalnızız ve John Steinbeck’ten Cennetin Doğusu.

Zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

Metin SAVAŞ: Ben de sizlere ve okurlarıma teşekkür ediyorum.

Hazırlayan: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Girişimcilik Konferansına Davetlisiniz

Mürsel Ferhat Sağlam, Hikayesi Girişim tarafından düzenlenen etkinlikte girişimcilik temalı konferans verecek. 

Ajans Paradise Genel Müdürü ve Dijital Pazarlama & Sosyal Medya Uzmanı Mürsel Ferhat Sağlam, Hikayesi Girişim tarafından organize edilen “Girişimcilik” temalı konferansta konuşma yapacak. 3 Kasım 2016 Perşembe günü saat 14:00’da başlayacak olan etkinlikte Mürsel Ferhat Sağlam, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak girişimcilere ve girişimci adaylarına neler yapmaları ve yapmamaları gerektiğine dair bir takım tavsiyelerde bulunacak. Girişimcilik konferansı hakkında detaylı bilgiye aşağıda yer alan afişten ulaşabilirsiniz. Büyükçekmece Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi Gazanfer Özcan Salonu’nda gerçekleştirilecek olan konferansa katılım ücretsiz fakat girişimcilik konferansına katılmak için kayıt yaptırmanız gerekmektedir.

Kayıt için; iletisim@hikayesigirisim.com 

Girişimcilik Konferansına Davetlisiniz

 

Sabri Çiçekçi’den Bir Ömür İskilip Fotoğraf Sergisi

Fotoğraf sanatçısı Sabri Çiçekci, memleketi İskilip´i konu alan fotoğraf sergisini Ankara’da açtı.  “Bir Ömür İskilip” adı verilen fotoğraf sergisi, Ankara’da bulunan ve kısa adı TESK olan Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’nun salonunda 17 Ekim Pazartesi günü açıldı. Ankara halkı, “Bir Ömür İskilip” fotoğraf sergisini 23 Ekim Pazar gününe dek ziyaret edebilecek. Sergiye başta Ankara’da yaşayan İskilipliler olmak üzere başkent sakinlerinin yoğun ilgi göstermesi bekleniyor. Yıllardır fotoğraf sanatıyla ilgilenen Sabri Çiçekci, İskilip’in doğal güzelliklerini ve gündelik yaşamını çektiği fotoğraflarla yansıtmaktadır. İskilip’in tanıtımına büyük katkı sağlayan bu çabadan dolayı çok kıymetli hemşerim Sabri Çiçekci ağabeyime teşekkür ediyorum. Şimdi lafı fazla uzatmadan sizleri sergide yer alan fotoğraflardan bazılarıyla baş başa bırakıyorum.

1) 

Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

2) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

3)  Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi4) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

5) 

Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

6) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

7) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

8) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

9) Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

10) 

Sabri Çiçekçi'den "Bir Ömür İskilip" Fotoğraf Sergisi

Burak TOKAK – Responsive Web Tasarımı ve Uygulamaları

Bu kitap, gelişen mobil teknolojisi ve varyasyonu artan internet destekli cihazlar ile birlikte oluşan, “her cihaza uygun arayüz” oluşturmanıza ön ayak olan Responsive Web Tasarımı tekniklerini

HTML, CSS ve JavaScript ile köklü bir şekilde uygulama destekli olarak anlatmaktadır. Hem mobil hem masaüstü cihazlara uygun kaliteli web sitesi ve uygulama arayüzlerini oluşturmak için

klavuz niteliğindedir.

Burak TOKAK’ın, Dikeyeksen etiketiyle çıkan Responsive Web Tasarımı ve Uygulamaları kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Responsive Web Tasarımı

Cihaz Ekran Boyutları

Kullanıcı Deneyimi

Kullanıcı Arayüzü

Frameworkler ve Responsive Tasarım

Responsive Elementler

CSS Yüzde Özelliği

CSS Calc Metodu

max- ve min- Özellikleri

Adaptive Web Tasarımı

Media Kuralları

Viewport Mantığı

Mobil Cihaz Orientation Kontrolü

Responsive Layout Oluşturmak

Mobil Sayfa Aksiyonları

Responsive Tipografi

SVG ile Vektörel Tabanlı Grafikler

SVG Söz Dizimi

Arayüz Performansı Arttırmak

Sunucu Tabanlı Sıkıştırma

Örneklerle Modüler JavaScript

Mobil Öncelikli Tasarım Mantığı

Aygıt Kapasitesine Göre Sınırlama

Navigasyon ve Gezilebilirlik

Kullanıcı Deneyimi Testleri

RESS Geliştirme Mantığı

Web Uygulaması Kavramı

MVC Frameworkleri

Mobil Uygulamalar ve Cordova

Yayın Tarihi 2016-09-27
ISBN 6054898275
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 184
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 15 x 21 cm

Yazar Hakkında | Burak Tokak

1995 Ankara doğumlu yazar, yeniliğe ve teknojiye karşı aşırı ilgisi sayesinde küçük yaşlarda programlama ile tanıştı. Uzun bir süre bağımsız olarak şirketler için ve yeni start-up projelerinde çalıştı. An itibariyle; ODTÜ Teknokent’te yer alan sosyal bir girişim olan, otizmli çocukların eğitimini ulaşılabilir ve ücretsiz hale getirmeyi hedefleyen Otsimo’da Web geliştirici olarak çalışıyor. Diğer yandan Ankara Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği bölümünde lisans eğitimine devam ediyor.

Mustafa BAŞER – PYTHON

Python, ilk sürümünden (1990 yılının başı) bu yana dikkatleri üzerine çeken genel amaçlı, yorumlamalı, nesne tabanlı, temiz kod yazılabilen, hızlı öğrenilebilip uygulama geliştirilebilen ve birçok aracı (kütüphaneyi) içeren bir programlama dilidir. Bu kitap, yeni başlayanlar için bir rehber, Python’u bilenler için bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu kitap, Python konusunda uzun yıllar yayın üreten, kitaplar yazan ve akademik hayatına bu yönde devam eden Doç. Dr. Mustafa Başer’in 15 yıldan fazla deneyim ve tecrübesine dayanmaktadır.

Mustafa BAŞER’in, Dikeyeksen etiketiyle çıkan PYTHON kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Değişkenler, İfadeler, Deyimler

İşlevler

Argümanlar ve Parametreler

İsim Alanları (NameSpace)

Mantıksal İşleçler

İç İçe Döngüler

Listeler ve İterasyon

Nesneler ve Özellikleri

Listelerde Arama

Cümleler (String) ve Dosyalar

Tüpler ve Sözlükler

İstatistikler

Modüller

Sınıflar

Veritabanı

Web Programcılığı

PyQt’ye Giriş

PyQt ve Python Veri Tipleri

Çizimler

Kitabın tanıtım videosunu izlemek için TIKLAYINIZ

Yayın Tarihi 2013-09-01
ISBN 6058758872
Baskı Sayısı 3. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 538
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 15 x 21 cm

Yazar Hakkında | Mustafa Başer

Python programlama dilindeki ilk Türkçe kitabın yazarı Doç Dr. Mustafa Başer tamamen farklı bir bakış açısı ile hazırladığı elinizdeki kitap ile sizlerle tekrar buluşuyor. Yazarımız çeşitli Yüksek Öğretim kurumlarında Linux, İşletim Sistemleri ve Python Programlama Dili dersleri vermiş/veriyor olup, halen bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Mürsel Ferhat Sağlam’ın Aşkzade Kitabından 10 Alıntı

Mürsel Ferhat Sağlam’ın, Kasım 2016’da raflardaki yerini alacak olan AŞKZADE ismini taşıyan yeni kitabı merakla beklenirken şimdiden sosyal medyada Aşkzade ile ilgili paylaşımlar yapılmaya başlandı. Aşkzade’nin resmî Twitter, Facebook ve Instagram hesabından yapılan paylaşımların yanı sıra Mürsel Ferhat Sağlam’ın kişisel Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest, Tumblr ve Google Plus sayfalarından yaptığı Aşkzade alıntıları okuyucuların büyük beğenisini topladı. Aşkzade’nin piyasaya çıkmasına az bir zaman kala AŞKZADE alıntılarından oluşan bu içeriği siz değerli Şilep Dergi okuyucuları için derledik. 

1) Ne eksilttik ne de kattık. Aşk zaten tamdı. Bize düşen bu olgunluğa yakışır eylemlerde bulunmaktı. Sevmek gibi, özlemek gibi, kavuşmak gibi… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

2) Ve aşk, arının bir çiçekten aldığı tozu diğerine atmasındaki şevkteydi. Yani aşk nizamın ve karışıklığın sözlükteki anlamıydı… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam3) Tek olmaktır aşk, birlik olmaktır. “Ben” veya “Sen” yoktur “aşk”ın kitabında… Sadece “biz” vardır… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

4) Çam ağacının sivri yaprağı kadar acıtıyordu ayrılık…
Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

5) Kaçımızın cesareti var ki aşka meydan okumaya? Hangimiz canını sokakta buldu ki böyle bir cenge girişsin… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

6) Yelkenine güç verecek bir tutam rüzgardan dahi mahrumdu aşk… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

7) İnsan işine gelmediğinde vicdanını devre dışı bırakabilmektedir. Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

8) Yaşam, şu soluk alıp verişimizin manasını anlayabildiğimiz an başlayan şükürlük hadise… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

9) Hikayenin aslına dönelim. Aşkta kalmıştık. Zaten hangimiz onda bekleme yapmadan ömrün manasını anlayabildi ki?…Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

10) İsyandan, meraktan, masumiyetten, yalnızlıktan, arayıştan ve aşktan arta kalanlardır insan… Aşkzade - Mürsel Ferhat Sağlam

Fatih Kadir AKIN – Modern Javascript

Gelişen web teknolojisinin popüler dillerinden biri olan JavaScript’i güncelleştirilmiş ve modern yazılım dünyasına uyarlanmış olarak anlatan Modern JavaScript, doğrudan günümüzdeki

teknolojileri kullanarak nasıl JavaScript öğrenilebileceğini ve JavaScript’i nasıl kullanabileceğini göstermeye çalışıyor. Temel JavaScript, Nesne yönelimi, MVC, Front-End mimarisi, Test

güdümlü programlama gibi konuları anlaşılabilirliğe önem vererek ve örnek uygulamalarla anlatmaya çalışıyor.

Fatik Kadir AKIN’ın, Dikeyeksen etiketiyle çıkan Modern Javascript kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Temel Dil Yapısı

Harf Duyarlılığı (Case Sensitive)

Noktalı Virgül ve Automatic Semicolon Insertion

Anlamlı (Semantic) Kaynak Kodu

Yazım Standardı ve Kültürü

CamelCase İsimlendirme

Değişken ve Fonksiyon Yazımı

Console, JSbin.com

Genel JavaScript Sözdizimi (Syntax)

Değişkenler

Fonksiyonlar

Operatörler

Koşullar

Döngüler

Nesnel Yönelime Göre Değişkenler

Nesnel Yönelime Göre Fonksiyonslar

JavaScript Exception Yönetimi

HTML/DOM Yönetimi: jQuery ve XPath

Olay Tabanlı Programlama

CSS ve JavaScript

Promises ve Asenkron Programlama

Test Güdümlü JavaScript Geliştirme

QUnit, Front-End Frameworkler

MVC, MVP, MVCP, MVVM

AJAX, CoffeeScript

CoffeeScript

JavaScript ile Uygulama Örnekleri

Yayın Tarihi 2016-09-27
ISBN 6058666030
Baskı Sayısı 2. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 280
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 15 x 21 cm

Yazar Hakkında | Fatih Kadir Akın

1989 İstanbul, Beykoz doğumlu. İlköğretimi Beykoz’da, liseyi Üsküdar’da, Cumhuriyet Lisesi’nde okudu. 2010’da Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama bölümünden

mezun oldu. 2000 yılından bu yana JavaScript ile amatör ve profesyonel anlamda çalıştı. Uzun süre PHP geliştiricisi olarak profesyonel hayatına devam ettikten sonra Markafoni’de JavaScript

geliştiricisi olarak görev aldı ve bir senedir Markafoni’de profesyonel yaşamına devam ediyor.

Şeref AKYÜZ – Android Oyun Programlama

Mobil oyun sektöründe, Android alanında ilk ve tek Türkçe kaynak olma özelliğine sahip olan bu kitap ile oyun geliştirmenin rahatlığına varacaksınız. Andengine altyapısı ve Box2D fizik motorunun gücü ile daha gerçekçi, daha güçlü oyunlar geliştirebileceksiniz. Her bölümünde örnek uygulama bulacağınız bu kitapta konular adım adım, basitten karmaşığa doğru sıralanmıştır. Kitap sonundaki örnek oyunlar ile farklı oyun türlerini temelden kavrayacaksınız.

Şeref AKYÜZ’ün, Dikeyeksen etiketiyle çıkan Android Oyun Programlama kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Dil ve İşletim Sistemi Özellikleri

Eclipse Gelistirme Ortamı

Android Studio Geliştirme Ortamı

Mobil Oyun Programlama Ön Bilgiler

Android SDK ve Emülatör Kurulumu

Fizik Motoru İşlevleri

Andengine Oyun Motoru

Box2D Fizik Motoru

Geometrik Şekiller

Resim Görüntüleme ve Animasyon

Dokunmatik Ekran Kullanımı

Nesneler Arasındaki Etkilesimler

Multi-Touch Programlama

Update Sistemi

Fizik Kullanımı (Box2D)

PhysicsWorld

Çarpısmalar

Hız Kavramı

Sensör Kullanımı

Parçacık Sistemleri

Sound ve Music Nesneleri

Fiziksel Tus Yönetimi

Uygulamalar

Blok Kırma Oyunu

Balon Patlatma Oyunu

Yayın Tarihi 2016-09-27
ISBN 6058666016
Baskı Sayısı 3. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 352
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi 1. Hm. Kağıt
Boyut 15 x 21 cm

Yazar Hakkında | Şeref AKYÜZ

Sivas’ın Şarkışla ilçesi doğumlu yazar, eğitimine Şarkışla’da başladı. Ortaöğrenimini Şarkışla Anadolu Lisesi’nde tamamlayan yazar üniversite eğitimi için Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nü seçmiştir. Bilgisayar oyunlarına olan merakı ve mesleğinin teknik açıdan getirdiği merakla birlikte oyun programlama sektörü dikkatini çekmiştir. Bu merakla mobil oyun sektörüne yönelmiş ve ünversite üçüncü sınıfın başlarında bu alanda çalışmaya başlamıştır. Android işletim sistemi uygulamalarına, ODTÜ Teknokent Atom şirketlerinden Gaming Mouse dahilinde oyun üzerinden başlayan yazar, Udo Games bünyesinde ve Fatih Projesi bünyesinde birçok oyun ile Comodo Security Solutions bünyesinde güvenlik üzerine Android uygulamaları geliştirmiştir. Aktif çalışma hayatına Anvato Türkiye’de devam etmekte ve yine Android uygulamalar geliştirmektedir. Oyun Programlama ise işten kalan zamanlarda en büyük tutkusu olmaya devam etmektedir.

Teknoloji Çağında Edebiyat (2. Kısım)

Edebiyatı teknolojiye entegre biçimde kullanmak hususunda Türk okuru biraz bilinçsiz davrandı. Teknolojiye hoyrat davrandığımız doğrudur fakat edebiyatı teknolojiyle harmanlamak konusunda birazcık hassas olmalıydık. Ne yazık ki beceremedik…

Tabi işlerin bu noktaya gelmesinde yalnızca teknoloji sorumlu değil. Özellikle son dönemde peyda olan yayınevleri edebiyatın üzerine bir vampir gibi atlayıp ve bu zavallı sanatın yaşamını var eden damarları kurutuncaya kadar emdiler. Mesela kişisel yayıncılık yapan birçok yayınevi, yazar kapmak, yani paralarına para katmak üzere web sitelerini öyle süsledi öyle renklendirdiler ki sanki dünyanın en çok okunan yazarları bu yayıncıların kapısından geçmiş hissi uyandırdılar.

Bunun dışında başvurdukları pazarlama hileleriyle size kendinizi Tolstoy’muşsunuz gibi hissettirmeyi başardılar.

Hiçbirine aldanmayın.

Çünkü onların amacı sizi zirveye taşımak veya yazdıklarınıza okuyucu bulmak değil onların tek derdi cebinizdeki parayı ve umutlarınızı sömürmek…

Eskiden yazarın kendini kabul ettirmeye çalışması gibi bir derdi yoktu. Yeni nesil teknoloji ve medya ile birlikte şair ve yazarların kendini kabul ettirme dönemine girmiş bulunduk.

Bugün Facebook’u şöyle bir dolaştığınızda göreceksiniz ki yazar olduğunu zanneden kendine şair sıfatını yapıştıran birçok insanın yüz binlerce takipçisi var. Hâlbuki o şahısların paylaştığı içerikleri tarafsız bir gözle okuyup altına olumsuz bir yorum yazmaya kalksanız anında tepki alırsınız.

Yaşar Kemal bir röportajda kendisine sorulan bir soruya; “eleştiri, dünyada da bizde de zor iş. Her çağda birçok büyük yazar, büyük şair yetişmiş de büyük eleştirmen parmakla gösterilecek kadar az”[1] diye yanıt veriyor. Bunu okuduktan sonra edebiyatın niye gerilediği konusunda konuşmaya gerek var mı?

Peki okuyucu ve yazar eleştiriye niçin bu kadar tahammülsüz dersiniz?

Çünkü insanlar takip ettiği kişi ya da kişiler ölçüsünde hayatını şekillendiriyor. Bir başkası gibi giyinmek bir başkası gibi konuşmak ayıplanmadığı gibi bir başkası gibi okur olmak ve hatta bir başkası gibi yazmak da artık önemli bir mihenk taşı oldu.

Böyle davranan fotokopi zihniyetli yazarlar, kendilerini Nirvana’ya ulaşmış zannettiğinden ağzından çıkan her sözün Nobellik olduğunu var sayıyor. Kısa süreliğine de olsa bunun keyfini çıkarıyor.

Peki ya sonra?

Bugün eserleriyle tanıdığımız nice edebiyatçıyla aynı dönemde yaşamayı çok isterdim. Onların birbiriyle olan mektuplaşmaları ve tatlı-sert münakaşası bana kalırsa ders niteliği taşıyor.

Örneğin kim bilebilir ki Reşat Nuri’nin roman yazarkenki ruh halini? Yani yazmak, onun psikolojisinde ve günlük yaşamında ne tarz değişikliklere neden oluyordu? Bilmiyoruz ve sanıyorum ki asla öğrenemeyeceğiz.

Hâlbuki bu günün popüler yazarları hakkında kitap dolusu haber var. Ne yiyorlar ne içiyorlar nasıl giyiniyorlar ne kazanıyorlar vs. her şeyi biliyoruz. Doğal olarak ürettikleri eserlerden ziyade onların yaşam tarzlarına hayranlık duyuyoruz. İşte teknolojinin edebiyata, edebiyatçıya zararlarından biri daha…

Şimdi belki de “işte bunlar hep sanayi devriminden kaynaklanıyor” diyecektir. Evet teknoloji ile sanayi devrimi arasında direkt bağ olabilir lakin sanayi devrimi ile edebiyatın gerilemesi arasında direkt bir bağ yok. Bunu yineliyorum. Zira teknoloji hayatı kolaylaştırmak için var. Edebiyat da hayatın bir parçasıdır. E-Kitap okuyucuları, dijital dergiler / gazeteler / bloglar bilgiye ulaşmak hususunda birer kolaylık. Sosyal medya, web, Google gibi araçlar da edebiyatı besliyor. Lakin bu biraz da bıçak fenomeni gibi yani teknolojiyi de kullanma amacın neyse teknoloji sana ona göre sonuç verir. Bıçakla ekmek kestiğin gibi insan da öldürebilirsin. Dolayısıyla teknolojiyle edebiyatı katletmek de var yüceltmek de… Toplum ve kolaycılık taraftarı insanlar teknolojiyi edebiyatı katletmek üzere kullandı.

Sonuç olarak edebiyatçı veya edebiyatla ilgili olan herkes (okur, öğretmen, akademisyen, yazar, şair vs) teknolojiye sırt çevirmemeli bilakis onunla dost olmayı bilmelidir. Belki bu sayede edebiyatla teknolojiyi barıştırırız.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

NOT

İki kısım halinde yayınlanan Teknoloji Çağında Edebiyat yazı dizisinin ilk bölümünü okumak için TIKLAYINIZ

Kaynakça

Özlem FEDAİ, Romanı Konuştular, Sütun Yayınları, Mayıs 2011, s. 113

Aykut ALÇELİK – Google Adwords

Dijital Pazarlamanın ne olduğunu değil, nasıl yapıldığını öğrenmek ve bu alanda kariyer yapmak istiyorsanız Google AdWords sizin için en doğru ilk adım olacaktır. Türkiye’de ve yurt dışında firmaların dijital pazarlama bütçelerinin en önemli bölümü Google AdWords harcamalarından oluşmaktadır. Ayrıca Google internet üzerindeki web sitelerinin %80’inden fazlasında banner alanına sahiptir. Yani Google üzerinden neredeyse internet kullanıcılarının tamamına ulaşmak mümkündür. Bu kitap Türkiyede’ki ilk ve şimdilik tek AdWords üzerine yazılmış kitap olarak dijital pazarlamanın kalbine hızlı bir yolculuk yapmanızı sağlayacak, en temelden başlayarak bir AdWords kampanyasının nasıl oluşturulup sonrasında optimize edilebileceğini öğretecek, kitaptaki sınava hazırlık bölümü ile de Google AdWords yeterlilik sınavlarını geçip, dünyaca geçerli bir Google AdWords sertifikasına sahip olmanızı sağlayacaktır.

Aykut ALÇELİK’in, Dikeyeksen etiketiyle çıkan Google Adwords kitabındaki bazı konu başlıkları ise şu şekilde sıralanabilir;

Google AdWords

Alışveriş Reklamları

Arama Ağı Reklamları

Gmail Reklamları

Görüntülü Reklamlar

Youtube Reklamcılığı

Kalite Puanı

Video Reklamlar

Reklam Sıralaması

Uygulama İndirme Reklamları

Teklif Optimizasyonu

Dönüşüm İzleme

Anahtar Kelime

Bütçe Optimizasyonu

Negatif Anahtar Kelime

AdWords Editor

Düşüş Sayfası

Organik Sonuçlar

Reklam Metni

Rakip Stratejileri

Reklam Uzantıları

Hesap İstatistikleri

Teklif Stratejileri

Performans Raporları

Yeniden Pazarlama

ROAS

Dinamik Yeniden Pazarlama

Customer Match

Dinamik Arama Ağı

Yayın Tarihi 2016-07-22
ISBN 6054898251
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 232
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 15 x 21 cm

Yazar Hakkında | Aykut Alçelik

Doğuş Grubu ve Güney Kore’li SK Grubun birlikte hayata geçirdiği pazar yeri girişimi n11.com’da Kıdemli Dijital Kanallar Yöneticisi olarak çalışan Aykut, daha önceden de on9 Bilgi teknolojileri, Moreclick reklam ajansı, DeFacto ve Doğan Online bünyesindeki hepsiburada.com, yenicarsim.com, daybuyday.com ve altincicadde.com gibi sitelerin dijital pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesinde görev aldı. Google AdWords, Google Analytics ve Facebook yeterlilik sertifikalarına sahip olan Aykut, SEM Akademi bünyesinde AdWords eğitimleri vermekte ve turkcell blog, pazarlamasyon.com, onlinepazarlama.co gibi sitelerde sektörel yazılar yazmaktadır.

Google Adwords kitabını satın almak için TIKLAYINIZ 

Teknoloji Çağında Edebiyat (1. Kısım)

Yeni dönem akademisyenlerin bir meseleyi eskiyle kıyaslarken tercih ettikleri örnekler cidden enteresan. Aslında bunu sadece akademisyenler yapmıyor. Gazeteciler, yazarlar, tartışma programlarındaki tuhaf adamlar dâhil olmak üzere biraz kitap okumuş olan herkes  “sanayi devriminin ardından” tümcesiyle entelektüelliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Önce anlamsız gelen ama zamanla sloganlaşan bu tarz kelime öbekleri, sosyal medyanın da etkisiyle günlük hayatımızı işgal ediyor. Olur olmaz şeyi sanayi devrimine bağlamak bana pek gerçekçi gelmiyor. Daha doğrusu bunun yüzeysel bir ifadeyle geçiştirilmesi gerçekçi gelmiyor. Eğer ülkemizin geri kalmışlığını anlatacaksanız sanayi devrimine değinin hem de dibine kadar değinin. Ancak gerekli gereksiz her şeye -özellikle edebiyatla alakalı meselelere- sanayi devrimini karıştırmayın yahut karıştıracaksanız da bunu yüzeysel yapmayın.

2005’e kadar teknoloji konusunda ürkek olduğumuzu ben de kabul ediyorum. Dünyanın aşina olduğu teknolojik bir yeniliği biz korka korka, usulca takip ediyorduk. Hele ki homojen bir yenilikten fazlasıyla korkuyor, ona ayak uydurmak hususunda tereddüt yaşıyorduk. Söz konusu teknoloji değil de edebiyat olunca Tazminat’tan bu yana hep girişken ve gözü açık davranmışız. O nedenle sanayi devriminin getirdiği yenilikleri takip edememiş olmamızla edebiyatımızın bugünkü çıkmazı arasında sanıldığı kadar büyük bir bağ yok. Kısaca söylemek gerekirse sorun teknolojide veya sanayi devrimini yakalayamamakta değil tamamen bizde…

Teknoloji doymak bilmeyen bir canavar ve bizi biz yapan ne kadar sevimli hatıra varsa onları makineleştirmek için elinden geleni yapıyor. Bu iş kitapların makineleşmesine kadar ilerledi. Bu bir anlamda işleri kolaylaştırırken bir anlamda şiirin, öykünün, romanın ruhuna

aykırı gibi görünüyor. Şiir, roman, hikâye okurları genelde kitaba dokunmak istiyor. Araştırma, seyahat, akademik vs. türde eserler için e-kitap kabul edilebilir. Hatta kolaylık olur. Lakin duygulara hitap eden türde eserlerin e-kitap olarak yayınlanması kafamda soru işaretleri oluşturuyor. Böyle olunca da endişelenmeye başladım.

E-kitap Türkiye’de kitap okuma oranlarını arttırmış gibi gözüküyor. Lakin e-kitap ile normal kitap arasında fiyat anlamında hiçbir farkın olmaması okuyucuyu e-kitaptan uzaklaştırıyor. Dünya ise her zamanki gibi bizden on – on beş adım önde gidiyor. E-kitap kültürü Amerika başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede trend halini almış durumda.

Bildiğim kadarıyla en son Türkiye’de e-kitap satışını arttırmak için KDV düzenlenmesi yapılmıştı. Buna rağmen satışlar beklenen düzeyde değil. Çünkü konu kitaplar olunca ne yapacağımız pek belli olmuyor.

Eğitim setleri, makaleler, akademik çalışmalar (proje, tez vs) şehir rehberleri gibi yayınlar online ortamda yayınlanıp satılmalı ya da bedava dağıtılmalı. Hatta bu sıralamanın içerisine edebiyat dergilerini de koyabiliriz. Taş çatlasa 50 abonesi olacak bir dergiyi basılı olarak yayınlamak hem dergi sahibi için hem de o dergide yazan şair ve yazarlar için hayal kırıklığı ve maddi manevi kayıp olacağından bence internet üzerinden yayın yapmak çok daha mantıklı. Prestij baskısı yapılıp belli sayıda aboneye yollanabilir ama edebiyat dergilerinin dijitalde olması 18 yaşından beri sektörde olan biri olarak söylüyorum çok daha yerinde bir hareket olur.

Belki biraz olumsuz konuşuyor gibi algılanmış olabilirim lakin e-kitap fikrine ve e-kitap okuyucusuna lafım veya kötü bir yaklaşımım yok. Fakat başta da belirttiğim gibi şiir, öykü, roman türünde kitaplar söz konusu olunca yani içerisinde sanat barındıran kitaplar söz konusu olunca okurlar sayfaya dokunmak, kitabı hissetmek, kitabı koklamak istiyor. Ne yazık ki bunu e-kitap ile başaramazsınız.

Arap baharı dedikleri endişeli gerilimin teknoloji sayesinde zuhur ettiğini haber kanalları defalarca tekrarladı. Sonuçlarına bakılınca Arap Baharı bir ırkın uyanışına sebep oldu. Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinin özgürleşmesini sağladı.

Özgürleşirken sırtını bir yerlere dayaması gerektiğini de anladı toplumlar… Peki bu durumda edebiyatın da bir “bahar” dönemine ihtiyaç duyduğunu hiç düşünmüyor musunuz?

İnanın ben bunu düşünüyorum.

Hazindir ki sosyal medya yüzünden edebiyat sadece gelişme göstermedi aynı zamanda edebiyatımızın üzerinde kapatılması zor bir oyuk oluştu. Necip Fazıl kan ağlıyor, Nazım Hikmet yaralı, ölen her şair ve yazarın ardından kurulan tanıtım grupları birer ekonomik rant kapısı oldu. Böyle bir atmosferde lütfen söyleyin yaralanmamak, kan kaybetmemek mümkün mü?

Üstelik yazılan sözlerin altına rastgele bir şairin veya yazarın imzasının atılması bana kalırsa telafisi en zor hatalardan biri.

Neresinden tutsak elimizde kalıyor öyle değil mi?

1. Kısmın Sonu

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sözcüklerin Gücü Ve Etimoloji

Kimi zaman aklıma tuhaf şeyler gelir. Hepimizin böyle anları olur. Hiç alakası olmayan bir şey düşünür hatta o şeyi kafaya takar ve dünyadaki tek problem buymuş gibi konunun üzerine gideriz. Hani derler ya “incir çekirdeğini doldurmayacak şey” diye işte o cinsten absürtlükleri durup dururken mesele ediniriz.

Örneğin geçenlerde; “kaşık her dilde kaşıktır… Hiçbir millet bu nesneye çatal dememiş. Hepsi kendi lisanınca kaşığı kaşık olarak tarif etmiş. O halde nedir bunun atası?” diye düşündüm.

Yine kitabın ortasından konuşuyorum ama bu öyle uzun betimlemelerin ardından değinilecek bir konu değil.

Nedense kelimelerin kökeni her zaman ilgimi çekmiştir. Küçüklüğümden beri şiir, ilk gençlik yıllarımdan itibaren de hikâye ve roman yazıyorum. Şair ve romancılar için kelimeler en iyi dosttur. Dolayısıyla sanırım benim etimolojiye ilgim birazcık yazarlığımdan geliyor.

Etimoloji ülkemizde pek ilgi görmese de aslında oldukça önemli bir bilimdir. Gerçi bilim dallarının biri diğerine göre daha önemli veya önemsiz olamaz böyle bir kıstas yapmak uygun değil fakat etimoloji ilmi tarihçiler açısından ayrıca önem taşır.

Tarih mezunuyum ve yüksek lisansımı da tarih üzerine yaptım. Tarihe yardımcı bilimler vardır. Her tarih araştırmacısı veya akademisyeni gibi ben o yardımcı bilimlerle sadece ihtiyacım olduğunda ilgilendim. Az evvel belirttiğim gibi etimolojinin bende ayrı bir yeri var. Zira sözcüklerin gücüne inanan biriyim. Dolayısıyla bazen kelimelerin kökeniyle ilgili düşünme veya inceleme yapma gereği hissediyorum.

Elbette sözcükleri incelerken, sözcüklerin kökeni hakkında düşünürken söz öbeklerinden oluşan deyim ve atasözleri hakkında da düşünüyorum. Belki bu takıntı size tuhaf gelecektir ancak hiç atasözlerinin ne kadar derin manalar barındırdığını düşündünüz mü?

Bu arada ilginç bir detay vermek istiyorum; en çok atasözü ve deyim barındıran dil Türkçe’dir. Kimileri bunu tembellik olarak yorumlar. Uzun uzun konuşmaktansa bir atasözüyle konuyu kapatıyoruz diye tembel olduğumuzu düşünen varsa yanılıyor. Bana kalırsa bu kadar zengin bir sözlü kültüre sahip olmamız başlı başına bir zekâ ve hafıza üstünlüğüdür. Övünmek için söylemiyorum. Zira zaten buna ihtiyacımız da yok.

Son 200 yıldır dünyada yalnız bırakıldık bu nedenle toplumumuzu kompleks hastalığı sardı. Ayrıca alınganlık ve anlayıp dinlemeden konuların üzerine gitmek gibi tuhaf huylar edindik. Oysa Türkler 5 bin yıllık bir tarihe sahip dünyanın hemen hemen tüm coğrafyalarında yaşamış ve yaşadıkları bu geniş coğrafyaya rağmen benliğini korumuş ilginç bir millettir. Asıl ilginci Türkler başta Türkistan coğrafyası ve Anadolu olmak üzere Kuzey Afrika, Balkanlar, Orta Avrupa, Doğu Avrupa, Kafkasya, Hicaz, Ortadoğu ve Akdeniz’de yaşamış, komşu uygarlıklarla etkileşimde bulunmuş ve bu coğrafyalarda beylik, devlet ve imparatorluk kurmuş bir millettir. Sadece bunlar bile kompleksten kurtulmamız için iyi bir sebeptir.

Türklerin tarih boyunca tek eksiği ise yazılı tarih kültürünü çok geç benimsemiş olmalarıdır. Etimoloji bilimi tam da burada devreye giriyor. Ayrıca komşu uygarlıkların yazılı kültüre sahip olmaları ve Türkler hakkında yazdıkları Türk tarihini aydınlatmak için yeterli oluyor. Bir de arkeoloji devreye girince Türk tarihinin kaç bin yıl geriye gittiğini hesaplamak zor olmuyor.

Komplekslerimizin nedenleri var.

Mesela sanayi devrimi ve akabinde gelişen, değişen dünyaya ayak uyduramamış olmamız, teknoloji açısından geri kalmamız, tarım toplumu olmaktan kurtulamıyor oluşumuz,  eğitime ve sağlığa gülünç bütçeler ayırmamız, kütüphane açısından yetersiz ve kitaplardan uzak bir toplum olmamız kompleksli olmamızın nedenlerindendir.

Bunlar değiştirilmeyecek, düzeltilmeyecek kadar büyük sorunlar değil. Biraz da bardağın dolu tarafından bakmayı bilmeliyiz. Örneğin bizim çok sağlam bir sözlü iletişim kültürümüz var. Atasözleri, deyimler, halk türküleri bunlardan sadece birkaçı…

Tek eksiğimiz, toplum olarak farkındalık sorunu yaşıyor olmamız.

Teşbihte hata olmaz derler. Hepimiz önce bunu söyler, ardından saçma sapan benzetmeler yaparız. Aslında bu sözün anlamı teşbih hata kaldırmaz demektir.

Bazı kelimelerin ve söz öbeklerinin yanlış anlaşılma nedeni Türkçe’nin yapısı itibariyledir.

Değişime açık ve koruması zor bir dildir Türkçe. Aynı zamanda Türkçe’nin değiştirilmesi ve yozlaştırılması da zordur. Kısacası Türkçe bu açıdan bakıldığında çelişki barındırır. Mesela ben teşbihte hata olmaz deyip Türkçe’yi sakıza benzetecek değilim. Aklıma geldi ama bunu yapmayacağım.

Son söz niyetine; kendinizin farkında olun ve sözcüklerin ruhu olduğuna inanın demek istiyorum. Zira sözcüklerin kökenini bilmek ve gücünü fark etmek bizi başarıya ve huzura götürecektir.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sanatı Sanat Yapan Nedir?

Eminim başlığı okuyan birçok kişi kaşlarını çatmış bu cümlenin nereye varacağını merak ediyordur. Konuya böyle bir başlıkla girmek hata mıdır yoksa albeni oluşturmak için mi buyurun siz karar verin… Yine de bu kadar yüksek perdeli başlangıcı hoş görmeyenleriniz olacaktır. Belki de birçoğunuz bu paragrafı bitirdikten sonra hemen diğer sayfaya geçip başka şeylerle ilgilenmeye kalkışacak. Ama daha da ilginci tüm bu öngörülerim boşa çıkacak ve herkes bu meselenin sonuna sabır ve merakla ulaşmak isteyecek. Çünkü bu defa sanatı konuşuyoruz…

Böyle bol tahminli bir girişin ardından belirtmek istediğim şudur ki; sürekli dillendirdiğim bir görüşü duyarlı kişilerin yorumuna açıyor olmaktan dolayı oldukça memnunum. Ve bu mutluluğun olabildiğince fazla kişide yankı uyandırmasını istiyorum.

Sanat…

Ardına üç nokta koyup basitçe geçiştirdiğime bakmayın aslında sanat, içersine aşk, ayrılık, hüzün, mutluluk, hasret, fayda, hizmet yani duygu, düşünce ve davranışları yerleştirebildiğimiz muazzam bir yapıdır.

İstediğimiz dizaynı onun duvarlarına ve zeminine uygulayabildiğimiz için ona her koşulda sahip çıkma dürtüsüyle donanmışızdır.

Evet, sanatçılar sanat yapmak uğruna saçlarını beyazlatıp bilmem kaç gece uykusuz sabahlar.

Öyle değil mi?

Peki sonuç nedir?

“hiç”

Gerçekten sonuç sadece basit bir hiçten ibarettir. Başlarken neticenin ne olacağını tahmin edemediğim bir iş için kesinlik belirtmek imkânsızdır. Bunu açıklamak için sanat yapma dürtüsünü iki kategoride incelemek gerekir.

Birincisi sanatı para için yapanlar ikincisi sanatı sanat için yapanlar…

Sanat para içindir diyebilirsiniz fakat bu iddianın arkasını doldurmak gerekir aksi halde tek başına yetersiz ve anlamsız olur. Sanatı para için yapanların görüşüne göre eğer bir eser oluşturulacaksa tek kaygı sanat olmamalıdır. Sanatı daha doğrusu sanatçıyı besleyen bir maddi bir fayda söz konusu olmalıdır.

Şöhret, itibar, mevki birer maddi faydadır lakin hiçbiri yeterince maddi değildir. Para ise diğer tüm maddi faydaların önüne geçer.

Peki sanatın maddi değerini belirleyen nedir? Örneğin bir kitabın baskı maliyeti midir? Yoksa yazarın o kitap için harcadığı birkaç senenin bedeli midir?

Nedir gerçekten sanatın tam olarak bedeli? Mesela bestekarın enstrüman ve kayıt için harcadığı para mıdır? Yoksa o bestekârın şarkıyı yapmak için yaşadığı hayal kırıklıklarının toplamı mıdır sanatın bedeli?

Biri bana söylesin sanatın bedeli nedir? Misal bir ressamın boya, fırça vs. için harcadığı para mıdır? Yoksa hayallerini renklerle süsleyip tuvale aktarma yeteneği midir?

Bunların kesin bir cevabı olmamakla birlikte benim için sanatın bedeli tecrübelerdir, emektir, hayal kurmaktır, cesarettir, umuttur. Yani örneğin bir kitabı satın alırken okuyucu aslında yazarın hayallerine öder o parayı… Kağıda, kapağa veya mürekkebe değil…

Sanat için sanat yapmak yani sanat kaygısıyla, sanat odaklı fayda bekleyerek sanat yapmak nedir?

Sanırım bunun cevabı da tüm maddi kaygılardan arınmış olarak sanat yapmaktır olacak…

Peki burada sanatçıyı besleyen olgu nedir?

Yine faydadır.

Lakin bu defa maddi bir kaygıdan doğan fayda değil de manevi hazdan ibaret bir faydadır.

Kısaca;

İşin içinde sanat varsa fayda her daim söz konusudur. Kimileri faydayı parayla ölçer kimileri şöhretle kimileri de haz ile ölçer. Bana kalırsa estetik kaygılarla oluşturulmuş, özgün olan ve farkındalık oluşturan tüm faaliyetler sanat değeri taşır. Zira estetik kaygısı, özgünlük ve farkındalık zaten fayda amacı güden olgulardır…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Türk Edebiyatının İhtiyacı Olan “ŞEY”

Adam Fawer… Yazdığı kitaplarla edebiyata yeni ve çetrefilli bir yoldan girdi. Öyle ya, kimsenin yanında bile geçmediği edebiyatta klasikleşme yoluna baldır bacak dalmak ve bunu daha ilk kitapla denemek cesaret ister. Meğer Adam Fawer, arazinin tozunu toprağını yutmaya dünden razıymış. Birine bakıp çıkacağım demektense ben şuracıkta beklerim alçakgönüllülüğünü yerine getirmek her yiğidin harcı değildir.  Gerçi insan yolunu seçtikten sonra çamura da toprağa da razı olmalıdır.

Kasap et doğruyor diye alkış tutmamız ne kadar saçmaysa az önce söylediğim davranışı sergileyen yazar(lar)ı göklere çıkarmak da o kadar mantıksızdır. Lakin günümüzde kimse görevini layığıyla yerine getirmediği için bazılarını parmakla göstermek durumunda kalıyoruz.

Racona terslik yapanların cezasını Adam Fawer’dan çıkaramayız. Yazdıklarına bakılırsa bu adamın, mesleği ti’ye alarak çapsızlık yapması düşünülemez. Kısaca Adam Fawer’in racona muhalefet davranmadığını rahatça söyleyebilirim. Aksine onu taklit edenler kabaca bir koşuşturmaya kapılıp maratonun tadını bozdular. Onlar adımladıkları her su birikintisine şapır şupur basıp etraftakilere rahatsızlık vermeseler belki de Adam Fawer’dan geçer not alacaklardı Belki burada onları dile getirerek Fawer’a saygısızlık ediyorum ya da lafı gevelemek adına kelimelerle oynuyor da olabilirim. Lakin bir ihtimal daha var o da benim bu konuyu tüm çıplaklığıyla açıklama niyetinde oluşumdur…

Açıkçası Adam Fawer’ın iki kitabını da okuyalı uzun zaman geçti. Olasılıksız’ı Empati’yi de okuyalı epey oldu. Fakat kitapların birbiriyle olan bağlantısı yani kitapların konu bütünlüğü öyle yerindeki, insan Olasılıksız ile Empati’yi birbirinin devamı kitaplar zannediyor. Hele ilk kitapla ikinci kitabın arasına aylar, yıllar girmişse mutlaka Olasılıksız’ı elinize alıp şöyle bir karıştırma ihtiyacı hissediyorsunuz. Yeri gelmişken söyleyeyim iki kitaptaki karakterler ve içinde bulundukları olay, durum, çaba ve mücadeleler birbirinden çok farklı…

Adam Fawer yazdığı bu iki kitaptan sonra kalemi bırakmış gibi görünüyordu. Sanırım popüler kültür Fawer’in yazarlığına negatif etki yaptı diye düşündüm. Balyozu tersten yemiş olabilirdi. Çok sattı, çok tanındı… İnsanlar ondan hemen üçüncü, dördüncü kitabı yazmasını bekler oldu. Fawer çok çabuk geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Fakat bu süreci, seri üretime geçmek için kullanmadı.

Yani üretmedi…

Üretmek istememiş de olabilir.

Polisiye sevenler de Fawer okuyor, aşk romanlarının müptelası genç kızlar da… Klasik eser sevdalıları da onu takip ediyor, bestsellerden vazgeçemeyenler de… Kitaptaki karakterlerin bazı fantastik yönleri de var. Bu açıdan bakıldığında rahatlıkla söyleyebilirim ki fantastik roman tutkunları da Adam Fawer okuyor. Fantastik diyorum lakin kitapta vampir, kurt adam, Gobit ya da sihirbaz çocuklar yok. Mesela insanların ne denli eşsiz yaratıldığına dair kanıtlar var. Sizce bu da yeterince fantastik değil mi?

Çağın modernleşme meraklısı sonradan görme entelektüelleri de bence yakın tarih yorumlamayı bırakıp Fawer’in eserlerine göz atmalılar. Böylelikle sıkıştıkları kalıptan sıyrılıp dünyaya değişik pencereden bakma yetisi kazanırlar.

Toparlamak gerekirse, memurundan işçisine, polisinden öğretmenine, yazarından ressamına, öğrencisinden ev hanımlarına, bankacısına kadar her kesimden okur, hiç sıkılmadan Adam Fawer’i okuyor.

Fawer, zor olanı başardı…

İnsanlar onu hem ismiyle hem de kitaplarıyla tanıyor.

Olasılıksız denince Empati’yi düşünmeyen var mı? Şimdi bir de OZ çıktı. Henüz son kitabını okumadım ama yazarın çizgiyi bozmadığına eminim… Zira ilk iki kitapta olayları ve insanları komplike ve sıra dışı bir kurguyla okuyucuya sunulması riskini almış olan Adam Fawer, son kitabında da aynı düzeni muhakkak korumuştur.

Yazarın başarısı da buradan kaynaklanıyor. Standardı bozmamak başarıdır.

Misal ben Adam Fawer’i okurken deyim yerindeyse lezzet alıyorum. Doyuyorum.  En sevdiğiniz yemeğin önünüze geldiğini düşünün. Örneğin iki gün aç açık kaldıktan sonra bu yemeğin sofranıza getirildiğini hayal edin. Sanki kuş sütüyle besleniyormuşçasına keyif alırsınız öyle değil mi?

Bana kalırsa Adam Fawer da okuyucuyu böyle bir açlıktan kurtardı. Ben Olasılıksız ve Empati’den önce bu tarz cesur konuların işlendiğini hem de lakayt bir dille değil gayet süslü, sanatlı ve bilgilendirici bir üslupla işlendiğini görmemiştim veya cahilliğime verin bilmiyordum.

Lakin sonradan Fawer’in çizgisinde giden birçok yazarın kitabını okudum. Onlar da yüz binlerce sattı. Belki milyon tane satan bile vardır aralarında…  Lakin ben onları okurken o kadar bunaldım, öyle usandım ki anlatamam…

Kullandıkları dil aşırı sıradan ve fazlasıyla düzdü. O tip yazarların kelime haznesi sanıyorum en çok 1000 – 1500 civarındadır. Sırf yazmak için yazılmış kitapların, yayınevlerinin kurnazlığa varan PR politikaları sayesinde bir yerlere geldiklerini biliyorum. Uyguladıkları hilelerden haberdarım. O nedenle bir kitabın çok satmasıyla kalitesi arasında uçurumlar olabileceğini unutmayın.

Hedef kitlesi dar olan kitabın ya da hedefi dar bir pencereden görmeye çalışan bir yayın politikasının yazara büyük zararı vardır. Adam Fawer için sistem kendiliğinden ve çok hoş ilerlemiş gibi görünüyor. Yoksa şu an ben bu yazıyı hazırlıyor olmazdım.

Bizler ona bu yolda tekrar tekrar göreceksek tek dileğimiz var;

“Çizgisini bozmasın”

Türk edebiyatının ve yerli yazar / şairlerin ihtiyacı olan şey tam olarak bu, yani çizgiyi bozmamak, özgün olmak ve seri üretim anlayışını terk etmek…Orijinal konular seçip, özgün bir üslup ve edebi bir dille eserlerini oluşturacak yazarlarımız olsun… Böylece biz onları teknolojiye, seri üretim kitaplara ve aşırı tüketime rağmen hiç unutmayalım.

Yeni nesil edebiyatımızın ihtiyacı olan yegâne “şey”i özetlemek gerekirse tek kelimeyle;

“Kalıcılık”

 

Kalıcılık problemimiz var.

Bu sorunu veya korkuyu derhal aşmalıyız. Çabuk tüketilen, hemen sindirilen eserleri paklamak yerine uzun yıllar unutulmayan, vazgeçilmeyen, başucu kitabı edilmiş ve bir okuyanın bir daha okumak isteyeceği eserler üretelim. Edebiyatımızı seri üretim adlı bu çıkmak sokakta tek başına bırakmayalım.

Son noktayı koyarken Empati kitabından bir alıntı yapmak istiyorum.

“İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur, ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz”

   Maya Angelou

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Yokluğa Alerjisi Olanlar Okusun; Limon Ağacı

Beni yani yazılarımı az çok takip etmişseniz, başlık atarken uçuk kaçık cümlecikler tercih ettiğimi biliyorsunuzdur. Bugün noktalı virgülün ardına “LİMON AĞACI” denk geldi. Eğer sadık bir okuyucuysanız mutlaka bahsedeceğim kitap hakkında evvelden oluşmuş fikir ve yorumunuz vardır. Bu sebebe sığınarak, tabiri caizse gerçek manada bir “ince eleme” yapacağım.

Şu an elimde tuttuğum kitap, Orta Doğu’yu tarafsızca ele almış bir orkestranın 400 sayfalık ezgisidir. Limon Ağacı’nı teşbihten uzak üç beş paragrafla veya mübalâğadan arındırılmış bir yorumla anlatmak takdir edersiniz ki mümkün değil. Kitabı çok zaman önce okudum. Yani dün okuyup bugün yazdım aceleciliği yok bu satırlarda… Lafı gevelemeden direk meseleye girmek istiyorum aslında… Tez canlılığımın asıl sebebi de budur.

Kitaptaki hikâye açıklığa kavuşurken zihnimizde oluşan yeni sorular ileriki sayfalarda kâğıda dökülürken yazarın tarafsızlığı da gözünüze çarpıyor. Kısacası Limon Ağacı mahkeme salonlarındaki karar tokmağının ahşap zemine dokunmasına benzeyen bir uyarıyla gözümüzü açıyor adeta ve bizi kendimize getiriyor.

Siyasi hüküm verircesine taraflı bir üslup kullanarak kalem oynatan şahıslara nefret duyuyoruz ama bir yandan da onlarsız edemiyoruz. Onlar yazmayınca, konuşmayınca, tartışmayınca kendimizde bir eksiklik, etrafta bir sessizlik hissediyoruz öyle değil mi?

Zülfü Livaneli geçenlerde katıldığı bir programda; siyasetle iç içe olmak gibi bir fikrim, politikaya herhangi bir eğilimim yok tarzında açıklama yaptı ve aynı ciddiyetle devam etti; beni siyasete zorladılar, politik davranmaya ittiler…

Evet, sanatçılara baskı yapıyoruz. Hem niye bizim gibi davranmıyorsun diye çıkışıyor hem de senin bizden farkın olmalı diyor ve o duygusal canlıları iki arada bir derede bırakıyoruz. Halkın sempatisini suiistimal eden her devrin adamı olup pastadan pay kapma telaşına giren sanatçı bozuntularını bir kenara koyarak söylüyorum bunları. Gerçi toplum denilen o merhametli jüri, sanatçıyı şekillendiren yegâne unsurdur. Ve toplum, kendisini enayi yerine koyanları bir süre sonra unutur dolayısıyla sanatçı geçinenlere anlayacakları dilden ceza vermesini de bilir.

Peki bu işin orta yolu yok mu?

Elbette var…

Ne yazık ki bunun açıklamasını şimdi yapamayacağım. Çünkü o başka ve başlı başına bir konu…

Sandy Tolan, Limon Ağacı isimli kitabı yazmaya başladığında, bana kalırsa üstlendiği yükümlülüğün farkındaydı.

Toplum ona “bizi anlat” demeseydi yazar asla bu yükü omuzlamazdı. İşler yolunda gitmezse aynı toplumdan “niye bizi dinledin” eleştirisi alacağını da zannedersem çok iyi biliyordu.

Yazarı cesaretinden ötürü tebrik ediyorum. Çünkü değindiği konu kolay kolay kimsenin elini taşın altına koyacağı türden bir mesele değil. Limon Ağacı’nda, ülkesinden ihraç edilen Filistinli gençler ve soykırımdan kaçan Yahudi kızlar var. Üstelik Sandy Tolan her şeyi tüm duygusallığıyla kaleme almış.

Öncelikle kitabın siyasi tarafına değinmek lazım…

Tolan, Limon Ağacı’nda güzel bir noktaya değinmiş. Kitap bittiğinde anlıyorsunuz ki zenci ya da beyaz, Yahudi yahut Müslüman, zengin veya fakir hepimiz insanız… Ardından peki öyleyse neyi paylaşamıyoruz diye düşünüyorsunuz. Kitap, sizi bu düşünceye itiyor. Sırf bu nedenden dolayı Limon Ağacı’nı okuyun derim…

Kitapta gözüme çarpan bir diğer önemli ayrıntı ise, yazar politik bir ağızla konuşmaktansa herkesin kendine göre haklı olduğu gerçeğini yazmış ve bence en iyisini yapmış…

Ayrıca kimi politik çıkmazları öyle güzel yorumlamış ki kendimi bir arşiv kütüphanesinde el yazması eser okuyormuşçasına rahat hissettim. Bir de bu kitapta altını çizdiğim ve büyük paranteze aldığım birçok cümle ve paragraf var. İşte bana kendimi güvende hissettiren de kitabın bu özelliğiydi.

Limon Ağacı yayıncılar tarafından bestseller olarak lanse edilse de aslında klasik eser özellikleri taşıdığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Kitabın her zerresi ne denli naifçe işlenmiş bunu çok basit bir gözlemle anlayabiliriz.

Mesela Filistin’de yaşayan halkın ve Yahudi yerleşim bölgesindeki insanların ortak sorunu nedir?

Toprak…

Peki paylaşılamayan bu çorak arazilerde ölen insanların sayısı kaç milyon? Sayı belirtmek imkânsız…

Daha öznel bir soru daha sormak istiyorum; Limon Ağacı’nı okurken gözünüzde yaş biriktiğini fark ettiniz mi?

Cevabın evet ya da hayır olması bir şey değiştirmiyor. Evetse siz bir Filistinli Beşir’siniz. Hayırsa soykırımdan kaçan bir Yahudi… Sonuç olarak sürgündesiniz ve sonuç olarak şimdi oturup Tolstoy’un sualini düşünme vaktidir;

İnsan ne ile yaşar?

Haddim olmayarak cevap vermek istiyorum, insan ‘var’lıkla yaşar. Çünkü yokluğa alerjisi olan tek canlı bizleriz…

Çevrenizde sıkıntıdan saçını başını yolan ya da avucunu çenesine dayayıp kara kara düşünen birileri varsa ona biraz ‘var’lıktan bahsedin. Ve o kişiye bir adet Limon Ağacı armağan edin…

Eminim işe yarayacaktır.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sistemi Anlatan Güncel Bir Destan; Açlık Oyunları

Belirli aralıklarla piyasaya, sanatın herhangi bir dalında iddialı olan bazı kişiler çıkarak; devlete, ekonomiye, ideolojilere, dine, insan ilişkilerine dil uzatır. Bunların yakından takip etmenizi öneriyorum çok kısa zaman sonra bahsettiğim bu şahısların şöhreti iki katına çıkar. 

Evet, çünkü bu ülkede sataşma kültürü hakimdir. Birilerine sataşır birkaç beylik laf edersen sen de ünlü olursun. Sanatçının sanatı, polemik oranıyla ölçüldüğü müddetçe bu ülkenin ilerlemesi mümkün değildir. Üstelik sözde halkı düşünen ve sözde sanatçı kişiliğe sahip bazı muhalifler, “sistem”in kendini aklamak için kiraladığı halk kütlesidir. Yok, hayır yanlış yazmadım. Bunlar düpedüz halk kütlesidir. Bir de bu kütlenin eli kalem tutan kadrolu yazarları vardır. Gayet mütevazı yaşadıklarını sandığımız fakat baştan ayağı marjinal takılan bu insanların o kütleyi gaza getirmek için biz halktan tarafız demesi hazindir.

Açlık Oyunları serisinin ana teması yukarıda bahsettiğim şahsı muhteremlerin sistemi eleştirmek adına düştükleri komik durumu anımsatıyor. Tek belirgin fark Açlık Oyunları’nda bu “İŞ” daha profesyonelce beceriliyor.

Açlık Oyunları serisi hakkında birçok kitap satış sitesinde çeşitli yorumlar yapılmış… Yorumlara bakılırsa bu seriyi okumamak, kendini kitapsever olarak tanımlayan birisi için on kusur hareket içerisindedir.

Açlık Oyunları’ndaki sistemi ele alırsak dünyadaki tüketim çılgınlığı oldukça fantastik bir üslupla eleştirilmiş. Konunun dramatize edilişi ve sisteme meydan okuyan karakterlerin aç susuz ve sıska birer kahramanı andırması sizce de çok trajik değil mi?

Utanmasak oturup ağlayacağız.

Nedir o Capitol’ün zulmü öyle değil mi? Zengin, elit, üst düzey insanların keyifli vakit geçirmesi için düşkün, fakir, güçsüz halkın şempanzelik yapması şart koşuluyor…

İnsan bu seriyi kendince bir iç muhasebeyle okursa yararlı olacağı düşüncesindeyim. Mesela bu seri bize “futbol” sektörünün ne kadar akla ziyan faaliyet olduğunu kanıtlıyor. Mesela bu kitap bize tonlarca para ödediğimiz “marka”ların tehlikesinden bahsediyor. Mesela bu kitap bize zenginler bir defa -bazen hiç- fakirler ise onlarca kez kendini kanıtlamalıdır diyor. Mesela bu kitap medyanın bize her gün, her saat, her sabah ve her akşam gerçekleri değil gerçek zannetmemizi istedikleri şeyleri aktardığını anlatıyor. Mesela bu kitap bize devletlerin ve milletlerin tek elden yönetildiği gerçeğini fısıldıyor.

Eğer yukarıdaki öğelerin üstünü renkli kalemle çizip elinizi çenenize dayayarak ben ne yapıyorum demiyorsanız bir değil elli tane Açlık Oyunları serisi okusanız da bir anlamı olmaz. Zira her hafta sonu apar topar stadyumlara koşan yüz binlerce insan, 90 dakika boyunca hop oturup hop kalkıyorsa, müsabaka biter bitmez taşa sopaya sarılıyorsa ve bir de olmuş bitmiş şeyleri tartışan yorumcuları, ağızlarını bir karış açık dinliyorsa Suzanne Collıns’in elinden bir şey gelmez.

Gelir dağılımı dengelenmediği ve marka çılgınlığı yok edilmediği müddetçe kırk tane Suzanne Collıns bir araya gelip her gün yeni bir Açlık Oyunları serisi yazsa da nafile…

Okuduğunu ince eleyip sık dokuyan bilinçli bir neslin oluşmasını diliyor ve kitabın genel özelliklerini aktarmak için kolları sıvıyorum.

İlk kitap, ikinci kitap, üçüncü kitap diye tek tek ayırmayacağım. Zaten tüm kitapların ortak özelliği kapak tasarımlarındaki vurucu ambiyanstır. Şahsen ben tasarımı düşünen, geliştiren, meydana getiren grafikeri tebrik etmek istiyorum.

Artık kapağı çevirelim ve birazcıkta içerik hakkında konuşalım. Önce şunu söylemek istiyorum ki konu bütünlüğü sağlanmış. Üç kitapta da toplumları köleleştiren görünmez canavar cesurca ifşa edilmiş.

Cebindeki parayı sistemi yüceltmek uğruna harcayan beyni çeşitli bilinçaltı mesajlarla yıkanmış bireylerin aynı zamanda potansiyel bir süper kahraman olduğunu vurgulayan bu seride, gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve medyadaki yandaş tavrın önüne geçilmezse ileride hepimizin Açlık Oyunları’nda birer yarışmacı olacağı anlatılıyor.

Umarım Suzanne Collıns sistemin emri doğrultusunda değil de kendi duygu ve düşünceleriyle bu seriyi yazmıştır…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

İki Yazar, Farklı Zamanlar; Ahmet Rasim & Luke Rhınehart

Farklı kültürlere sahip yabancı yazarların, Türk edebiyatında klasikleşmiş yerli yazarlara caka satmasını, daha doğrusu okurların böyle bir imkânı yabancı yazara vermesini doğru bulmuyorum.

Milli edebiyat – yararlı edebiyat ayrımı güttüğümü düşünenler olacaktır ancak benim asıl değinmek istediğim öz kültürün yayılmasını ve korunmasını sağlayan yerli edebiyata gereken değerin verilmemesidir. Buna zemin hazırlayan sadece okuyucu değil elbet. Bu keşmekeşliğin oluşmasında okurlar kadar akademisyenler, öğretmenler, yayınevleri, yazarlar, aydınlar ve hatta kültür bakanlığı da etkilidir. Şimdi bu konuyu derinlemesine işlemeyeceğim. Meseleyi somutlaştırma adına tarafları belirleyip sorunun kaynağına ineceğim.

Bir tarafta Ahmet Rasim diğer yanda Luke Rhınehart olacak.

Yanlış anlaşılmasın Ahmet Rasim’i sevdirmeye uğraşmıyorum. Luke Rhınehart’a sövme amacında da değilim. Haklıya hakkı, suçluya cezası verilsin istiyorum. O yüzden bu iki yazarı ve kitaplarını çeşitli yönleriyle karşılaştırıp bestseller ile klasik eser arasındaki uçurumu gözler önüne sereceğim.

Ahmet Rasim, Eski İstanbul’da Hovardalık (Fuhş-i Atik) isimli kitabında sokağın sorunlarını anlatırken, günün şartlarını göz ardı etmiyor ve toplumu sarsan bu ahlaki zaafa kendine has üslupla olabildiğince yüzeysel biçimde değiniyor.

Luke Rhınehart ise Zar Adam serisinde derinlemesine imgeler oluşturarak yüzeysel bir etkiyle okuyucuyu esere bağlamayı başarıyor. Görülüyor ki karşımızda birbirine zıt iki anlatım tarzı var.

Bir kitabı olumlu veya olumsuz eleştirirken bazı detaylara dikkat etmek gerekiyor. o kitabın yazıldığı dünya, yazarın sahip olduğu ahlaki değerler ve yazarın kalemini besleyen kültür iyi analiz edilmelidir.

Luke Rhınehart, Zar Adam ile fantastik bir kurguya imza atmıştır. Evet, kitapta vampir ve kurt adamlar yok, gizemli cüceler, merhametli devler, olağanüstü güçlere sahip peri ve melekler, ürkütücü şatolar, tek gözlü büyücüler, şekil değiştiren yaratıklar, ağzından ateş çıkaran kuşlar yok, ama bu kitap yine de oldukça fantastik…

Kitapta bahsedilen dünya yeterince özendirici…

Kitap gereksiz bir zenginlikten ve beceriksizlerin de iyi bir mesleğe ve mutlu bir aileye sahip olabildiğinden bahsediyor. Fakat okuyucuya asıl darbe karakterlerin rutin hayat şartlarını ellerinin tersiyle itmesinden sonra iniyor. Okuyucu burada afallıyor, meraka düşüyor.

Kurgu ana hatlarıyla dizayn edildikten sonra yazar, anarşist bir mücadeleyi övmek adına hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Hayatını bir çift zar doğrultusunda çizip bu uğurda intihara kalkışan, cinsel arzusunu ahlakdışı yollarla tatmin eden, ailesinden uzaklaşan, mesleğinden kopan, tüm polis teşkilatının aradığı bir baş belasıdır Luke… Fakat yine de başarılı, zengin ve ünlüdür Bu sayede tüm bu ayıplarını örtebilmiştir.

Kitabın daha başlarında (s. 60-61) zarın kutsal (!) dünyasına adım atan Rhınehart, ilk zar oyununda yakın dostu, meslektaşı ve aynı zamanda komşusu olan Jake’in evine gider. Gece yarısı kapıya dikilen adamın Luke olduğunu gören Arlene -Jake’in karısı- uyku mahmurluğuyla ziyaretin sebebini sorar.

Aldığı cevap oldukça trajiktir: “Sana tecavüz etmeye geldim” 

Luke’un bu mizahî çıkışına aynı samimiyetle yanıtlayan Arlene, “Oh, bir dakika” diyerek kapıyı açar. Sonra, malum sahne yaşanır… Kadın, bu olaydan oldukça keyif almasına ek olarak tüm o yaşananları kocasına anlatmak ister. Luke’ı köşeye sıkışmış zannediyorsunuz değil mi? Önce şu diyaloga bir bakın:

“Neden yaptın bunu Luke?”

“Yapmak zorundaydım, Arlene. Çünkü tahrik edildim”

“Ama Jake öğrenirse hoşlanmayacak bundan.”

“Haa… Jake mi?” 

Devam eden konuşma, daha iğrenç bir safhaya geldiğinde kitabın ustaca kurgulanan bir pornodan farksız olduğunu düşünebilirsiniz. Lakin bu bile kitabı tarif etmek adına hafif kalır. Çünkü her yazınsal türün kendince bir kuralı ve çerçevesi vardır. O yüzden Zar Adam’ı oturtabileceğim en kestirme yazınsal kalıp “bestseller”dır. Klasik olabilmesi için ne gerekiyor, oturup bunları sıralayacak değilim fakat Ahmet Rasim’in eski İstanbul’daki hovardalığı ne denli ahlakla anlattığını açık yüreklilikle söylemek isterim.

Burada dogmatik unsurları devreye hiç sokmuyorum. Fakat işin dini boyutu var. Zira Rhınehart, yazdığı kitapta bize zarların egemenliğinde bir din sunuyor. Zar dini. Şans dini… Bunu günümüz loto oyunlarında defalarca ve bizzat yaşamaktayız. Şans dininin boyunduruğunda olmaktan utanmayan kısa yoldan zengin olacağımcılar Zar Adam ve benzeri kitapların tutuluyor olmasının ara nedenidir.  

Ahmet Rasim’in ahlakından bahsederken örnek vermeyi unuttum. Mesela, kitapta fahişe kelimesi asla kullanılmıyor. Bu kelime, edebi amaç güdülerek de olsa kitaba eklenmemiş. Fahişe sözcüğü yerine fena kadın kelimesi var. Hem halk hem de edebiyatçılar genelev kültürünü anlatırken ve orada çalıştırılan kadınlardan bahsederken fena kadın terimini kullanmayı tercih ediyor.

Az önce aktardığım gibi, Ahmet Rasim olayların yatak odası kısmını hep gizli tutmuş yani kitabı ahlak sınırları dışına çıkartmamış ve meseleyi narin dokundurmalarla irdelemeyi uygun görmüş… İyi ki de bunu yapmış…

Sanırım tüm bu anlattıklarımdan şu sonuç çıkıyor; klasik olmak, bestseller olamamak anlamına geliyor. Dolayısıyla klasik eser yazan ve yayınlayanlar çok kazanmamayı göze almalıdır. Buna ek olarak her dönemde okunmak, hatırlanmak klasik edebiyatın tek ve en büyük kârıdır.

Ahmet Rasim bu yolu seçtiği için kendisine minnettarım. Rhınehart’a ise çizgisini bozmadan yazdığı ikinci kitapta (Zar Adam’ın Peşinde) kurguyu oğlunun vasıtasıyla işlediği için tepkisizim. Benim için kütüphanemi meşgul etmemesi gereken yazarlardan biri oldu. Elbette farklı kültürleri tanımak güzel ama gayri ahlaki bir kültürü kabul ettirme çabasındaki hiçbir film, kitap, şarkı benim açımdan masum değil…

Son olarak belirtmek isterim ki Ahmet Rasim satır arası öğütleriyle ve “Türk Edebiyatı”nın yaramaz adamı olma özelliğiyle her zaman kütüphanemde olacak…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Toplum Sanatçı İlişkisi Üzerine Bir Yorum

Bazı insanları –ki bu insanlar genelde sanatçılardır- tanımlamak ve onları gündelik sözcüklerin yardımıyla lokalize etmek hem onlara hem de icra ettikleri sanata haksızlık olur. Bu insanlardan yazarlığa yönelenler hızlı ve biçimsiz cümlelerden oluşan demeçler vermeye, seçtikleri yolun bereketini uzun uzadıya anlatmaya, herhangi bir davada –haksızlığa uğramış olsalar da- kendilerini savunmaya gerek duymazlar.

Tahta sarısına çalan renkte bir kalem edinirler ve dünyayı onun aracılığıyla cezalandırırlar. Bir süre sonra kalemi sivriltmeye bıçak ararlar, işte o dönem Cahit Sıtkı’nın deyimiyle yolun yarısının bittiği evredir. Lakin oturup sıkılgan bir kız çocuğu gibi of puf çekmezler, ikinci sınıfa giden bodur erkek çocuklarının yaptığına benzer yaramazlıklara kalkışırlar. Kâh okulun demir kapısındaki asık suratlı bekçiye yağ çeker kâh arka bahçedeki girintili çıkıntılı duvarı tırmanırlar. Ama mutlaka mücadele ederler.

Çünkü toplum onlara kahraman sıfatı biçmiştir.

Çünkü toplum zamanında onları yerin dibine sokmak için çok çabalamıştır fakat başaramamıştır.

Çünkü toplum vurup kırdığı şeyin yok olmayışına imrenir, bir süre sonra ona saygı duymaya başlar.

Çünkü toplum her zaman en güçlüyü seçer ve sever.

Sparta’nın kirli sakallı kahraman yetiştiricileri yahut Türklerin savaşçı tarkanları acaba aynı sabrı bir sanatçıyı kabullenmek için gösterir miydi?

Bence gösterirlerdi.

Sanatçıyı özgürce düşünmesi için serbest bırakmadığımız müddetçe ondan milli olmasını bekleyemeyiz. Tuhaf görünebilir fakat sanatın milliliği ile sanatçının özgürlüğü arasında tam bir benzerlik vardır.

Bunun dışında bir sanatçıdan verim isteniyorsa onun bir kalıba girip o şekle bürünmesini engellemeliyiz. Ne yazık ki şu sıralar bırakın engellemeyi, hem siyasi hem de toplumsal istibdat uygulayarak sanatçıları tek tipleştirdik. Hâlbuki sanatçı birazcık filozof olmalıdır.

Toplum yeri geldiğinde acımasız bir öğretmene, dönüşüp tüm özgürlüklerin üzerini çiziyor da sanatçı niçin hem sanat yapıp hem de özgürlük alanını belirleyen bir “düşünür” olamasın?

Sanatçıdan yalnızca ruha hoş gelen aforizmalar, notalar ve rengârenk tablolar beklersek onların yaşamını sınırlandırmış ve onlara haksızlık etmiş oluruz.

Bununla birlikte sanatçı; baba da olabilir, anne de ve evlat da olabilir. Çünkü toplum yere düşüp dizini kanattığında ağlar ve yatışmak için uzun gövdeli, kara bıyıklı, saçında aklar olan bir adama ihtiyaç duyar. Sanatçı bu süreçte baba olur. Yazdığı, çizdiği, söylediği her şey, kısacası tüm kelimeler, en uçuk imgeler, açığıyla koyusuyla tüm renkler ve anlamlı anlamsız tüm sesler, yarası olan toplum için birer öğüte dönüşür.

Toplum nadiren ağlar ama mutlaka ağlar… Sanatçı bu aşamada anne olur. Hele ki toplum feryat figan ağlamaya başlamışsa, bir bakışıyla çok şey anlatabilen mübarek bir kadına dönüşür sanatçı… Geceleyin uykusu bölünmek zorundadır. Kelimeler eski kuvvetini yitirdiğinde, yani şiirler kokmaya başlayıp öykülerin rengi solduğunda, sanatçı onları sıcak suya atıp egemen bir dürtüyle yoğurmaya mecburdur. Her yağmurda apar topar çamaşır ipine koşan dakik bir kadına dönüşen sanatçı için menfaat sözcüğü lügatten çıkmıştır artık.

Ve nihayet toplum çocuktur. Şımarır. Lakin hep çocuk kalmaz. Zamanla koca adam olur. Sabah dokuz akşam beş göreviyle görevlendirildiği mesleğe âşık bir genç adama dönüşür toplum… Askerliğini yapmış, çeyizini düzmüş, yemek yapmayı öğrenmiş, tavla oynayabilen, saçları dökülmüş, çocuk doğuran, menopoza giren, başında eşarbıyla, sırtında bir beden büyük ceketiyle, sadece hafta sonu bırakabildiği azıcık sakalıyla, yıllık izniyle, sevdiği şarkıları ezberlemeye çalışmasıyla, Pazar kahvaltısını iple çekmesiyle, bazen muzip bazen çok ciddi olabilmesiyle, kelleşen kafasıyla, kırışan yüzüyle, moraran elleriyle, aksatmadığı namazıyla, bayram arifesinde baklava tepsisini fırına vermesiyle, pide kuyruğunda beklemesiyle, tekdüze bir yaşamdan mutlu olan, çoluk çocuğa karışmış bir adam veya kadındır toplum…

Sanatçının görevi toplumun aldığı şekle ve hissettiği yaşa göre değişiklik gösterse de işin özü şu ki sanatçı daima toplumun tarafındadır. Bu kural değiştirilmesi teklif dahi edilemez denen kanunlar gibidir. İster töre deyin ister alışkanlık isterseniz ahlak deyin ama bu gerçeği kabullenin.

Sanatçının söylediği tüm harf ve kelimelerin bir anlam ifade ettiğine inanılır. Toplum evladını sevmeyen asi bir ebeveyn değildir. Kendisi için her türlü fedakârlığı yapan sanatçıyı zor döneminde itip kakmaz. Toplum merhametlidir. Dedik ya, topluma bazen anne olunur, bazen de baba…

Sanatçı hayatı tersten yaşayan bir Benjamin Button’dur. Yazıldığı gibi okunmayan bir yabancı sözcüktür sanatçı… Kimi zaman eski ilme meraklı çirkin suratlı bir büyücüdür sanatçı… Ardına üç nokta koyup ona çeşitli manalar kattığımız bir bitmemiş bir cümledir sanatçı…

Kısaca sanatçı üç noktaya sığan kelime, cümle, paragraf, kitap, terim, tanım, teşbih veya mübalağadır.

Bunlar dışında sanatçı mesela Tolstoy’dur. Toplumun inancını etkileyeceği için Rus devletinin ondan korkması ve Hz. Muhammed’i (sav) anlattığı kitabın onlarca yıl gizlenmesidir. Sonra bir gün o kitabın ortaya çıkması hiçbir şeyi değiştirmese de Tolstoy üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığıyla gözlerini yummuştur hayata…

Sanatçı toplumun her kesimini kucaklayan “sanat” mesleğinin erbabıdır. Bu, gördüğüm en yüklemsiz tümce…

Sanatçı böyle dar tanımlara sığacak kadar zayıf değildir ki…

Sanat göreceli olsa da sanatçı kesinlik ifade eder. Her tarafa eşit yaklaşana, toplum okkalı bir tokat atar. Öyleyse sanatçının yeri yurdu ve tarafı belli olmalıdır. Bir heykelin para uğruna yapıldığı halde bu heykelde sanattan bahsedilmesine benzemektedir sanatçının yediği dayak… Bugün o heykeli alkışlayan toplum yarın öbür gün ucubeleştirir o eseri… Çünkü menfaatin barındığı bölgede sanat yapaylaşır, yıkılır, yıktırılır.

Bunun sebebi şudur; toplum sürekli kazanmak ister! Sanatçıyı; bitirmeye, tüketmeye, yıkmaya, yıktırmaya çalışması da bundandır. Ayrıca toplum şunu söylemekte haklıdır; ya bana hakkımı ver ya da ben almasını bilirim. Ve toplumdaki bu dağınık mantık örgüsüyle aslında eski kovboy filmlerindeki düşük kaliteli sahneleri hatırlamış oluruz.

Yazarlar açısından bakacak olursak kelimelerle oynamayı bilen insan sanatçıdır.  Zaten bir yazılı eseri, sanat boyutuna yükselten de budur. Kelimeleri eğip bükmek aynı zamanda bir beceri göstergesidir.

Tüm bunlara göre edebiyatımızın en becerikli adamları arasında Orhan Veli, Necip Fazıl, Ahmet Rasim, Reşat Nuri, Peyami Safa, Nihal Atsız, Halide Edip, Cemal Süreya, Ümit Yaşar, Tarık Buğra, Kemal Tahir gibi isimleri sayabiliriz. Zira onlar topluma hem anne hem baba olabilmiş, yeri geldiğinde sözcüklerle dans edebilmiş, davası, hedefi olan ancak korkusu olmayan insanlardı.

Burada dillendirmediğim ancak kendini her dönemde okutan yahut okutacak olan bütün kalemşörlere sonsuz saygılarımla…

 ♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Mürsel Ferhat Sağlam Okurlarına Müjde

Mürsel Ferhat Sağlam okurlarına müjde niteliği taşıyan bir haberi Şilep Dergi takipçileriyle paylaşmak istedik. Mürsel Ferhat Sağlam’ın yeni kitabı “Aşkzade”, 2016 Kasım’da raflardaki yerini alacak.

Mürsel Ferhat Sağlam Okurlarına MüjdeYazar Mürsel Ferhat Sağlam’ın son kitabı Aşkzade, Kasım’da okuyucusuyla buluşacak.

Aşkzade birçok yönden okuyucuyu kendine bağlayacak bir eser gibi görünüyor. Adem ile Havva’dan sonraki ilk aşk hikayesinin tasvir edildiği, karşıt duyguların ve iyi ile kötü kavramlarının işlendiği kitapta insan ruhunun derinliklerine inen betimlemeler olduğu, kitabın arka kapak yazısından belli oluyor.

Mürsel Ferhat Sağlam birçok alanda ve türde kalem oynatabilen kısacası birçok disiplini özümsemiş ve bu disiplinleri ortak bir paydada buluşturabilmiş çok yönlü bir yazar olması nedeniyle, Aşkzade’nin sürprizler barındıran bir eser olduğu muhakkak.

Kitabın kapağında yer alan ve kitabı özetleyen bir manşet olarak nitelendirebileceğimiz “İnsan Aşk Üzeredir” sloganı, aslında Aşkzade’yi okumak için başlı başına bir sebep olarak karşımıza çıkıyor.

Aşkzade, Kasım’da çıkacak olmasına karşın sosyal medyada şimdiden kitaba dair yorumlar ve kitaptaki cümle ve paragraflar Mürsel Ferhat Sağlam tarafından paylaşılıyor.

Mürsel Ferhat Sağlam sosyal medyada geniş takipçi kitlesine sahip bir yazar. Siz de Mürsel Ferhat Sağlam’ı sosyal medyada takip etmek ve kendisiyle iletişim kurmak isterseniz aşağıdaki bağlantıları kullanabilir veya paylaşımlarınızda #MürselFerhatSağlam – #Aşkzade etiketlerini kullanabilirsiniz.

FacebookTwitterInstagramGoogle+ – Pinterest

Dijital Pazarlama Uzmanı ve Yazar Mürsel Ferhat Sağlam Gazete Hamburg’ta

Dijital pazarlama uzmanı ve yazar Mürsel Ferhat Sağlam, markaların dijital pazarlama ve sosyal medya tutumunu değerlendirdi.

Gazete Hamburg‘da yayınlanan röportajda Mürsel Ferhat Sağlam, “dijitalde sınıfta kalan markalar var” diyerek dijital pazarlama ve sosyal medya yönetimi konusunda markaların bazı problemler yaşadığını, buna bağlı olarak stratejik ve uzun vadeli planlar yapamayan markaların marka değerlerini koruyamadıklarını ve hatta zamanla bu markaların, unutulduğunu vurguladı.

Dijital mecraların her geçen gün popüler olduğu, her an yeni bir sosyal ağın hayatımıza girdiği ve sosyal medya sayesinde şöhreti yakalayan insanların olduğu göz önüne alınırsa, markaların dijitalde varlık göstermeleri Mürsel Ferhat Sağlam’a göre lüks değil mecburiyettir.

Röportajın devamında markaların dijital mecralarda yer almamasının nedenlerine değinen Mürsel Ferhat Sağlam, her “dijital pazarlama uzmanıyım” diyenin aslında öyle olmadığını, son birkaç yılda trend halini alan dijital pazarlama ve sosyal medya uzmanlığı mesleğinin suistimale açık olduğunu belirtti.

Bu ve benzeri nedenlerle firmaların bir dijital pazarlama ve sosyal medya yöneticisiyle antlaşmadan evvel bu kişilerin en azından sosyal medyayı nasıl kullandıklarına bakmalarını tavsiye ediyor.

Röportajın detaylarına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Türkiye’nin İlk Medya Odaklı Etkinliği Media Summit

Türkiye’nin ilk medya odaklı etkinliği Media Summit’in üçüncüsü bu yıl 2-3 Haziran’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşecek.

46 medya liderinin ve uzmanın katılacağı, farklı bakış açıları ve içerik zenginliği ile Türk medya dünyasının gelişimine ışık tutacağı Media Summit’e davetlisiniz. Bu zirvede; medyayı düşünenler, planlayanlar, yönetenler ve markalar bir araya gelecek. Etkinlik boyunca sosyal medyada #MediaSummitTR hastagini kullanarak etkinlik hakkında görüş ve önerilerinizi paylaşabilirsiniz.

▶Etkinlik hakkında detaylı bilgi için buraya tıklayınız.

▶Media Summit 2016 programı hakkında bilgi almak için buraya tıklayınız.

▶Etkinliğe katılmak ve etkinliğin yapılacağı mekan hakkında bilgi almak için buraya tıklayınız.

Media Summit Nedir?

Media Summit 2016 Türkiye’de önemli bir etkinlik. Medya planlama ve satın alma ajansları, reklam verenler, medya kuruluşları ve akademya, marka ve medya dünyasının kesişimindeki konuları kapsamlı biçimde Media Summit’te ele alıyor. Medyayı düşünenler, planlayanlar, yönetenler ve markalar Media Summit’te buluşuyor!

Neden 3C?

Media Summit 2016’yı tasarlarken ev sahipliği yapan medya planlama ve satın alma ajansları, zamanı en iyi tanımlayan kavramları ele almaya, bunları reklamveren, akademisyen, yerli, yabancı konuşmacı gibi farklı bakış açılarıyla harmanlamaya özen gösterdi. Media Summit 2016’nın tek bir bakış açısına bağlı kalmaması, farklı yaklaşımları içinde barındırması, böylelikle bir düşünce zenginliği üretmesi gayreti içinde olduk.

Mürsel Ferhat Sağlam’ın En Çok Paylaşılan 14 Sözü

Mürsel Ferhat Sağlam’ın öykü ve romanlarında geçen güzel cümleleri ve sosyal medyada takipçileri için paylaştığı sözleri görsele döküp sizlere sunmak istedik. Bu sözler tam da Whatsapp’ta sevgiliye göndermelik, Facebook’ta hoşlandığınız kişiye mesaj vermelik. O yüzden bu sözler telefonunuzun bir köşesinde bulunsun, bizden söylemesi:-)   

Mürsel Ferhat Sağlam’ın En Çok Paylaşılan 14 Sözünü sizler için hazırladık, derledik.

İyi okumalar, bol paylaşımlar

1- Hikâyenin aslına dönelim. Aşkta kalmıştık. Zaten hangimiz onda bekleme yapmadan ömrün manasını anlayabildi ki?Mürsel Ferhat Sağlam

 2-Ömür dediğimiz şey biraz da yaşanmış ve yaşanacak olan hüzünlerin toplamı değil midir?

35

3- Bir zamanlar uzaklığın değeri aşk ile anlatılabiliyordu. İnsanlar birbirine daima bir aşk mesafesi uzakta olurdu.
51

4-Hani bir dehlizden güneşe çıkınca insanın gözleri yoğun ışık yüzünden kararır ya, işte öyle bir etkisi vardır ayrılığın… 61

5- İnsan psikolojisi, belirsizlik dışında her şeyi göğüslemeye müsaittir.

73

6-Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masalların hiçbirinde ayrılık yoktur…

80

7- Kadın yüreği ihtimalleri sevmiyor. Ya olacak ya da olmayacak… Hep ya da hiç. Arası yoktur kadın için…

82

8- Aşk beni yalnızlığa hapsolmaktan kurtarmıştı. Anladım ki aşk tüm esaretlere bedelmiş

91

9- “merhaba”dan sonra “hoşça kal”dan evveldir aşk…

109

10- iyilerin her zaman kazanacağına dair inanca sadık olmaktır huzur…

12768340_10154629321146038_6482101919541204292_o

11- “Keşke”; her an her şeyden şikâyet eden kronik mükemmeliyetçilerin sürekli dile getirdikleri bir sözcüktür. Çünkü genelde hedefe ulaşmakta sorun yaşarlar
12823307_10154627969111038_3113678040515342896_o

12- Sükunet kimi zaman, binlerce sözcüğün yapamadığını yapar…
13041321_10154815036436038_3118671646247474884_o

13- Şairler kavuşamadıkları sevgili için harflerden bir ordu kurup onu şiir diye yazar. Kavuşunca şiir biter, sözler tükenir. Şairin nefesiyle eğip büktüğü kelimeler, şiir yazmak için harcadığı vakit ve eli nasırlanıncaya kadar yazmasının sevgiliyle ilgili olduğu düşünülürse vuslat, bir şair için mesainin bitmesi demektir

13122809_10154826965121038_4157098342362098467_o

14- Mutluluğun tek bir tanımı ufak bir anlamı yoktur. Bunun nedeni her insanın bir âlem oluşuyla ilgilidir. Her insan kendi mutluluk tanımını yapmakla mükelleftir. Kimine göre aşktır kimine göre küçük bir tebessümdür mutluluk13116045_10154832240311038_8231072266965496979_o

Mürsel Ferhat Sağlam’ı sosyal medyada takip etmek ve paylaşımlarını anlık olarak takip etmek isterseniz Facebook, Twitter ve Instagram‘da kendisine ulaşabilirsiniz.

Ağdaki Şüphe – Ebru ÖZGEN / Tolga KARA

Her ne kadar fazlasıyla deterministik bakış açısına sahip birtakım akademisyenler tarafından görece yeni bir kavram olan sosyal medyanın eleştirilmek için henüz erken olduğu savunulsa da akademik sorumluluk gereği bu yanılgıya düşülmemesi gerekir. Çünkü sosyal medya platformlarının toplumsal kullanım oranı ve etki faktörü göz önüne alındığında, aslında geç bile kalınmış olabilir.

Elinizdeki kitapta eleştirel okumaya ilişkin bazı çalışmaları derlemeye çalıştık. Bize ulaşan makaleleri sosyal medyaya ilişkin eleştirilerin öne çıktığı dört temel başlıkta sınıflandırdık. Elbette farklı sınıflamalar veya bambaşka konulara da değinilebilirdi. Bizim ve yazarlarımızın göremediği ya da değinmediği bambaşka pencereler de mutlaka vardır. Hatta ve hatta yakın gelecekte sosyal medya çalışmalarını tematikleştirmek bile gerekebilir. O yüzden elinizde tuttuğunuz kitabı genişleyecek bir bakış açısının ilk ürünü olarak değerlendirebilirsiniz.

Yayın Tarihi: 2016

Sayfa Sayısı: 392

Baskı Sayısı: 1. Baskı

Dil: Türkçe

Tür: İletişim – Medya

Mürsel Ferhat Sağlam’dan HPort’a Röportaj

Reklamcı – yazar Mürsel Ferhat Sağlam’dan HPort’a Röportaj

Ajans Paradise’ın kurucusu ve sahibi Mürsel Ferhat Sağlam,  hport.com.tr‘ye verdiği röportajda yerli markaların sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiğine ve dijital PR’ın olmazsa olmazlarına değindi.  Sanatçılara ve kurumsal markalara dijital PR, dijital marka yönetimi, sosyal medya danışmanlığı ve görsel / yazılı kreatif içerik üretimi konularında danışmanlık veren Mürsel Ferhat Sağlam, aynı zamanda çeşitli konseptlerde içerik yayınlayan dijital portalların da kurucusu olarak medya ve reklam sektöründe emin adımlarla ilerliyor. HPort sitesinde yayınlanan röportajda dijital reklamcılık, sosyal medya ve yeni nesil medya konu başlıkları etrafında sektörün durumu tatlı bir sohbet havasında değerlendirilmiş.

Buraya tıklayarak Mürsel Ferhat Sağlam’ın HPort’a anlattıklarını okuyabilir ve sektör hakkında merak ettiklerinize ulaşabilirsiniz. Reklamcı – yazar Mürsel Ferhat Sağlam ile iletişime geçmek için Facebook, Twitter, Instagram, G+, Pinterest gibi mecraları kullanabilir veya ajansparadise.net üzerinden iletişime geçebilirsiniz.

Yeni Nesil Kitap Yayıncılığı ve Sorunlar

Yeni nesil medyanın en güzel tarafı şu, örneğin, bir müzisyenin yazdığı, bestelediği veya seslendirdiği şarkıyı birilerine ulaştırmak için bir müzik yapımcısına ihtiyacı yok. Öte yandan şairlerin ve yazarların da eserlerini potansiyel okurlara ulaştırmak için herhangi bir yayınevine ihtiyaçları yok.

Günümüzde herkes prodüktör veya herkes yayıncı. Herhangi bir sosyal ağda popüler olmak hiç zor değil.

Kitap yayıncılığında kalite kaygısı zaten güdülmüyordu. Kişisel yayıncılıkla birlikte öyle bir kaygı artık hiç yok. Artık okuyucunun kalite algısına güveniyoruz. Belki şu an okuyucu dış etkilere ve yönlendirmelere çok açık lakin birkaç sene sonra halk bu konuda cidden çok iyi bir eleme aracı olacak. Diğer yandan belki bunu şu an hissetmiyoruz fakat ilk 4 yılda kesinlikle sektördeki birçok yayınevi ve yapımcı “dönüşmediği takdirde” iflas etmiş olacak. Yayınevlerinin birçoğunu bizzat tanıdığım için rahatlıkla söylüyorum, çoğu günü kurtarma telaşına o kadar kapılmış ki dönüşmeye fırsat bulamayacaklar dolayısıyla batacaklar.

“Dönüşüme ayak uydurun. Değişimden korkmayın! “

Yayıncılık nasıl dönüşür diye soracak olursak öncelikle rakiplerin belirlenmesi gerekmektedir. Sektörde yerli “e-kitap yayıncılığı” anlayışı pek olmadığı için global oyuncuları rakip olarak almak çitayı en tepede tutmak bence en doğru tercihtir. E- kitap sektörünün gelişememesi büyük yatırımlarla sektöre giren, “bakın biz yeni nesil yayıneviyiz / dergiyiz” diye haykırmaya çalışan ama seslerini duyuramayan oluşumların da piyasadan çekilmesine neden olacak. Etrafta e-kitap sektörüyle ilgili olasılıklar dolaşıyor. Rakamlar veriliyor. Fakat reelde -ne yazık ki- çılgınlar gibi e-kitap satın alan bir kitle yok. Çünkü henüz o anlayış oturmadı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilim yayınlayan kurumlarından Türk Tarih Kurumu‘nun ve Türk Dil Kurumu‘nun e-kitap yayıncılığı konusunda sektöre örnek olmaları gerektiğini düşünüyorum. Araştırma türünde eser yayınlayan bu iki kurum kitapları sadece kütüphanelere göndermek üzere basmalıdır. Tamamıyla e-kitap yayıncılığına geçmeleri hem okuyucu açısından hem de araştırmacılar için büyük kolaylık olacağı gibi bu ve benzeri kurumlara, daha az bütçeyle daha çok eser yayınlayabilme fırsatı doğacaktır.

“Fişi çekmek kolaydır. Dönüşmek zordur.”

Son 5 – 7  yılda kurulan yayınevlerinin analizini yapacak olursak birçoğunun başında ve editör kadrosunda, kitabını hiçbir yayınevinden çıkaramayan yazarlar bulunuyor. Dolayısıyla kriz yönetiminden, dönüşmekten, değişmekten bihaberler… Bu durumda e-kitabın geleceğinin parlak olduğunu söylemek hayaldir.

Yazarların yayıncı olması sorun değil elbette herkes yayınevi veya dergi kurabilir. Problem yok. Lakin bu fazlasıyla romantik gözüken bu girişim(ler) zamanla işlerin sarpa sarmasına neden oldu Çünkü temelden, mutfaktan yetişmemiş kişilerin yayınevi patronu olması, editör veya yayın yönetmeni olması kalite algısının yerlerde sürünmesine sebep oldu.

Sonuç itibariyle –çalışma anlayışlarını baz alarak söylüyorum– bu tür yayıncılar kaba tabirle, “merdiven altı” yayıncılık yapıyor. Değişime ayak diriyorlar, dönüşüme ve çağa ayak uydurmaya inat ediyorlar. İçi boş vaatler ve ustalıkla hazırlanmış sözleşmeler sayesinde kandırdıkları insanların sırtından para kazanıyorlar. Tek editörle ayda 20 kitap yayınlayan yayıncılar biliyorum. Bu tam bir rezalet. Dolandırılan şair ve yazarların durumunu anlatmaya ise kelimeler yetmez. Bence bakanlık bu işe bir el atmalı.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Hep Okuyanlar’ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

Ocak 2015’ten bu yana sosyal medyada edebiyat, kültür, sanat içerikli paylaşım yapan Hep Okuyanlar; ünlü şair, yazar ve düşünürlerin sözlerini kendine has tasarımlarla hazırlayıp takipçileriyle paylaşıyor. Kitap tanıtım, kitap eleştirileri ve kitap bloggerlarının birbirinden harika fotoğraflarının paylaşıldığı Hep Okuyanlar’da ayrıca edebiyat, kültür, sanat içerikli haber, bülten, etkinlik ve söyleşiler de var. Şimdi sizler için Hep Okuyanlar’ın hazırladığı 12 tane duygusal sözü derledik ve paylaşıyoruz. Bu sözler Instagram’da paylaşmalık, Whatsapp’ta sevgiliye göndermelik, hoşlandığın kişinin dikkatini çekmelik. Mutlaka telefonunuzda olması gereken sözlerin daha fazlasını Hep Okuyanlar’ın FacebookTwitter, Tumblr ve Instagram adresinden takip edebilirsiniz. Bizden söylemesi 🙂

1) Gülmek dünyanın en incelikli müziği – Peter USTINOV

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

2) Bir kadın size bir şey anlatıyorsa, gözleriyle söylediğine kulak verin. – Victor HUGO

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

3) Bir kadın her şeyi bağışlayabilir. Reddedilmek dışında…  – Alfred de MUSSET

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

4) Ayrılmanın da bir zamanı vardır, gidecek bir yer olmasa bile… – T. Williams 

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

5) Herkesi sev, pek azına güven – William SHAKESPEARE

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

 

6) Aşk tümüyle bir çılgınlık değildir. Ama çılgınlıkla birçok ortak yanı vardır – Thomas CARLYLE

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

7) Yüreğim bende değil, sendeydi, şimdi de, sende değilse hiçbir yerde değil – HELOİSE

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

8) Aşk, acımasız bir hükümdardır – LUKIANOS

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

9) Aşk nedir? Bir bedende iki ruh. Peki ya dostluk? İki bedende bir ruh – Joseph ROUX

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

10) Aşk, tıpkı gözyaşı gibi gözden doğar, yüreğe düşer – Publilius SYRUS

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

11) Aşk, akıllı akılsız ayırmaz, herkesini gözünü kör eder – MENANDROS

Hep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

12) Aşk ateşe benzer beslenmezse söner – LERMANTOVHep Okuyanlar'ın Hazırlayıp Paylaştığı 12 Duygusal Söz

Yazar Olmak İstiyorum Diyorsan Tekrar Düşün

RAUNT 3

Kişisel yayıncılık sektörünün sessiz ama tehlikeli ilerleyen bir pazar olduğunu bugüne dek kimse söylemedi. Bir ilk yapmak istedim. Yazar olmak istiyorum diyenlerin moralini bozmak istemem ama 17 – 18 yaşımdan beri çeşitli dergi, gazete ve yayınevlerinde editör, yayın danışmanı, yazar danışmanı olarak görev yaptım. İşin mutfağından geliyorum diyebilirim. Kişisel yayıncılık sektörüne dair umutlarım pek az. Bunu 30 – 40 yaşında biri olarak değil 20 yaşlarının ortasında birçok yayıneviyle dirsek teması olan piyasayı iyi tanıyan bir genç yazar olarak söylüyorum.

                                                                       ♦

Öncelikle Raunt serisini okuyanlara üzücü bir haberim var. Bu yazı, serinin son yazısı. Okumak isteyen olursa Raunt 1 ve Raunt 2 tıklayarak ulaşabilirler. Serinin son yazısını ülkemizde iyi bir pazara dönüşen ama nitelikli işlere imza atamayan, daha çok meydana getirdikleri mağduriyetlerle anılan kişisel yayıncılık sektörüne değinmek istedim.

Ülkemizde nedense işleri daha iyiye götürmek için fikir üretmek yerine, kısa yoldan ve insanların sırtlarına binerek para kazanmanın neler olabileceğine dair fikirler üretiyoruz. Biraz inceleyince kişisel yayıncılık sektöründe de bu mantığın olduğunu görürsünüz. Yazar olmak istiyorum diyenlerin umutlarını tüketmek istemem ama edebi literatüre girmek için illa mağdur olmanız gerekmiyor.

Sektöre dair pek umudum yok. Niye olsun ki?

Ortalama yayınevleri tarafından ret cevabı aldığı için 3-5 bin lira bulup yayınevi kuran ve kendi kitabını kendi yayınevinden basan insanların birden bire başka insanların umutlarını çalmasını, masum heveslerle yola çıkan yazarları dolandırmaya başlamasını gördüm.

Kitap kapak tasarımlarını sahiplenip, tasarımcının adını künyeye yazamayan yayıncıları gördüm

Hiçbir yazınsal kaygı gütmeden ekmek üretir gibi kitap yayınlayan yayıncıların Türk edebiyatına verdiği zarara şahit oldum.

Yayınevinin marka değerini kullanıp insanlara “kitabınızı yayınlayalım” diye umut veren ama kitabı hiç alakası olmayan sözleşmede adı geçmeyen kimse tarafından duyulmamış bir yayınevinden yayınlayan sözde kaliteli yayıncılar gördüm.

Kendi kitabına yabancı bir yazar ismi uydurup yazanı da gördüm, millete bu kitabı bestseller diye duyuranları da gördüm.

Sözleşme kalabalık görünsün diye “reklam desteği de sağlıyoruz” diyen ama yaptıkları tek reklamın Facebook ve Twitter’da kitabı birkaç kez paylaşmaktan ibaret olan laf kalabalıklığıyla insanları mağdur eden yayınevleri bile gördüm.

Daha birçok vahim dolandırıcılık şekli gördüm fakat sanırım şimdilik bunlar yeterli…

 ♦

Bazen yazmaya başlarken, yazarı en zorlayan şey, kitabın ilk cümlesinin ne olacağıdır. Vurucu bir ifadeyle başlamak gerektiğine inanılır. Yalnızca yazarken değil artık kitap alırken de kitabın ilk cümlesinin ne olduğuyla çok ilgileniyorum. Bu elbette bir kriter değil fakat benim için özel bir ilgi. Bu yazıya başlarken edebiyat yapmaktansa direk lafa girmeyi yeğledim. Böylesi daha iyi oldu. Belki sonuna kadar okumak istemeyenler olur. Türkiye’de kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğünü burada yazdım. Hazindir ki Türkiye’de düzenli kitap okuyanların oranı sadece %10…  Bandrol sayısının kitap okuma oranlarında etkin bir istatistiksel veri olmadığını anlamamız gerekiyor. Çünkü kişisel yayıncılık sayesinde geri dönüşüme giden veya  yayınevi depolarında çürüyen bandrollü kitap sayısı ne yazık ki milyonlarla ifade edilmektedir. Tüm bunlar kişisel yayıncılık sürecinin denetimsizlikten ibaret olduğunun veya bir şeyleri düzeltmek için denetim mekanizmasının devreye girmediğinin sonucudur.

Ülkeler gelişmişlik düzeyini bandrol oranıyla değil üretilen bilimsel makale sayısı ve tüketilen akademik kitapla ölçer. Ülkeler geliştikçe kitaba olan değer artar. Böylece devlet, bilim yapan insanların eserlerini satın alarak onlara maddi ve manevi rahatlama sağlar. Ortamlarda yazarlığıyla hava atan arkadaşlar genelde “Avrupa’daki devletler, basılan her kitaptan en az 1000 adet alıyormuş. Ülkemizde böyle bir şey yok o yüzden yayın sektörü kan ağlıyor” derler. Az önce link verdiğim yazıda bunu açıkladım. Türkiye’de bunu yapmak imkansız. Çünkü hepimiz kendini şair ve yazar zannediyoruz. İnsanlar 4-5 bin TL parayı yayınevine veriyor ve sonra yazar oluveriyorlar. Bu işler böyle değil. Yayınevine para vermek veya vermemek 3 bin TL vermek ya da 10 bin TL vermek değil mesele, bizim meselemiz okuma alışkanlığı olmayan toplumun okuma alışkanlığı varmış gibi yapmasına aldanarak yazdığı kitabın 10 binlerce satacağını düşünen masum arkadaşımıza gerçekleri anlatmaktır.

Yazarlık çetin bir süreçtir.

İlk önce kitaba hangi cümleyle başladığını sorarlar fakat aslında önemli olan hayal kurmaktır. Hayalleri tükenmiş veya hiç hayal kurmadan yaratıcı yazarlık atölyesinden aldığı sertifikayla yazarlık serüvenini tamamladığını düşünen yazar adayları var. Türk ve dünya klasiklerini hiç okumadan, şiirden, öyküden yoksun bir şekilde yetişmiş bir  insan yazar olamaz. Sırf satış oranları diğer türlere göre daha yüksek diye roman yazmaya çalışmak yazar olmak anlamına gelmiyor.

Dünya, gezegenler, güneş ve tüm yıldızlar milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl içinde gelişimini ve değişimini sürdürürken, bir sabah uyandığında yazar olmaya karar vermek nasıl bir mantıktır?

Gülünç olmayalım.

Yazarlık sorumluluk gerektirir.

Yazmaya başladıktan itibaren yani kağıda ilk kelime düştüğü an siz artık birilerine karşı sorumlusunuz. Öncelikle kendinize sonra ailenize, topluma ve nihayetinde yeryüzü insanına karşı sorumlusunuz. Üretirken bu bilinçte olunmalıdır. Zaten bir yazarın esas manada gelişme süreci tam burada başlar.

Yanlış hatırlamıyorsam Aziz Nesin’in Türkiye’de her 3 Türk gencinden 4’ünün şair olduğuna dair ironik bir sözü vardır. Bugün bu kuramı genişletmek zorundayız. Artık genç yaşlı ayrımı olmaksızın her 10 kişiden 11’i şair ve yazar. Nihal ATSIZ daha da ileri giderek Türkiye nüfusundan daha fazla şaire sahip olduğumuzu söyler. Anasının karnındaki çocukları da şair sayar. ATSIZ’ın olayı tiye alma şekli de bu… Haksız değil. Zira biz toplum olarak bu şairlik işini biraz abarttık.

Bu iş sadece kişisel yayıncılık pastasından pay almaya çalışan merdiven altı yayınevlerinin işine geliyor. Onlar Türk edebiyatı için değil hayallerini sömürecekleri şair ve yazarların verecekleri ücret konusunda kaygı duyuyorlar.

Ne diyeyim Allah sonumuzu hayır etsin…

Yer kabuğu, atmosferden daha değerli değildir. Yazar, yayınevi, okur denkleminde de her biri kendi çapınca değerlidir. Biri diğerinden üstün olamaz. Aksi halde saçma sapan bir fonksiyon ortaya çıkar. Kısacası RAUNT serisinde, evvela yayıncılara yer vermemin hiçbir özel bir sebebi yok. İçgüdüsel bir tavır diyebilirim. Zaten biz toplum olarak içgüdülerimizle hareket etmeyi maharet sayarız. Özellikle son yıllarda iyice artan birkaç meslek türü var ki birçok insan, kısa yoldan şöhret olmak ve çok para kazanmak için en az bir defa bu mesleklerde şansını deniyor. Bunların başını yazarlık çekiyor. Yazarlık dışında mesela 2006’dan beri hepimiz sosyal medya uzmanıyız, demokrasiye geçtiğimizden bu yana da hepimiz siyasetçiyiz… Yazarlıktan sonra Türkiye’de en çok rağbet gören ve eğitimli olsun olmasın, diplomalı veya diplomasız herkesin mutlaka bulaştığı meslekler bunlar…

Konumuz şairlik ve yazarlık olduğu için diğer ikisini şimdilik es geçiyorum. Evet bir yazarın olgunlaşma süreci üç dört aşamadan sonra kendini tamamlar. Siz istediğiniz kadar iyi şair olun veya güzel kurgular meydana getirip öykü ve roman yazın yine de ciddiye alınmayabilirsiniz. Çünkü piyasada eli kalem tuttuğu varsayılan ve kitabının basılması için tereddüt etmeden yayınevine 5-10 bin TL para ödeyen insanlar gerçek yeteneklerin önünü kapatmaktadır. Kısacası edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.

Kendimden yola çıkarak anlatmak gerekirse ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha ilkokuldayken küçük, mor kapaklı bir defterim vardı. Şimdi nerede bilmiyorum. Galiba taşınırken bir yerlerde kayboldu. Beni besleyen ve bugünlere ulaşmamı sağlayan mor defterime ve onda yazılı olan her şiire minnet borçluyum. Benim yazarlık gelişimimi tamamlamamda mor kaplı defterin büyük payı vardır. Ona vefasızlık edemem. Zaten yazarlıkta başarılı olmanın sihirli sözcüğü aranıyorsa bu “vefa”dır.

İnsan kendine olan saygısını korumadığı müddetçe yazma işinde ilerleyemez. Özgüven, farkındalık, vefa, saygı gibi olgular bizim kalemi tutuş şeklimizi belirler. İdeoloji, dogmatik unsurlar, şahsi dürtüler ve toplumsal beklentiler sonraki aşamada kaleme sirayet eder. Öyle ya, temelsiz bina olur mu hiç?

Lafı çok uzatmak istemiyorum ve size soluk almak üzere birkaç saniye vereceğim akabinde yazarın gelişim sürecinde bize yarar sağlayacak nihai faktörün ne olduğunu söyleyeceğim. Demincek ipucu verdim bilmem yakalayabildiniz mi…

“…edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.” 

demiştim… Şimdi buradan devam edelim.

2000 yılı yayıncılık sektörü için de bir milenyumdur. Bu işe yıllarını vermiş insanlar meseleyi basite indirgerken 2000 yılını özellikle vurgularlar. Ben ise özellikle 2005 yılı ve sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

Bilhassa son yıllarda bestseller okuma, okutma çılgınlığı her yayınevi patronunun misyonu oluverdi. Zaten RAUNT serisini okuduysanız bunu görmüşsünüzdür. Yayıncıların bestseller eserlere bu denli kapılmasının nedeni tabii ki duygusal. Zira o tarz kitaplar içeriği ne olursa olsun çok kısa sürede ülke çapında üne kavuşup milyonlarca satabiliyor. Bestseller yazmak maharet değildir. Bestseller kitapların ortak özelliği edebi bir kaygı güdülmeden yazılmış olmalarıdır. İstisnaları muhakkak ki var. Lakin bestseller olma kaygısıyla kitap yazan kişinin övüneceği tek şey kazandığı veya kazanacağı paradır. Ve adaletsizlik biz yazarlar arasına bu yolla girmiştir.

Normalde bestseller şeklinde PR‘ı yapılan ve “kullan at” kültürüne hizmet eden bu kitapların karşısına yerli ve nitelikli yeni kalemler çıkarmakla yükümlü olan kişisel yayıncılık sektörü, ters yönde direksiyon sallamaktadır. Şimdi kişisel yayıncılık deyince aklımıza kaliteden ödün veren, yetenek konusunda herhangi bir eleme sistemi olmayan, tek editörle ayda en az 15 kitabı yayına hazırlayan, dizgi, kapak tasarım, kitapların dağıtılması, reklam gibi dertleri olmayan bir sektör geliyor.

Kim bilir nice kaliteli kalem bu sektörün dişleri arasında yok olup gitmiştir.

Bunları yazdığım için bana kırılanlar, küsenler olacaktır. Kimse kusura bakmasın ama editör desteği vermeyen, gelişigüzel dizgi ve kapak tasarımı yapan, kitabınızı 1000 tane basacağız diye para alıp dijital baskı yöntemiyle 50 tane basan ve sonra da bunları depoda çürümeye terk eden yayıncılar olduğu müddetçe ben bunları dile getireceğim. Kitap fuarlarına gitmek isteyen yazardan ekstra ücret alan, yazar adına hiçbir değeri olmayan plaket ve kupa yaptırıp adeta kişilerle alay eden yayıncılar olduğu sürece ben bunları konuşacağım.

Bu yayıncıları tanımanız ve onları mahalle baskısıyla sektörden uzaklaştırmanız için bu yazıyı kaleme aldım. Son söz niyetine belirtmek isterim ki yazarın olgunlaşma süreci profesyonel bir yayıncının onu kanatları altına almasıyla sona erer. Ondan sonra yeni bir adaptasyon başlar. Profesyonelleşirken tembellik, yan gelip yatmak yoktur. Çünkü ince eleyip sık dokuyan bir grupla iç içe olmuşsunuzdur. Onlara ayak uydurmak zorundasınız. Gayretli iseniz klasikler arasına girersiniz. Lakin yazdıklarımdan para kazanayım o bana yeter diyorsanız, evet para kazanırsınız, fakat ilerisi olmaz. Hangisinin önemli olduğuna her şeyde olduğu gibi yine siz karar verirsiniz.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Türkiye Kitap Okuyor mu?

“Türkiye Kitap Okuyor mu?” diye sorulduğunda cevap bellidir. Hiç tereddütsüz “HAYIR” sözü çıkar ağızlardan. Üstelik “hayır” diyenlerin %23’ü gerçekten hiç kitap okumuyor. Buna ne demeli? Pişkinlik mi yoksa gerçeğin dile gelmesi mi? Belki bu da ankete dökülebilir fakat önce nereden çıktı bu %23 ve niye okumama oranımız bu kadar yukarıda onu konuşalım isterseniz.

Türkiye Kitap Okuyor mu?Ülkemizde çok sık tartışılan, her seçim sonrası “halk gerçekleri araştırmıyor!” diye yaygara kopartılmasına sebep olan, sokak röportajlarında basit sorulara güldüren cevapların nedeni sayılabilecek tartışmasız bir gerçek var; Türkiye kitap okumuyor.

Evet bunu biliyoruz. Eyvallah.

Çözüm üretiyor muyuz?

HAYIR.

Bunun birçok “çünkü”sü vardır muhakkak benim aklıma ilk gelenler bunlar;

Çünkü teknolojik gelişmeler, Z kuşağı olarak adlandırılan neslin görsel hafızasını kuvvetlendirirken eğitim sistemimiz ve yayıncılık anlayışımız hala 1900’lerin trendine uygun hareket ediyor.

Çünkü yıl 2016 ve hala bizler liseye giriş sınavlarını iyileştirmeyi ve üniversiteye yerleştirme sınavlarını değiştirmeyi konuşuyoruz.

Çünkü bizler biliyoruz ki sınavı istediği gibi geçmediği için intihar eden ortaokul öğrenci(ler)i var.

Çünkü edebiyatımızın sınırları belirsiz ve bizler hala akademik eserlere hala tonlarca ücret ödüyoruz.*

(*Yeri gelmişken bir parantez açıp bu konuya değinmek istedim. Avrupa ülkelerinde kitabı çıkan her yazarı devlet maddi olarak destekliyor. Türkiye’de herkesin kendini şair zannetmesi ve türlü dolandırıcılıklarla deyim yerindeyse “merdiven altı” yayıncılık yapan sahtekar yayınevleri sebebiyle Türkiye’de o sistem ol(a)maz. Evet bu ve benzeri sebeplerle devlet belki her kitaba destek sağlayamaz (sağlamamalıdır da) lakin en azından akademik araştırmaların ve eserlerin herkesçe okunmasının önünü açacak bir sistem hazırlanmalıdır. Akademik çalışmaların çoğunluğunun ulaşılamaz olması saçmalıktan başka bir şey değil.)

Diğer bir saçmalıksa ülkemizdeki kütüphane yetersizliği. Var olan kütüphanelerde ise sağlam bir altyapı yok. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. İstanbul’daki en büyük kütüphanelerden birinden emanet bir kitap alıyor. Kitabın iade süresi epey gecikiyor. Arkadaşım, herhangi bir cezasının olup olmayacağını bilmeden ama biraz da tedirgin bir şekilde kitabı gecikmeli olarak kütüphaneye geri götürüyor. Aldığı cevap ironik. Kütüphane görevlisi diyor ki: “bu kitap sizde olmamalı çünkü kütüphanede gözüküyor.”

Durumumuz bundan ibaret. Komiğiz ve kaybediyoruz… Sığ tartışmalar, “üreten” beyin yetiştir(e)meyen öğretmenler ve en önemlisi de birey olmayı engelleyen ezberci eğitim sistemi kaybetmemizin başlıca sebepleri olarak sayılabilir. Einstein diyor ki herhangi bir kitapta rahatlıkla ulaşabileceğim bir bilgiyi ezberimde tutmaya uğraşmam… Peki, bizler niçin eğitim süresi boyunca her şeyi ezberlemeye çalışıyoruz?

Bir şeyleri değiştirelim.

Örneğin “düzenli” kitap okuyalım.

Satış oranlarını bandrolle ölçüldüğü bir Türkiye’deyiz. Biz bu oranı kütüphanemizdeki kitapların sayısınca yükseltelim. Yani artık bir şeyler değişsin.

Aslında bu içeriği yazmamın bir nedeni var. Geçenlerde Poltio’da bir anket yaptım. Ankete BURADAN ulaşabilirsiniz. Anket sonuçları üzücü. Yaklaşık 1.000 kişinin katıldığı bu hazin tablonun oluşmasında hepimizin payı var. Örneğin ankete katılanların sadece %24’ü düzenli kitap okuyor. Geri kalanlar ise tabiri caizse ayda yılda bir kitap okuyan veya hiç okumayan kişiler…

Ne dersiniz sahiden de bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmemiş mi?

Mürsel Ferhat SAĞLAM 

Twitter’ın En Sevilen 10 Yazarından Aşka Dair Sözler

Sosyal medyanın gelişmesiyle beraber şair ve yazarların okurlarıyla buluşmasının alternatifleri arttı. Twitter bu alternatiflerden sadece bir tanesi fakat en popüleri olma özelliği taşıyor. Bu yazımızda Twitter’ın en sevilen 10 yazarını sizlerle paylaşmak istedik. Bu içeriği hazırlarken her yazarın birbirinden güzel sözleri arasından 1 tanesini seçtik ve sizler için derledik. 🙂 Şilep Dergi’yi Twitter’da takip etmek isterseniz BURAYA tıklayın.

Keyifli okumalar dileriz

1)

2)

3)

4)

5)

6)

7)

8)

9)

10)

Son Kağan – Emrullah ÖZDEMİR

“Ben Cengiz Kağan! Türklerin Son Hükümdarı ve Ulu Gün’ün Hakanı. Yüce Milletimi Acun üstünde hâkim kılacağıma, gök kubbenin altını düşmanlarıma dar edeceğime, yoluma baş koyanlara adil olacağıma, zalimin zulmüne ve hükmüne boyun eğmeyeceğime, siz atalarımın huzurunda ant olsun… Sözümde duramazsam eğer Gök Girsin Kızıl Çıksın!”

Son Kağan - Emrullah Özdemir

Son Kağan – Emrullah Özdemir

Ettiği yeminin ardından, oradaki tüm askerler hep bir ağızdan aynı cümleyle yeri göğü inlettiler. “Gök Girsin Kızıl Çıksın!”

Son Kağan; kökleri Orta Asya Türk tarihine dayanan “Kut” inancından yola çıkarak, okurlarını geçmişte, günümüzde ve gelecekte maceralı, hareketli, sıra dışı bir yolculuğa davet ediyor. Gerçek ile gerçeküstünün mükemmel bir şekilde harmanlandığı, güncel konularla iç içe, “Neden olmasın?” dedirtecek kadar sizi içine alan, ulusal bilinç ve gururu okşayan bir yapıt. Tam Bağımsızlık bilincinin önemine yapılan güçlü vurgularla, soluksuz okunacak bir roman 

Yayın Yılı: 07 / 01 / 2016

Baskı Sayısı: 1. Baskı

Sayfa Sayısı: 284

Cilt Tipi: Karton Kapak

Tür: Tarihi Roman

Aşkperest – Adem ÖZBAY

Aşkperest - Adem ÖZBAY

Kim olduğunu merak ediyorsan, kimi sevdiğine bak!

Ne zaman kıracaksın içini kaplamış putları bir İbrahim olup?
Ne zaman çıkacaksın içinin karanlık kuyularından bir Yusuf olup?
Ne zaman meydan okuyacaksın içinin kabaran sularına bir Musa olup?
Ne zaman Şems olup yanacaksın aşkın ateşinde?
Ne zaman Mevlana olup döneceksin âlemin seyrinde?
Ne zaman ruhunu esir alan cüzdanından kurtulacaksın?
Ne zaman hırslarının kölesi olarak yaşamayı bırakacaksın?
Ne zaman bu hayatı nihayetsiz sanmayı bırakacaksın?
Ne zaman kariyer hedeflerine feda ettiğin kalbine döneceksin?
Ne zaman Rabb’ini (c.c.) bileceksin?
Ne zaman niçin yaratıldığını hatırlayacaksın?
Ve ne zaman yüzünü ona dönüp samimi bir kulu olacaksın?
Ve ne zaman O’nun kapısında bir aşkperest olacaksın?

Yayın Yılı: 02.26.2015

Baskı Sayısı: 6. Baskı

Sayfa Sayısı: 256

Cilt Tipi: Karton Kapak

Tür: Deneme – Tasavvuf

Raygan – Mürsel Ferhat SAĞLAM

“Adım Evra ve ben Orta  Doğu’nun kolu kesikler ırkına mensubum. Ben bir hırsızım!”

Raygan KitapŞah İsmail’in ülkesi, masallar diyarı İran’dan, işlediği adi suç nedeniyle âşıklar ve şairler kenti İstanbul’a kaçmak zorunda kalan İsfahanlı güzel bir kadın ve dünyayı maddeden ibaret zannederek günübirlik tatminlerle ömrünü sürdüren varlıklı genç bir adam…

Hesapta olmayan acı sürprizler nedeniyle yaşamı sorgulayan insanlar…

Umulmadık bir olayla kaderleri kesişen ve ayrı dünyaların insanı olan Evra ile Timuçin, kendilerini bir tehlikenin tam ortasında bulur.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü artık hiç kimse yalnız değildir.

Yayın Yılı: 01. 07. 2014

Baskı Sayısı: 1. Baskı

Sayfa Sayısı: 170

Cilt Tipi: Karton Kapak

Tür: Roman

NOT: Mürsel Ferhat Sağlam‘ın Raygan ve diğer tüm kitaplarını imzalı olarak satın almak için TIKLAYINIZ

Âlim & Cahilin Müsabakası; Tasavvuf

RAUNT-2

 

Ve…

Nedir bu diye şaşırmayın, zira buna lüzum yok. Sadece bir delilik yapmak istedim. Ne Shakespeare ne de Fuzuli bunu denememiştir. Ki zaten buna gerek de yoktu. Hiç eskiyle yeni bir olur mu? İnsan ne kadar büyük şair olursa olsun, birkaç yüzyıl sonraki cüzi konuları kaile alıp, bileğini boşuna yorar mı?

Edebiyata rahat nefes aldırmayan, ona baygınlık veren, onu sırılsıklam edip yalnızlığa iten, ona zorla kumar öğreten ama iskemleyi altından çekip onu konfordan men eden yeni yüzyılın yerden bitme cahilleriyle, ben ve benim gibi ince bilekli kalem sahipleri uğraşacağız. Açıkçası uğraşmaya mecburuz. Eskinin büyük adamları, oldukları yerde kalsınlar. Gönülleri ferah, mekânları geniş olsun.  Ben ardımda bir boş sayfa bıraktım. O beyaz ve temiz kâğıdı bu karman çorman mısralara bağladım. Ardından daha lafa başlar başlamaz “ve” dedim. Hâlbuki birbirine bağlamaya çalıştığım herhangi iki kelime veya tümce yoktu. Sırf muziplik olsun diye “ve” demedim elbet, lakin öyle esrarlı bir tarafı da yoktu bu seslenişin… Aslında bu “ve”nin içinde eski Efes’in harabesine sırt çevirip Ege’nin yeni beyefendilerine, efe lakaplı koca adamlara özenmek var. Dimdik, bağımsız ve yeri inleten bir tavır var bu “ve”nin içinde…  Ayrıca Cemil Meriç’in “Kendini tanımak marifetlerin marifeti” deyişindeki sızı var bu “ve”nin içinde… Sayısı parmakla gösterilecek kadar az olan tüm romantik adamlar da var bu “ve”nin içinde… Örnekleri çoğaltmak konusunda asla yorulmayacağımı bilen kuşlar ve böcekler var bu “ve”nin içinde… Aslında şimdi biraz kemana ihtiyacım var. Nedense bir keman eksik bu “ve”nin içinde…

Sanırım sabrınız taştı, “gayrı söyle ne söyleyeceksen” seviyesine geldiniz. O halde lafı buruşturup, cümleleri yırtıyor ve noktayı koyuyorum. Muhabbete “ve” diyerek başlamamın nedenini açıklamakla uğraşmayacağım. O halin ruhuna günün her saniyesi zaten bürünmüyor muyuz?

Yaşam; eğri ile düzü, uzun ile kısayı, var ile yoğu, olmuş ile olmamışı, kadın ile erkeği, kitap ile interneti, âlim ile cahili, kalem ile klavyeyi, siz ile bizi, şu ile bunu yani birbirine zıt mıknatıslanma yapacağı muhtemel gerçek dünyaya ait tüm kelimeleri, ister maddi olsunlar ister manevi, gerek görünür olsunlar gerekse işitilen, ekşi veya tatlı, acı ya da tuzlu hiç fark etmez mutlaka bir kıyaslama üzerine kurulmuştur.

Sonuç olarak mutlaka bir tercih yapmak zorundayız. İyi ile kötü arasında, soyut ile somut arasında, sevilen ile iğrenilen arasında birine yönelmek daha doğrusu birini, ötekine yeğlemek zorundayız.

İnsanoğlunun yüzlerce, binlerce yıllık dünya hayatı boyunca kâğıda döktüğü veya dile getirdiği her cümle tek tek toplansa, yazılan ciltlerce kitap ve konuşulan katrilyonlarca laf üst üste atılıp ağırlıkları tartılsa, Allah’ın (c.c) tek ayetindeki bir kelimenin ufacık harfine denk düşmez. Tabii yazdığı ve konuştuğu ile insanı Rabbe yaklaştıran hak erlerinin yeri ayrı. Onları bu yargının dışına almak istiyorum. Çünkü onlar Allah’ın kelamını yaymak için nefes harcarlar ve bu uğurda mürekkep yalarlar. Üstelik söyledikleri veya yazdıkları her şey kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki herhangi bir harfin kutsiyetini geçemez. Zira zaten söyledikleri veya yazdıkları her şey ondan ilham alınarak söylenmiş veya yazılmıştır.

Misal Kâdi İyaz’ın Şifâ-î Şerîf isimli eseri…

Güvercine kanat çırpmak neden işkence olsun ki? O zulüm, tavuğadır. Kanat yerdekine acı, gök tahtında oturan güvercine ise şeker tadında bir lezzettir. Bu örneği neden verdiğime gelecek olursak, şu son birkaç senedir Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’ye uygulanan edebiyat simsarlığı beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Kitap kataloglarında şöyle genel bir tarama yapıp arama kısmına Mevlânâ yazarsanız, yüzlerce kitap, doküman bulabilirsiniz. Bu işgüzarlık tasavvuf edebiyatına gönül veren genç- yaşlı tüm kitapseverleri üzmeye başladı.

Konunun diğer can alıcı tarafıysa, bir kesim okurun, medyatik yazarlardan Mevlânâ temalı kitap istemesidir. Tahminimi mazur görün ama bestseller meraklısı okuyucunun bu tavrı bana: “kandırılacaksak popüler adamlar tarafından kandırılalım” demenin öteki çeşidiymiş gibi geliyor. Popüler edebiyatın can damarını oluşturan bu yazarlar uzmanlıkları dışında hangi konuyu yazarlarsa yazsınlar bence abes durur. Bir romancıdan yüzde yüz gerçeklerin anlatıldığı, öznelliğin sıfır olacağı bir Mevlânâ kurgusu beklersek hem tarihe hem edebiyata ve hem de romancıya haksızlık etmiş oluruz. Diğer açıdan yaklaşacak olursak bu kez de Mevnevi yorumcularına rastlarız.

Okurun tembelliği yüzünden başlayan bu döngü sonrasında İskender Pala, Elif Şafak, Sinan Yağmur, Ahmet Ümit gibi yazarlar piyasaya Mevlânâ temalı kitap çıkartmaya başladı. Alan memnun satan memnun bize söz söylemek düşmez lakin isterim ki kitapları çok satanlar listesinden düşmeyen diğer popüler yazarlar hazır hiç bulaşmamışken bu işe sırt çevirsin. Öyle tamamen değil, en azından birkaç yıl, şu besin zinciri yerine oturana dek yani herkes kendi kurgusuna kendi hikâyesine kendi mısrasına dönene kadar Mevlâna’yı yazmaktan, kurgulamaktan biraz uzak dursunlar.

Sitem ettiğim şey, Mesnevi’yi arka plana atıp insanları işin membaından koparmaya çalışanlaraydı. Bir de arzum var. Temenni de diyebiliriz… Hazır dilek kuyusu önümdeyken bu şansı kaçırmak istemiyorum. Madem eleştiri ailesinin bir üyesi oldum sırf olumsuz konuşma amatörlüğüne düşmeyeyim. İstiyorum ki yeni bir âlim kampanyası başlatılsın. Bu kez asıl kitabı göz ardı etmeden, ciddi bir tanıtım ve okuma kampanyası başlasın. Maksat tasavvufsa bu dediğim mantık dışı gelmemeli… Ben sözü tekrardan Kâdi İyaz’a getirmek istiyorum.

Gerçek bir ilim adamı olan bu saygıdeğer şahıs, yazdığı eserde Hz. Muhammed (sav) hakkında geniş, ayrıntılı ve tatmin edici bilgiler sunuyor. Günümüz kitap sektörü ancak gösterişli kapak tasarımı ve medyatik yazarlar sayesinde ayakta dururken Kâdi İyaz, yazdığı eserle bu günlere gelebilmiştir.

Birkaç yayınevi tarafından okurlara sunulan Şifâ-i Şerîf’te anlatım; bölüm, kısım ve baplara ayrılmış.

Her konu kendi içinde genişlediğinden okuyucunun aklında soru işareti bırakmıyor. Şeffaf bir dili var diyeceğim fakat çekiniyorum. Arapça çok sözcük var. Lakin yayınevleri bunları epey bir sadeleştirmiş. Okumakta zorlanacağınızı sanmıyorum.

Yeniden eserin içeriğine dönecek olursak, Şifâ-i Şerîf bildik hadis külliyatlarından ziyade meseleleri bir nevi kronolojik olarak vermesinden dolayı özeldir. Salt fikir vermek yerine o hadisin geçmişi, oluşumu hoş bir üslupla anlatılmış. Bir nevi hikâyeleştirme yapılmış. Eğer biri çıkıp bu kitabı tek cümleyle anlat deseydi abartısız söylüyorum ki tam bir başucu kaynağı derdim. Rafta bekletilmek için fazla kaliteli bir eser olan Şifâ-i Şerîf’i keşfetmiş olmaktan onur ve gurur duyuyorum. Bana kalırsa Şifâ-i Şerîf her an çalışma masamızın bir köşesinde beklemeli, ihtiyaç duyduğumuz an ona ulaşmalıyız.

Mevlânâ’yı dünya yıkılana dek gönlümüzde misafir edeceğimiz kesin ve ihtiyaç duydukça kullanmak için Mesnevi’nin bir başucu eseri olacağı tartışmaya kapalı bir gerçektir. Fikir ve görüşleriyle hayatımıza pozitif etki yapan bu şahsiyetli âlim, son yıllarda popüler yazarlarca bilinçli veya bilinçsiz olarak uğradığı dezenformasyondan kurtulabilirse kısacası “Mevlânâ yazma” fenomenliği biterse onun yerini Kâdi İyaz dâhil daha birçok âlimin dolduracağına inanıyorum. Jenerasyon olarak birbirlerine bir iki yüzyıl uzak olsalar da kullandıkları şerit aynıdır.

Evet, şimdi sıra Kâdi İyaz’da…

Kalemi altın kaplama olan ve toplumun bağrını mesken tutan tasavvuf meraklısı popüler yazarlar Kâdi İyaz’ı es geçmemeliler. Belki daha sonra Muhyiddin-i İbn’ül Arabi’ye sıra gelir… Ben direkt bu âlimlerin romanı yazılsın demiyorum. Şifa-i Şerif’ten yararlanılmış eserler, Şifa-i Şerif’ten dipnot almış kitaplar türesin istiyorum.

Tasavvuf, ayaklarınla yürüdüğün değil, kalbinle koştuğun bir yerdir. Âlim ile cahilin müsabakası şimdi sona erdi. Popüler adamlar bugünlerde, İslam âlimlerinin bıraktığı eserler sayesinde cüzdanını kalınlaştırsalar da edebiyat, ebediyete bu şekilde yürümeyecektir. Eğer mesele rant değil de tasavvufsa ve tek sorun yeni bir referans bulamamaksa alın size Kâdi İyaz…

Müfessirliğiyle hepimizi cebinden çıkarabilecek o büyük rehbere selam olsun.

Hû…

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Bestseller ve Klasik Müsabakası

RAUNT – 1

Eğer liseye, üniversiteye yolunuz düşmüşse mutlaka bir kitap meclisinde bulunmuşsunuzdur. Etrafınızdaki herkes, akademik bir ağızla çeşitli edebiyat konularına mutlak bir ciddiyetle girip, sırılsıklam dedikoduyla çıkar. Siz ise ağzınızı bile açamazsınız. Şu an bitse de kurtulsam diye düşünür, sanki bir ayıp işlemişçesine oturduğunuz yerde kaybolmak istersiniz. Nihayet ortamdakilerden biri kahkahayla dizini döverken sizdeki tuhaflığı fark eder. O, hayırdır diye başlayıp ne oldu yahu? sualiyle üzerinizdeki endişeyi sömürmeye başladığında sizin için en uygun teselli “geçmiş olsun”dur.

Bu andan sonra kaçacak bir yer olmadığını anlayıp gerçeği kabullenirsiniz. Kendinize bir çıkış yolu bulmanın vakti gelmiştir. Sıvışma operasyonunun son ayağını, zihnimize adeta çivilenmiş acı bir vakanın tespitinden meydana gelen bir tekrir oluşturur:

“Türkiye kitap okumuyor. Ne cahil bir milletiz efendim… Hâlbuki Japonya’da ve Avrupa’da hiç böyle değil… Mesela Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı bilmem kaç bin civarındayken, Türkiye’de bu sayı kim bilir nedir?”

Evet, boynunda fular olan, entelektüel görünmek üzere kemik çerçeve gözlük takan insanlar ciddi ciddi bu tür yakınmalar yapıyorlar. Bir Allahın kulu da çıkıp,  bu işin aslı nedir, ne değildir diye sormuyor.

Neden biliyor musunuz?

Aslında Türkiye’de kitap okunup okunmaması onların umurunda değildir. Laf olsun diye sızlananlar. Buradaki gaye açıktır; bu insanlar kitap okumuyor diye burun büktükleri kitle ile kendi aralarındaki farkı ortaya koymak isterler.

Sormak istiyorum; 

Hangisi kurnaz?

Kim daha saf?

Kazanan var mı?

Neden kaybettiler?

Tüm bunları liberal bir hoşgörüyle irdeleyesiniz diye sunmadım. Çünkü bu basit cümleciği ufak mecazlar ile geçiştirme taraftarı değilim. Asıl amacım, müsabaka başlamadan evvel elimdeki kelimeleri israf etmemek ve bu şahsi meditasyonla kendimi ödüllendirmekti. Keza, ringde centilmen olmak puan getirmez. Centilmenliğin yeri orası değildir. Ringdeki konu; yumruk yumruğa dövüşmek, rakibe sersemletici darbeler indirmek ve hakem 10’dan geriye doğru sayarken ayağa kalkıp kalkmamanın size ne kazandıracağını veya kaybettireceğini düşünmektir. Yani her şeyin bir yeri ve zamanı vardır. Kibarlığın bile…

Bana belli aralıklarla bazı önemli elektronik postalar gelir. Mesela, YAYFED’in bazı konulardaki görüş ve araştırmalarını bizzat takip eden biriyim. Rahatça söyleyebilirim ki Türkiye kitap okuyor…

Şimdi soyunma odasından sahaya koşma vakti. Alkış ve ışıklar… Renkler ile gürültü aynı hizada durmalı ki 1. raunt bittiğinde hatırımızda kalanlar bizi tatmin etmeli…

Birinci mesele, kitap okuma oranları ile alakalıydı. Yazdıklarım hakkında istatistiksel bilgi sunmak âdetim değildir. Okuyucuyu yormayı severim. Böylece, öğrenme aktivitesi daha yararlı bir hal alıyor.  Fakat bu özel bir mesele ve edebiyatla alakalı bir zümreyi ilgilendirdiği için kanıtsız konuşmak ahmaklık olacaktır. Buna mukabil şimdi YAYFED[1] tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarını sizlere aktarmak istiyorum.

YILLARA GÖRE BANDROL SATIŞ ADETLERİ RAPORU

YILLAR  TOPLAM
2010 214.414.289
2011 289.193.982
2012 293.257.824
2013 330.017.405
2014 344,405,399
2015 384,054,363

Raunt başlar başlamaz ilk hamleyi biz yaptık ve bu açıdan şanslıyız. Bu veriler durumun o kadar da kötü olmadığını gösteriyor. Ayrıca bu veriler, Türk insanının kitapla haşır neşir olmadığını iddia edip, laf olsun diye sinirlenen saçını başını yolan üstünlük budalası kibirli entelektüellere ibret oldu.

Yukarıdaki tablonun oluşmasında, yayınevlerinin gelir kapısı olarak gördüğü ve sahiden de çok para kazandığı özellikle son beş yılda artan yabancı yazar furyasının etkisi büyüktür.  Bu ise kötü bir şey… Zira ülkemiz bilhassa sosyal medyanın popüler olmasıyla kendisini gösteren amatör şair ve yazarlarla doludur. Aralarında çok yetenekli kalemler olmakla birlikte birçoğu ne yazık ki Facebook’ta aldığı like oranıyla şairliğine paha biçtiğinden kendini geliştirme noktasında pasif kalmıştır. Dolayısıyla yayınevleri sıfırdan bir şair veya yazarı işleyip piyasaya sürmektense üzerine bestseller etiketini kolayca yapıştırabileceği yabancı bir yazarın kitabını basmayı daha kârlı görmektedir. Kendilerine göre haklıdırlar.

Peki yayıncıları buna zorlayan asıl neden sadece halkı küçük gören sözde aydınların okurlara tepeden bakması mı yoksa genel okuyucu kitlesinin yabancı yazarlara olan merak ve ilgisi mi?

Emin olun burada okuyucunun tavrı daha belirleyici. İnsanlar teknoloji (sosyal medya) ve hemen her yıl bir yenisi açılan üniversiteler sayesinde okumaya ve öğrenmeye ilgi gösterir oldular. Başta öğretici olana yönelen insan, aslında dünya dediğimiz bu koca köyde çiftçi olmak istiyor.  Uğraştığı şey ile ilgili koku almak, ona istediği an ulaşmak, sonbaharda ektiği tohumun meyvesini diğer mevsim almak istiyor. Kısacası okur, satın aldığı kitabın kendisine bir şey kazandırmasıyla ilgileniyor. Bu kazanım illa bilgi anlamında değil, zevk anlamında da olabilmektedir.

Yabancı yazarların, insanın hayal gücünü zorlayan konuları okuyucuya vermesi, okurun yabancı yazara alaka göstermesine ve bu da yayıncının yabancı yazarları allayıp pullamasına sebep oluyor. Bunun dışında örneğin lise çağındaki, 13-18 yaş arası genç neslin genelde kitabın içeriğinden çok onun popülaritesiyle ilgilenmesi de yayınevlerinin yabancı yazarlara yönelişinin bir diğer nedenidir. Yeri gelmişken değinmek istiyorum. Bir kitabı popüler yapan birçok unsur vardır. Kitabın kapak tasarımı, dizgisi, afişi, tanıtım fragmanı ve ünlülerin o kitap hakkında dile getirdiği yorumlar bir eseri bestseller yapmaya yetiyor. Bu durum sadece yabancı yazarlar için değil çok satanlar listesinden düşmeyen Türk yazarlar için de geçerlidir.

Piyasanın hararetinde kavrulan klasik eserler ilköğretim ve bazen de lise öğretmenlerinin dayatmacılığı sayesinde ayakta duruyor.

İşte en acısı da bu…

Sebepleri ise saymakla bitmez. Örneğin üniversitelerde dersler güncel kitaplar üzerinden örnekleme yapılarak işleniyor. Bunun dışında okul kütüphaneleri genelde kuş uçmaz kervan geçmez bir yere konumlandırılıyor. Sırf kapıya kütüphane yazısı astırmakla sorumluluktan kurtulduğunu zanneden yetkililer, klasik eserlerin cazibesini arttırıp piyasaya sürmeyen yayıncılar kadar suçludur.  Dedim ya klasik eserlerin değersizleşmesinde sebep çok… Saymakla bitmez.

Bu şartlarda bestseller yazmak, yazmaya çalışmak, okumak, okunması için çabalamak zannediyorum ki sıkıntılı karakterlerin ağa babası olan Reşat Nuri’ye, tecahül-i arif’in gramerine gramer katıp ‘benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?’ diyebilen Cahit Sıtkı’ya, eski İstanbul’un yaramaz çocuğu Ahmet Rasim’e ihanet olur

Mürsel Ferhat SAĞLAM

KAYNAKÇA
[1] Yıllara Göre Bandrol Satış Adetleri Raporu; https://www.yayfed.org/website/content/126

Metal Fırtına’nın Yazarı Orkun UÇAR ile Röportaj

Derzulya Serisi ve Metal Fırtına kitaplarının yazarı Orkun Uçar ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Özellikle Metal Fırtına hakkında yıllardan beri süren ve sanırım asla bitmeyecek olan polemiklerle ilgili biraz sohbet ettik. Tabi dahası da var. İşte söyleşimiz… 

Metal Fırtına'nın Yazarı Orkun UÇAR ile RöportajTürkiye’de son 10 yılda birçok şey değiştiği gibi insanların iyi kitap algısı ve hatta yazarlığın niteliği de değişti. Size göre bugün “iyi kitap” nedir ve “iyi yazar” kimdir?

Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da değişti. İnternet, sosyal medya, e-kitap, akıllı cep telefonları sanatın tüm dallarını zorluyor, değiştiriyor. Bazen kitaptan daha çok kitabın ve yazarın pazarlanması öne geçebiliyor.

İnternet sonrası istisnalar hariç şiir satılan bir tür olmaktan çıktı. Türkiye’de bu nedenle şairlerin roman türüne kaydıklarını görüyoruz. Yani şair şiirini, roman kılıfında sunuyor. Benim iyi kitap algıma bu uymuyor. Son zamanlarda okuyucuya pazarlama ile iyi kitap ve yazar diye çok yutturulanlar var ama bu da bir dönem işte…

Kendi yazarlığımda da kitabın içinde dilden önce hikayeyi ön planda tutarım. Çünkü bu işin özü iyi hikaye anlatmaktır, dil sonradan girdi işin içine. Sevdiğim yazarlar da belki anlatımda cümlelere taklalar attırmaz ama bir hikaye anlatır.

Dünya’dan bir iyi, bir kötü örnek vermek isterim. J.K. Rowling çok iyi bir yazar ve başarılı, öte yandan Alacakaranlık serisinin yazarı Stephenie Meyer kötü ötesi… Fakat yazdığı ergen vampir serisi çok sattı, üstelik filme çekildi, o da hasılat yaptı. Böylesine kötü bir yazarın başarılı olmasını nasıl açıklayacağız?

Mesela benim çok sevdiğim Clive Barker, William Gibson gibi yazarlar çok iyi yazdıkları halde hakettikleri kadar satmıyorlar.

Anladığım kadarıyla internet edebiyatta bir yandan kalitesizleşmeye neden olacak ama farklı türlere de yol açacak. Yeni sesler, denemeler çıkacak. E-kitap yayınevlerinin gücünü kıracak. Yine de her şey okuyucu da bitecek: iyi ve kötüyü onlar ayıracak, onlar hangisi yazarın ve eserin kalıcı olduğuna karar verecek.

Ne yazık ki toplumumuzda başarılı insana karşı bir fobi var. Başarılı insan gördük mü onu aşağı çekmeye çalışıyoruz. Bizdeki bu zihniyet bana kalırsa, hem uzun vadeli stratejik planlar yapmamızı engelliyor hem de kültür adına bir sıçrayış yakalayamıyoruz. Acaba toplumun başarılı insan fobisi nasıl tedavi edilir? Bunu soruyorum çünkü siz bu durumu bizzat yaşadınız. Belki halen yaşıyorsunuz.

Bu ancak eğitimle olur ama kısa ve orta vadede ümit yok. Zira şu anda cahillik ve vasatlık yüceltiliyor. Eğitimli, yaratıcı, zeki olmak kötüleniyor.

Bu topraklarda yüzyıllardan beri sanat ve hayal kurmak aşağılanıyor: “hayalci”, “dalgacı”, “artizlik yapma”, “burası tiyatro mu?”, “bırak sanatı önce adam gibi bir işin olsun”lar var… Toplum hayal gücü ve sanatla para kazanılmasını kıskanıyor.

Evet, ben de yaşadım ama çok takmıyorum artık. O duygularım nasır bağladı.

İktidar; namaz kılan, kendisine oy veren “dindar ve kindar bir nesil” istiyor. Ne diyordu recep Tayyip Erdoğan: “Benim çok okuyan arkadaşlarım şimdi sefilleri oynuyor.”

Oysa o okumadan dünyanın en zenginleri arasına giriverdi birkaç senede. Böyle bir rol model varken, sorunu çözmeniz zor.

İki yıl önce bir yazı yazmıştım ama Türkiye şartlarına bakarsanız olumlu bir gelişme olmadığını görebilirsiniz: (Yazıyı Okumak İçin TIKLAYINIZ)

Sözü Metal Fırtına’ya getireceğim. O tarihlerde ülkedeki kitap okuma oranları çok kısır seviyelerde iken siz bir kitap yazdınız ve yüz binlerce insan o kitabı okudu. Polisiye sevenler de okudu, tarih sevenler de, fantastik sevenler de okudu, aşk romanı sevenler de… Bir anda herkes sizi konuşmaya başladı. Fakat sonra birileri, hem kitabı hem sizi manipüle etmeye çalıştı. Kısacası kimseye yaranamadınız.

Öyle bir kitapla birilerine yaranmak zor, zira çok başlı bir canavar gibidir. George Orwell’ın 1984’ü de öyledir. 1984 sağlam bir anti-komünist kitap gibi göründüğünden CIA kullanmak istemiş ama bakmışlar ki esasında kendilerine de vuruyor. Mesela Vietnam savaşı dönemindeki çift-düşün propaganda çalışmaları gibi. Metal Fırtına da o kadar sert ve rahatsız edici ki, kimsenin kullanmasına izin vermeyecek bir eser.

Metal Fırtına her Türk’ün gururla okuyacağı bir politik kurguydu. En azından ben okurken gururlandım. Türkiye milliyetçi bir ülke lakin Metal Fırtına’ya nedense üvey evlat muamelesi yapıldı.

Üvey evlat yapılmasını normal buluyorum, tersi garip olurdu. Bunun birçok politik nedeni var. BOP sürecinde kim böyle bir kitap ister ki?Metal Fırtına'nın Yazarı Orkun UÇAR ile Röportaj

Burak Turna ile yaşadığınız tatsız hadiselerle bir ara medya çok ilgilendi. O günlerde bunalıp “bir daha kimseyle kitap yazmam” dediğiniz oldu mu? Bir de merak ettiğim bir şey var ortak kitap yazmanın avantajı ve dezavantajı nelerdir?

 

Burak Turna ile tatsız hadiseler yaşamadık esasında, öyle yansıtıldı daha çok. Kitaba “üvey evlat” muamelesi yapanlar, “yazarlar para nedeniyle ayrıldı” tarzı haberler yaptı. Bizimle yapılan röportajlar farklı yayınlandı filan.

Burak ile fikir olarak ayrı taraflardayız ama kişisel ilişkilerimizde sorun yok, hala görüşüyoruz.

Ben Metal Fırtına’dan sonra da ortak kitap yazdım: Saygın Ersin ile “Derin İmparatorluk”, Burak Turan ile “Zifir”… Bundan sonra da olacak.

Ortak kitap yazmak kolay değildir, zaten bu nedenle Türkiye’de sanırım başka yazarlarla ortak kitap yazan bir ben varım. Bunu sağlayan editörlük yanımın da olması. Yani kendi yazdığım ve diğer yazarın yazdığı yerlerin stil olarak uyumunu sağlayabiliyorum. Diğer yazarın daha başarılı olduğu alanları kullanıyorum.

Dezavantajı benim açımdan pek yok, sadece ortak yazılan kitap bir seri ise zor olabiliyor. Zamanlama uymayabiliyor.

Kemikleşmiş bir okur kitleniz var. Sizden daha çok eser bekliyorlar fakat siz kitaplarınızın yazılma ve yayınlanma sürecini uzun senelere yayıyorsunuz. Hatırladığım kadarıyla serinin tamamlanması 2024’ü bulacak. Neden böyle bir planlama yaptınız? Eserin kuluçka süresiyle kalitesi / kalıcılığı arasında bağ olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Metal Fırtına serisini 5. Kitapla 2016’ya kadar bitereceğim, Derzulya serisini 2024’e kadar düşünüyorum. Kitaplarımın önce kafamda kabasını yazıyorum, onu yazarken kafamda başka serime çalışmaya başlıyorum. Kuluçka ile kalıcılık arasında bağlantı kurmak zor. Edebiyatta matematik işlemez. Mesela Boris Vian “Mezarlarına Tüküreceğim”i dokuz günde yazmış. Ben de ilk Metal Fırtına’da kendi bölümlerimi 15 günde yazmıştım.

Metal Fırtına ve Derin İmparatorluk kitaplarının yazarı olarak şunu söyleyebilir misiniz; Türklerin, yüzlerce belki bin yıl önceye dayanan vatansever gizli bir teşkilatı deyim yerindeyse bir ihtiyar heyeti var mı?

Olabilir ama günümüz Türkiye’sinde aidiyet sorunu çekiyorum. Şu anda iktidarda olan zihniyet pan-islamcı bir politika yürütüyor sanki, Türkiye’de arap işgali altında gibiyiz. Bu nedenle ihtiyar heyeti varsa bile pek işe yaramadılar galiba.

Okuyucularımızın en sevdiği soruya geldik. Orkun Uçar ne okur? Başucu kitabı var mıdır?

Her türden ve çok kitap okurum. Her kitap ve türden alınabilecek şeyler var. Ama çok sevdiğim birkaç yazar var: Isaac Asimov, Clive Barker, William Gibson, Ursula K. LeGuin, Patricia Highsmith, George Orwell, Stephen King, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Nihal Atsız

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Bir gün gençlerin kitap okumaya heveslendirileceği günlere kavuşuruz umarım

Hazırlayan: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Hayri YILDIRIM ile Röportaj

Son Türkçü ATSIZ kitabının yazarı Sayın Hayri Yıldırım Bey ile ders niteliğinde bir röportaj gerçekleştirdik. Kitap 40’lı yıllara ışık tutması açısından adeta kaynak niteliği taşıyor. O yılların Türkiye’si ile günümüz Türkiye’si arasında karşılaştırma yapma olanağı sağlıyorsunuz. hayri yıldırım ile röportaj

Son Türkçü ATSIZ kitabının önsözünde “Atsız bir cilde sığacak kişilik değildir. Bu sebeple kitap, bir giriş niteliğindedir.” Diyorsunuz. 600 sayfa civarı bir kitap ve okurken ben de devamı olması gerektiğini hissettim. Gerçi her şeyi anlatmışsınız ama ATSIZ’ın anlatılmayanları daha çoktur diye düşünüyorum. Atsız ile ilgili bu kitabın devamı niteliğinde bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz? 

Evet devamı var. Şöyle: Uzun yıllardır bir Türkçü Fikir Adamları dizisi düşünüyorum. Bu dizi Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mahmut Esat Bozkurt, Nihal Atsız’dan oluşacaktır. Atsız bu dizinin bir bölümüdür. Ancak Atsız bölümünü 4-5 cilt olarak düşündüm. Yıllardır notlar ve kaynaklar biriktirdim. Türkçü fikir sürecini Türkçü bakış açısıyla ortaya koymayı tasarladım. Bir yandan da Türkçülere model kitap çıkarmak istedim.

2012 yılında kalp krizi geçirince yoğun bakımda yatarken Atsız bölümünü öne almaya karar verdim. Zaten çoğu kısmı hazırdı. Böylece Atsız bölümünün ilk kitabını düzenledim. “Son Türkçü Atsız” kitabı sadece bir hayat hikâyesi, biyografi değildir. Aynı zamanda Atsız’ın yaşadığı dönemlerin, mücadelelerin ve ilişkilerin biraz da eleştirilerek ortaya konulmasıdır. Yani Atsız’ı, hayatı, fikirleri ve mücadelelerini dönemin olaylarıyla somut şekilde aktarmaya çalıştım. Öte yandan Atsız’ın bana uygun gelmeyen bir iki hususta da kendi fikrimi açıkladım. Mesela bunlardan biri Vahdettin konusudur. Ancak Atsız’ın neden öyle düşündüğünü de kendimce açıklamaya çalıştım.

Aslında Atsız, benim bakış tarzımla özellikle Cumhuriyet tarihimizin olaylarının çoğu demektir. Bu bakımdan tek cilt olmaz. Diğer ciltler “1944 Irkçılık Turancılık Davası”, “Atsız’ın Fikirleri”, “Atsız’ın Dergileri” ve eğer yeterli bilgi toplayabilirsem “Bilenlerin Gözünden Atsız” olacak. Böylece 4-5 cilt tamamlanacak ve ondan sonra diğer Türkçüleri hazırlayıp çıkartacağım. Ancak son cilt belki olmayabilir. Çünkü bilgi almak istediğim kişilerden bazıları nedense anlatmak istemiyorlar. Dolayısıyla bu cilt belki çıkmayabilir.

1944 davası şu anda son şekline hazır hale geliyor diyebilirim. Bu kitabımın içinde ilk defa yayınlanacak bir belge var. Zaten kitabın omuriliği o bölüm olacak. Okuyanlar 1944 davasının aslını özünü o belgeden anlayacaklar. Ayrıca kitaba uzun bir ön bilgi niteliğinde “Giriş” koydum. Bu girişte davanın açıldığı dönem ve etkenleri hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler veriyorum. Gerçi Son Türkçü Atsız kitabımda oldukça ayrıntılı olarak verdim ama burada konu itibariyle tekrar derli toplu anlatıyorum. Muhtemelen bu kış içinde hazır hale gelebilir. Ondan sonra diğer ciltleri toparlayıp hazırlayacağım.

Atsız ile Atatürk’ün tanışmamasını cumhuriyet tarihi açısından oldukça hazin bir vaka olarak görüyorum. Tarihi olaylara şimdiki zaman üzerinden yorum yapmak bir metot değil fakat Atsız ile Atatürk tanışsaydı, aralarında bir iletişim olsaydı Türkiye’de ne değişirdi?

Eğer ki Atsız ile Atatürk tanışsaydı, kitapta da değindiğim üzere, Atatürk Atsız’dan etkilenir ve dikkatini çekerdi. Bence Fuat Köprülü gereksiz yere endişe etmiştir. Kesinlikle tanıştırılması gerekirdi. Bu konuda Köprülü tarihsel bir hata işlemiştir. Evet, Atsız, sert ve açık karakterli bir kişidir. Ama Atatürk bu karakterdeki kişileri istemeyen biri değildir.

Aksine Atatürk bu tarz kişileri de tutmuştur. Mesela, Türk Dil Kurumu’nda dil bilimci olarak çalışan Ragıp Hulusi Özden, “Güneş Dil Teorisi” çalışmalarına uzak durmuş ve hatta bu teoriye inanmadığını bile Atatürk’e bizzat söylemiştir. Buna rağmen Atatürk, Ragıp Hulusi’yi bir tarafa atmamış ve aksine onu sahiplenmiştir. Atatürk, Ragıp Hulusi’nin yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nde Dilbilim Kürsüsü profesörlüğüne atanmasını sağlamıştır. Dil Kurumunda görev yapması ve dil teorisini savunması beklenmemiştir. Atatürk’ün zihniyeti ve tepkileri bakımından bu çok önemli bir olaydır. Dolayısıyla Atsız hakkında da aynı şeyler olurdu. Kaldı ki Atatürk, Türkçülere özel bir ilgi ve önem göstermiştir. Bu konunun açıkça konuşulması gerekir. Hatta bu konuda araştırmalar yapılmalıdır.

Atatürk hakkında binlerce monografi ve kitap vardır ancak onun Türkçü bilim adamlarına karşı ilgisi hakkında araştırma yoktur. Kısacası şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Atatürk, Türkçü bilim ve fikir adamlarına sahip çıkmış ve bırakmamış, her birine bilim kurullarında veya üniversitelerde yer vermiştir. Eğer Atsız, Atatürk ile tanışmış olsaydı, Atsız, Ragıp Hulusi gibi dil ve tarih tezlerine karşı görüşlerini Atatürk’e açıkça söyler ve itiraz ederdi. Atatürk bunun üzerine, Atsız’ın da Ragıp Hulusi örneğinde olduğu gibi İstanbul Üniversitesinin tarih bölümüne yerleşmesini sağlardı. Buna karşılık Andımız’ın yazarı Reşit Galip böyle davranmamış; Zeki Velidi Togan’ı tutan Atsız’ı bakan olunca okuldan attırmış ve açıkça uğraşmıştır. Reşit Galip’in de bu şekilde kindar bir tarafı vardır.

Atsız eğer Atatürk aracılığıyla üniversitede kalsaydı kanaatimce daha çok eser verebilir ve belki Türk Tarihi çalışmasını erkenden tamamlayıp yayınlardı. Çünkü zaten giriş niteliğindeki kısmını Toplamalar adıyla yayınlamıştı. Aslında Atsız, Atatürk’ün fikirlerine uygun bir bilim ve fikir adamıydı. Turancılık konusunda aralarında ayrılık vardı ama Atatürk bir devlet başkanı, Atsız ise bir fikir adamıydı. Atatürk kurduğu Türk devletini öncelikle düşünüyor ve Türk milletinin kökenlerini araştırıp önem vererek bir Turan bilinci sağlamaya çalışıyordu. Bu bakımdan Atatürk ile Atsız arasındaki fark budur: Yani Atatürk kökenler bakımından Turan çalışırken, Atsız günümüz bakımından siyasal Turancılığı savunuyordu. Bu konular üzerinde çok çalışılması lazım. Ama ne yazık ki hala Türkçü çalışmalar olmuyor. Ben facebook’ta yönlendirme yapmaya çalışıyorum ama ne kadar etkili oluyor bilmiyorum. Kısacası sonuç olarak benim kanaatim şudur; Atsız’ın Atatürk ile tanışmaması, özellikle Türk Tarihi çalışmaları bakımından büyük kayıp olmuştur. Çünkü eğer Atsız, bir tarih profesörü olsaydı bir kürsü sahibi olurdu ve birçok öğrenci yetiştirir ve onlara birçok alanda Türkçü bakışla eser hazırlatırdı.

Ama tabi bir de şu var: Atsız, ilerleyen yıllarda üniversitede kalabilir miydi? İşte bu şüphelidir. Çünkü Atsız, fikrine aykırı gelişmelere karşı susmayan bir kişidir. Muhtemelen İnönü devrinde yine üniversiteden atılabilirdi. Ya da daha sonraki dönemlerde! Çünkü Atsız susturulması mümkün olmayan bir fikir ve dava adamıydı! Atsız fikri uğruna her şeyi göze alabiliyordu!

Bu soruya ek olarak şunu da sormak istiyorum Fuat Köprülü tamamıyla iyi niyetli bir tavırla Atsız’ı düşünerek, Atsız ile Atatürk’ün tanışmasını engelliyor. Atsız ilerleyen yıllarda Fuat Köprülü’ye Atatürk ile tanışmasını engellediği için sitem ediyor mu? 

Fuat Köprülü iyi niyetliydi diyemeyiz. Yani Atsız’ı düşünerek, onun hayrı için Atatürk ile tanıştırmadı denilemez. Kitapta bu konuya yer verdim. Yılmaz Öztuna, konu hakkında, Atsız’ın kendisinden intikam alır düşüncesiyle tanıştırmadı demiştir. Bu kadar olmasa da Fuat Köprülü tanıştırmaya korkmuştur. Çünkü Köprülü Birinci Tarih Kongresi’nde, İstanbul Üniversitesi tarih tezine bazı yönlerden karşı olduğu halde o pek suya sabuna dokunmamış ve dikkatli davranmıştır. Köprülü büyük bir bilim adamıdır, çağdaş Türk Tarihçisidir. Ama fikir ve cesaret bakımından aynı değildir. Ne yazık ki o tarihlerde ürkek davranmıştır. Belki Atsız’a sahip çıksaydı, kendisi de daha farklı bir hayat sürerdi. Atsız, o tarihten sonra Köprülü’ye uzak durmuştur.

Ben tarih mezunuyum. Üniversitedeki hocalarım ilk ve ortaöğretim ders kitaplarının içeriğiyle ilgili hep sitemkâr idi. 70-80 yıl evveline bakıyoruz ki Atsız da Türk Tarih Kurumu’nu aynı nedenden ötürü eleştiriyor. Ders kitaplarındaki hatalar bu denli bariz olmasına rağmen onca yıl boyunca hükümetler ve MEB niçin bu konuda ciddi bir çalışma yapamadı? Bu bilinçli bir yozlaştırma mı?

Liselerde okutulmak üzere ilk baskısı 1931 yılında yapılan Dört ciltlik tarih kitabını en çok Atsız eleştirmiştir. Bu sebeple dalkavukların hışmına uğramış ve başına gelmeyen kalmamıştır. Oysa gerek bu dört ciltlik tarihi ve gerekse tarih tezi içi hazırlanan ön çalışmaları Atatürk de eleştirmiştir. Hatta hazırlanan bu eserleri pek beğenmemiştir. Bu çok önemlidir. Ama Atsız’ın eleştirileri dalkavukları son derece rahatsız etmiştir. Atsız’ın dört ciltlik tarih kitabına yönelik eleştirileri tamamen haklı ve bilimseldir. Ama bu eleştirileri yüzünden sürülmüş ve eziyet görmüştür.

Türk eğitiminde, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün Hasan Ali Yücel’i eğitim bakanı yapıp, kadroları Rus hayranı komünistlere ve milli bilince muhalif hümanistlere bırakmaya başlar. Bu, Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki birinci sapmadır. Hatta İnönü zamanında bu şekilde devlet dönüştürülmeye çalışılır. Arapça ve Farsça’ya karşı amansız düşmanlığın temelinde Yunan ve Latin hayranlığı yer alır. Bu konuda Hasan Ali Yücel’in vebali çok büyüktür. Bu konuda Atsız’ın duyarlılığı son derece haklıdır.

1945’den sonraki dönem Türkiye’nin ABD yörüngesine girme sürecidir. Bu, ABD emperyalizmine boyun eğme sürecini “Sömürgeci Batının Barbarlık Tarihi” adlı kitabımda ortaya koydum. 1945 yılında ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “Askeri Yardım Antlaşması” imzalanır. Bu antlaşma uydulaşmanın ilk resmi belgesi olur. ABD’nin o tarihteki ünlü Missouri zırhlısı 5 Nisan 1946’da İstanbul’a gelir. Bu zırhlı geldiğinde TC Hükümeti olmadık şaklabanlık yapar, genelevleri bile ABD askerlerine tahsis edilir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete yakışmayan işler yapılır. Yardımın nasıl harcandığını kontrol etmek için 23 Mayıs 1947’de Türkiye’ye bir askeri heyet gelir. 11 Mart 1947’de Türkiye IMF’ye girer.

Bu gelişmeler içinde eğitim alanında çok önemli bir bağlanma antlaşması imzalanır ki bu nedense pek göz önüne çıkarılmak istenilmez. Ama Türk eğitimindeki çarpık gelişmenin esas kaynağı budur. İşte bu sıkı uydu olma gelişmeleri içinde 27 Aralık 1949 tarihinde “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma” imzalanır.  Bu antlaşma ile Türk eğitimi ABD’nin kontrolündeki bir komisyona teslim edilir.

Komisyonun 8 üyesinden dördü ABD, dördü de TC’den olacaktır ama Türkiye’deki ABD Büyükelçisi fahri başkandır. Ve herhangi bir konuda oyların eşit gelmesi halinde fahri başkan olan ABD Büyükelçisinin oyu dikkate alınacaktır. Ayrıca komisyona ABD Dışişleri Bakanlığı müdahale edebilecektir. İşte Cumhuriyet döneminde Türk eğitimindeki ikinci sapma böyle başlar. İşte sorunuzun cevabı bu iki sapmada bulunmaktadır.

Eğitimdeki bu iki sapma, Türk eğitimini Türksüz bir eğitim haline sokma yoluna yönelmiştir. Türklük olgusu, hiçbir temeli olmayan bir ad derecesine indirgenmiştir. Tabi bu süreç içinde sürekli olarak ırkçılık ve Turancılık karşıtlığı yaygara yapılarak, Türkçülük ve esas olarak da Türklük bilinci pasifleştirilmeye çalışılmıştır. İşte sonuç ortadadır. Bu şekilde ABD güdümündeki bir eğitimde elbette ki düzgün bir milli eğitim olmaz, çocuklara milli bilinç verilmez. Ders kitapları milli duyarlılıklar içermez. Ne yazık ki eğitimde maksatlı bir yozlaşma çalışması yapılmıştır.

Şimdi iki binli yıllardaki değişim, eğitimdeki üçüncü sapma niteliğindedir. Bu defa Türklük herhangi bir etnik haline getirilip Türkiye Atsız’ın deyişiyle kokteyle çevrilmek istenmektedir. Bu üçüncü sapmada eğitim tamamen yozlaştırılmakta ve ABD yörüngesinde bağımlı İslam ümmetçiliği yerleştirilmek istenilmektedir. Model ABD uydusu Arap ülkeleridir. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi. Oysa İslam temelde bağımsızlıkçıdır. Gerçek İslamcı fikir, Mehmet Akif düşüncesidir. Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf Hoca ve takipçileri ise İngilizci ve bağımsızlık düşmanıdırlar. Mustafa Sabri’nin kitaplarında bu yönde açıklamalar vardır. Bunları “İskilipli Atıf Hoca Neden Haindir?” kaynak ve belgeleriyle gösterdim. Kısacası, artık bu üçüncü sapmada emperyalizm işi bitirmek istemektedir. İşte bizim eğitimimizde sakatlık bu sapma süreçlerindedir. Böyle bir süreçte ise milli bilinç içeren ders kitabı ve eğitim yoktur. Yani sorunlar o kadar çoktur ki ve o kadar çoğalmaktadır ki, Türk milletinin bir an önce aklını başına toplaması lazımdır.

Nihal Atsız; yoğun, stresli ve sıkıntılı bir hayat sürmüş. Dergileri kapatılmış, öğretmenliği engellenmiş, hapse atılmış yine de davasından vazgeçmemiş. Bugün ardında onu takip eden binlerce genç var. Fakat bu gençler Atsız’ı bir konuda yakalayamadılar gibi geliyor bana; bugünün Türkçüleri dergicilik konusunda nedense aktif ve güçlü bir ekip oluşturamıyor. Bir dağılmışlık var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Türkçülere, özellikle biz gençlere dergicilik ve kültürel faaliyetler ile ilgili önerileriniz nelerdir?

Kitaba Son Türkçü Atsız adı konulmasına bazı kişiler tarafından itiraz edildi. Biz Türkçü değil miyiz dediler. Hele biri benle görüşmek istedi, görüşmeye gittim. Bana; “kitabınızın adı hatalı. Atsız dergi çıkardıysa biz de çıkardık” dedi. Tabi ben bu kadar sığ ve basit düşünceye, muhakemeye karşı ne anlatsam boştu. Fazla tartışmadım.

Türkçü gençler kendilerini Atsız gibi görüyorlar. Bu güzel bir duygudur. Ama kendini Atsız gibi görmek Atsız olmak değildir. Atsız olmak, onun kadar düşünmek, çalışmak, fedakârlıkta bulunmak, fikir ve tarih eserleri ortaya koymak demektir.

Ne yazık ki, Atsız’dan sonra o derecede bir Türkçü fikir ve mücadele adamı çıkmamıştır. Atsız Türkçü fikir sürecinin son temsilcisi olmuştur. Dilerim bir gün Atsız’dan sonra gelmek üzere bir son Türkçü ortaya çıkar biz de onu son Türkçü olarak görürüz. Yoksa bir dergi çıkartmak veya facebook’ta bir takım yazılar paylaşmak Atsız olmak değildir. Hele küfürlü konuşmak kesinlikle Türkçülüğe yakışmamaktadır.

Günümüzde birçok genç Türkçü grup var ve birçok Türkçü dergi çıkmaktadır. Bu durum genel anlamda sevindirici bir faaliyettir. Ama bu dergi çevreleri ve gençlik grupları nedense önemli günlerde olsun bir araya gelmemektedirler. Oysa mesela 3 Mayıs’ta, 29 Ekim’de, 11 Aralık’ta bütün bu gençlerin beraber hareket etmeleri gerekir. Böyle “az olsun benim olsun” mantığıyla bu işler olmaz ve güçlenmez. Artık devir birleşme ve güçlenme devridir. Artık hobi aşamasında grupçuluk ve dergicilik zamanı geçmiş, Türkiye bir ölüm kalım dönemecine gelmiştir.

Ben isterim ki önemli günlerde bütün bu gençlik grupları bir araya gelsinler, birlikte yürüyüp birlikte toplansınlar. Mesela önümüzde Atatürk’ün ölüm günü 10 Kasım var, Atsız’ın ölüm günü 11 Aralık var. Bu önemli günlerde Türkçü gruplar ayrı ayrı değil, beraber olmalıdırlar. Beraber oldukları takdirde muazzam bir kalabalık ortaya çıkar. Ve bu kalabalık Türkiye’deki diğer tüm kalabalıklardan daha önemli ve daha nitelikli olur. Çünkü Türkçüler gerçek fikir sahibi insanlardır. Fikir sahibi insanların kalabalığı, bence, diğer siyasi kalabalıklardan daha önemli ve niteliklidir.

Dergicilik ve kültürel faaliyetlerde önerilerime gelince; zaten yukarıda bir parça değindim. Evet, birçok dergi çıksın ama birbirine düşman olmasın. Birbirine hakaret etmesin. Önemli günlerde birlik olsunlar. Dergi çıkarmak önemli ve meşakkatli bir iştir. Ben geçmişte bu tür faaliyetin içinde bulunduğum için bilirim. Bu kadar meşakkate ve emeğe değmesi için, dergi döneme damga vurabilmeli, en azından bir etki yaratmalıdır. Bunun için de eskileri tekrar etmemeli, eskiden gelen fikirlere dayanarak yeni şeyler söylemeli, günümüzü Türkçü gözle yeniden yorumlamalı ve bir Türkçü bakış açısı getirmelidir. Bazı riskleri göze almalıdır. Dergide akademik tarzda yazılara yer verilmelidir. O güne kadar işlenmemiş ayrıntılara girilmelidir. Önemli bulgu, söz, alıntılarda mutlaka kaynak gösterilmelidir. Yani dergi bu dönemin heyecanını ve bakışını ortaya koyabilmelidir. Bunun için bazı hocalara başvurulmalıdır. Yazılar yirmi yıl sonra da açıp okunabilmelidir.

Kültürel faaliyet konusunda mesela gençler önemli fikir adamlarının ölüm yıl dönümlerinde anma toplantıları veya belli konularda konferanslar düzenleyebilirler. Bu toplantılarda kendi aralarından veya bir veya iki kişi de dışarıdan konuşmacılar seçerler. Bu faaliyet o gençlere istek ve yetenek kazandırır.

Önemli gelişmelerde bildiriler dağıtılmalıdır. Bu bildiriler, en azından belki birkaç kişiyi etkiler ve düşünmeye zorlar. Öte yandan bu şekilde bildiriler geleceğe atılan belgelerdir.

Günümüzde Türkçülük yalnızdır. Diğer siyasetler gibi emperyalizm gölgesi altında değildir. Bu sebeple kendi gücü ve kendi yağıyla kavrulmaktadır. Bu çok zor bir durumdur. Ama buna rağmen başarmak gerekmektedir. Hiçbir gölge altına girmemek ve çok dikkat etmek lazımdır. Türkçülük her zaman zor ve meşakkatli olmuştur, halen de öyledir! Ve fedakârlık gerekir!

Kitabın en güzel tarafı 40’lı yılların Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında karşılaştırma yapabiliyorsunuz. Okuyanlar görecek ki ne yazık ki Türkiye’de pek bir değişiklik olmamış. Aktörler değişmiş ama senaryo yani problemler aynı kalmış. O günlerde karşılarında çetin bir adam, Atsız varmış. Bugün ise meydan boş. Sizce Türkiye’de neden hiçbir şey değişmiyor? Sorunlarımız, hüzünlerimiz, dertlerimiz, ölümlerimiz, ekonomimiz, dostlarımız, düşmanlarımız kısacası hemen her şey aynı. Çetin Altan’a göre bunun nedeni “saydam olamayışımız.” Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin nedeni nedir? Ve sizin bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Yukarıda değindiğim gibi, Atatürk’ten sonra Cumhuriyeti, yani Türk devletini dönüştürme süreci başlamıştır. Sapmalar yaşanmıştır. En son şimdi ikibinli yıllarda devlet teokratik bir rejime dönüştürülmekte ve aynı zamanda devletin Türk niteliği ortadan kaldırılıp bir kokteyle çevrilmek istenilmektedir. 1940’lardan beri pek değişen bir şey yoktur. Hala Türk’e ve Türk devletine düşmanlık devam etmektedir. Üstelik Atatürk’ün ölümünden beridir bu düşmanlığı esas olarak devlette görev alanlar yani bizleri yönetenler yapmaktadırlar.

Atsız yaşadığı zaman içerisinde gerçekten önemli bir tepki insanıdır. Türkiye onun tepkilerini görmüş ve duymuştur. Ne var ki Atsız da ölünce gerçekten de dediğiniz gibi meydan boş kalmıştır. Ne yazık ki MHP ve Alparslan Türkeş de dinci söylemlere ve popülizme kaymıştır.

Atsız’a göre ileri gidemeyişimizin sebebi, genel şekilde ifade edecek olursak; Türklükten uzaklaşma, devlet yönetimine Türk olmayan küçük hesapçıların yerleşmesi, milletin ülküsüz bir sürü haline getirilmesi ve ahlakın zayıflamasıdır. Atsız millet hayatında ülküye ve ahlaka çok önem vermiştir. Bu ikisi olmadığı zaman milletin çökeceğini ifade etmiştir.

Gerçekten de bu gün toplumumuzun temel sorunu, ahlak ve ülkü sorunudur. İnsanlar ülküsüz yaşamaktadır. Çoğu, siyaset ve televizyon manyağı olmuş durumdadır. Ülkede varsa yoksa siyaset, futbol ve televizyon vardır. Öte yandan sürekli ve yoğun şekilde algı yönlendirmesi yapılmaktadır. Toplum adeta algılara sürüklenilmektedir. Bu yönlendirmeleri, televizyon, basın ve yazar diye ortada gezenler yapmaktadırlar. Hepsi de bence belli yerlerden beslenmektedirler. Bu günkü bir akıl alma yolu da cep telefonlarıdır. Evde internet, işte internet, arabada yolda internet derken insanlar düşünemez hale gelmişler ve ellerinde bir telefonla yatıp kalkar hale gelmişlerdir.

Bu olumsuz durumların önüne geçmek için öncelikle aydınlara ve üniversite öğrencilerine görev düşmektedir. Aydınlar ve öğrenciler yetişmeli, Türkçü öğrenciler geleceğin hakim aydınları olmalıdırlar. Bu sebeple öğrenciler, öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeli ve çok okumalı çok düşünmelidirler. Okullardan mezun olduklarında donanımlı olmalıdırlar. Birer meslek sahibi olmalıdırlar. Üniversiteye girecek olanlar öncelikle, Siyasal Bilgiler, Hukuk, Askeriye, öğretmenlik gibi mesleklere yönlenmelidirler. Geleceği hazırlamak lazımdır. Bir gün gelecek gelip karşımızda durur. Şimdiden hazırlanılmadığı takdirde yine bir şey yapamayız. Üstelik bu defa durum çok risklidir. Çünkü işbirlikçiler Türkiye’yi parçalayıp Türklüğü yok etmeyi kafalarına koymuşlardır. Emperyalistle bu amaç için terörü ve bazı merkezleri beslemektedirler. Kısacası gençlere tavsiyem, kaybedecek hiçbir zamanımız yoktur. Geleceğe hazırlanmak lazımdır.

Sizin de belirttiğiniz gibi Atsız üzerine konuşulacak çok kelam var. Biraz da projelerinizden bahsedelim. Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Üzerinde çalıştığım çok kitap taslağı var. Yaklaşık 30 yıldır belirlediğim konularda hazırlık yaptım ve kaynak topladım. Aynı zamanda o konularda Türkçü bakış açısı geliştirmeye çalıştım. Bu kitap çalışmalarımı 1994 yılından itibaren kimi zaman bazı dergilerde uzun makaleler olarak yayınladım. O yazılarım Bilge Orhunlu veya Mete Savcı takma adlarıyla yayınlandı. Benim yıllardır maksadım, Türk ve Türkçü gözüyle hazırlanmış bir külliyat hazırlamak oldu. Çünkü ne yazık ki Türkiye bir dezenformasyon saldırısı altındadır. Bu sebeple Kitap ve fikir dünyamızın oryantalizm ve dezenformasyondan kurtarılması gerekmektedir.

Yukarıda belirttiğim gibi bir Türkçü dizi tasarladım. Kaynakların çoğunu topladım. Bir kısmında da gerekli notları aldım. Şimdi toparlanıp düzenlenmeleri gerekiyor.

Türkçü dizi dışında, “Hasan Ali Yücel-Kenan Öner Davası”, “Lozan”, “Oryantalizm”, “Osmanlı’nın Sömürgeleşmesi”, “Milli Mücadele Dönemi Basını”, “Atatürk”, “Türkçülük Anlayışım”konulu kitap ve bunların dışında deneme çalışmalarım var. Kimi çoğunlukla hazır, kimi nispeten hazır durumda. Yeni bilgi veya gerekli bir husus görünce ekliyorum.

Bir de ömrüm yeterse Genel Türk Tarihi’ni Atsız’ın tarih teziyle yazmak istiyorum. Bunun için gerekli şemayı ve sorunlu ayrıntıların bir kısmını tasarladım. Tabi bütün bunları kalan ömrüme sığdırabilecek miyim bilmiyorum. Ama kendime uzun zamandır çizdiğim program budur. Ayrıca bazı notlar var, arada belki birkaç küçük kitap da çıkartabilirim.

Son olarak, Şilep Dergi okuyucularına tavsiyeleriniz nelerdir? Örneğin başucu kitabı olarak önerebileceğiniz birkaç tane kitap istesek sizden?

Bana kitap tavsiyesi sorarsanız ben size bir kitaplık dolusu kitap öneririm. Bu öneriyi başlıca üç bölüm altında yapabilirim. Birincisi Türkçü fikrin gelişimi bakımından Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Atsız ile Atatürk’ün tüm eserleri okunmalıdır. İkincisi tarih bilinci ve bilgisi bakımından Atsız, Zeki Velidi Togan, Bahattin Ögel, Osman Turan, Faruk Sümer, Mehmet Altay Köymen, gibi Türkçü zihniyete sahip tarihçilerin temel eserleri okunmalıdır. Üçüncü olarak ise, yabancı tarihçi ve Türkologlar okunabilir, ancak bunların eserleri oryantalizm etkisi altında olduğu için asıl kaynak ilk iki grup olup, bu üçüncü grup eserlerde dikkatli olmak lazımdır. Bunların dışında da okumalar mutlaka yapılmalıdır. Mesela Hitler’in ne dediğini öğrenmek için Kavgam kitabını, Marksist anlayışı anlamak için Marks ve Engels’in kitaplarını okumalıdır. Kısacası Türkçü olmak öyle kolay değildir. Türkçülük siyaset değil, öncelikle fikirdir. Bu bakımdan bilgi birikimi ve fikir derinliği olması gerekir. Türkçünün bir bakış açısı olmalıdır. Dünyayı ve olayları öyle görmelidir.

Türkçü genç sadece fikir ve siyaset demek değildir. O genç aynı zamanda edebiyat bilmelidir. Roman ve şiir okumalıdır. Bir Türkçü genç önce Atsız’ın romanlarını okumalıdır. Özellikle Ruh Adam iç hesaplaşma gereği bakımından 2-3 yılda bir tekrar okunmalı diyebilirim. Türkçü genç aynı zamanda bir insan olduğunu ve duyguları bulunduğunu da unutmamalıdır.

Siz bu günlerde hangi kitapları okuyorsunuz?

Ben hayatım boyunca kaynak topladığım için genelde aklımdaki kitapları toptan alır ve o andaki fikir ihtiyacıma göre okurdum. Halen de öyle yapıyorum. Tabi arada başka kitaplar da okuduğum olmuştur. Gençlere aynı anda birçok kitap okumalarını öneririm. Bu tarz okuma zihni ve beyni geliştirir. Eğer bir şeyler yazmak istiyorlarsa, o zaman da disiplin içinde genelde konuyla ilgili okumalara önem vermeleri gerekir.

Bu tarz okumalar yani kitap hazırlama amacı dışında, geleceğe hazırlık olmak üzere ara okumalar kapsamında son olarak okuduğum kitaplar şunlar oldu:

-Soner Çağaptay; Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir?; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, 2009

-Bilal N. Şimşir; Lozan Günlüğü; Bilgi Yayınevi, 2012

-Doğan Duman, Serkan Yorgancılar; Türkçülükten İslamcılığa Millî Türk Talebe Birliği; Vadi Yayınları, 2008

-AybenizAliyeva; Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Doğu Kütüphanesi Yayını, 2008

-Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ev Antropoloji; Doğan Yayınları, 2012

-Murat Bardakçı; İttihatçı’nın Sandığı; Türkiye İş Bankası Yayını, 2014

-Saim Savaş; XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik; Türk Tarih Kurumu Yayını, 2013

-Bestami S. Bilgiç; Doğu Karadeniz Rumları: İsyan ve Göç (1919-1923); Türk Tarih Kurumu Yayını, 2011

-Türk Amacı (Tıpkıbasım); Türk Dil Kurumu Yayını, 2009

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim Hayri hocam. Yeni projelerinizi de konuşmak İnşallah kısmet olur.

Röportaj ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Yolunuz açık olsun.

Hazırlayan: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Mürsel Ferhat Sağlam’ın Poetik Haber’e Verdiği Röportaj

“Bir Yığın Edebiyat” sloganıyla yola koyulan Şilep Dergisi’ne ilk sorumuz elbette dergi isminin nereden geldiğini sormak olacaktı. Gördük ki bu sorunun sorulacağını düşünerek zaten “bize dair” başlığı altında güzel bir şekilde açıklamışlar. Bu zarif cevabı öncelikle vererek söyleşimize başlayalım.

… şunu biliyoruz ki göz önünde olmak, takip edilmek veya hatırlanmak için akılcı hamleler yapmak şart. Dergiye “ŞİLEP” adını vermemizin asıl amacı bu değil elbet, fakat niye ŞİLEP? veya nedir ŞİLEP? diyenlere tek yanıtımız şu; dergiye ŞİLEP dememizin fazlasıyla hissî bir nedeni var. Sözlüklerde şilep, yük gemisi anlamına gelmektedir. Ancak Anadolu insanı için şilep’in daha güzel bir anlamı vardır. Şilep’in Anadolu’daki manası, tatlı lekesidir. İster edebiyatı bütün ağırlığıyla yüklendiğimizi farz edin, ister dikkat çekmek için bu adı kullandığımızı düşünün, ama biz Anadolu’ya kulak verdik. Kısacası ŞİLEP, okuyucusunun gönlünde bir tatlı lekesi olmak için doğdu.

Hâlihazırda birçok matbu derginin de sanal ortamda vücut bulduğunu göz önünde bulundurursak çevrimiçi yayımlanan Şilep’in okuyucuya sunabileceği en önemli farklılık nedir?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Bizim hedefimiz “Türkiye’nin en sosyal edebiyat dergisi” olmaktır. Sloganımız da bu hedefe uygun bir tümceden oluşuyor; “bir yığın edebiyat” Evet, bizim yegâne amacımız sosyal olmak ve bunu yaparken de edebiyatın tüm ağırlığını sırtlamaktır. Zira 2004’ten bu yana sosyal medya denilen bir dünya hayatımızın merkezine yerleşti öyleyse bu mecranın nimetlerinden faydalanmamak hata olur.  Türkiye’deki bazı isim yapmış edebiyat dergileri bugün ekonomik ve sosyolojik nedenlerle ancak 300 adet baskı yapıyorsa, kimi edebiyat dergileri kuyruğu dik tutuyor gibi görünüp ama batmak üzereyse bunda okuyucuyu yakalayamamanın çok büyük bir etkisi var. Şilep Dergi Ağustos’ta 7. Sayısını yayınladı. Okunma oranımız aylık ortalama 4 bin. Bu tiraj sizce de sosyal olmanın ve herkesi kucaklamanın bir ürünü değil mi?

Matbu yayının elle tutulabilir olmasından kaynaklı doğal somut etkiyi Şilep, hangi argümanlarla aşmayı planlıyor?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Ben her ay basılan ama kaç kişinin okuduğu hiçbir istatistik veriyle ölçülemeyen bir yayın için zamanımı, paramı ve emeğimi harcamayı yararlı görmüyorum. Üstelik dergiler artık dijital matbaada derginin Mürsel Ferhat Sağlam - FOTO 1abone sayısınca üretiliyor. Ne bir fazla ne bir eksik. Örneğin 100 abonesi olan bir dergi 1000 basmıyor, basamıyor. Ama 100 kişinin okuyacağı dergiyi üretmekle 10 bin kişinin okuyacağı dergiyi üretmek arasında emek açısından hiçbir fark yok. Anlatmak istediğim şu, matbu yayının hele ki edebiyat içerikli matbu yayının satışı ve okunması dijital çağ olarak adlandırdığımız bu dönemde çok zor. Derginin çok özel bir alıcı kitlesi, bunun içinse bir albenisi olmalıdır. Ben basılı dergi hazırlayıp ama bunu okuyucuya ulaştıramıyorsam dergide yazan arkadaşlarımı kandırmış olurum. Çünkü her yazar, yazdığı içeriğin okunmasını ümit ederek kalemi eline alır. O yüzden Şilep Dergi’nin ölçülebilir değerler sunması, istatistiksel analiz olanağı sağlaması, hangi yazının daha çok okunduğunu ve beğenildiğini çeşitli argümanlarla tartabilmesi matbu yayının somut olmasından kaynaklı sempatisinin önüne geçiyor diyebilirim.

Bahsettiğiniz “liberal sanat” diğer deyişinizle “hepimize göre sanat” tabirini bizim için biraz açabilir misiniz?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Bugün edebiyat dergiciliğinde en büyük sorun çekirdek kadro diye adlandırılan ve derginin fikriyle paralel içerikler üreten yazarların varlığıdır. Aslında edebiyat dergiciliğini tüketen ana esaslardan biri budur. Siz ne kadar iyi yazarsanız yazın, dergiye kendinizi kabul ettiremiyorsunuz. Eğer yazınızın yayınlanmasını istiyorsanız, derginin editörleri gibi düşünmek, editörlerin okuduğu kitapları okumak ve derginin temelini oluşturan çekirdek kadro yazarlarından biriyle iletişime geçmek zorundasınız. Bir de bazı dergiler, dergiye abone olmanız şartıyla yazınızı kabul ediyorlar. Bu arada böyle rahat ve net konuşmamın sebebi birçok derginin ve yayınevinin mutfağında çalışmış olmamdır.  J Şilep Dergi’de bunlar yok. Siyasi ve hakaret içerikli olmadığı müddetçe şiir, deneme, öykü, edebiyat eleştirisi yazabilirsiniz. Kırmızı çizgilerimiz elbet var. Ama bunları başına buyruk editörler değil Şilep Dergi’nin sahip olduğu vizyon belirliyor. Bunun yanı sıra çekirdek kadromuz yok. İyi yazan herkes Şilep Dergi’de öne çıkabilir. Kısacası Şilep Dergi, yazarlarına en iyi olmak için yarışma imkânı ve popüler olma yolunu açıyor.

Yayın hayatına yeni sayılabilecek bir zaman diliminde başlamış olmanıza rağmen pek çok yazarınız var. Yazar ve yazı değerlendirmesinde ne gibi kriterleriniz var? Şilep, yazma konusunda hevesli herkese açık bir dergi midir?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Biz gönüllü bir projenin içindeyiz. O nedenle ki Şilep Dergi’de yazmanın ilk koşulu yazma eylemine ciddi anlamda gönül vermiş olmaktır. Şilep Dergi, yazarlığını sürdürmek veya yazarlığını geliştirmek isteyen herkese açıktır. Bir defa yazayım, yazım her platformda yayınlansın Google aramalarında ismim çıksın mantığıyla yazanlar bizim misyonumuza uymuyor.  Az önce belirttiğim gibi bizim de kırmızı çizgilerimiz var. Siyasi içerik istemiyoruz. Bu bir edebiyat dergisi ve kimseyi edebiyat üzerinden vurmaya lüzum yok. Bunun dışında örneğin şiir konusunda ise çok keskin olamıyoruz. Şiir fazlasıyla sübjektif bir tür. Bana göre çok güzel olabilir ama aynı şiir sizde benzer etkiyi yapmayabilir. Bunun dışında deneme, öykü ve özellikle edebiyat eleştirilerinde daha dikkatliyiz. Kaliteye, imlaya, anlatıma, kurguya çok dikkat ediyoruz. Gözümüzden kaçıyordur elbet zira 70 civarı yazarımız var ve her geçen gün yeni yazar başvuruları yeni yazılar geliyor. Yeni sayıyı yetiştirmek adına editörlerimiz hataları görmeyebiliyor. Böyle bir durumda ise okuyucudan uyarı gelirse anında düzeltme yapıyoruz.

Tatlı lekesi olarak Şilep dergisi okurlardan ne gibi dönüşler alıyor? Buradan yola çıkarak halkın okumaya karşı tutumu hakkında değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Başlarda derginin (web sitemizin) tasarımıyla ilgili güzel yorumlar alıyorduk. Siteye girince ne nerede rahatlıkla bulabiliyoruz diyenler ve bize bunun için bile teşekkür edenler çoğunluktaydı.  Sonraları sosyal medyadaki gücümüz çok dikkat çekmişti. Öne çıkanlar köşemizle ilgili çok güzel yorumlar aldık. Şunu itiraf etmek isterim, Şilep Dergi’ye baştan beri beklentimin üzerinde bir ilgi oldu. Umarım bu devam eder. Halkın okumaya karşı tutumu ise çok iyi bir seviyede. Aylık ortalama 4 bin kişi Şilep Dergi’yi okuyor.  Şu bir gerçek ki okuyucu güzel içeriğe sahip çıkıyor. Okumakla kalmıyor, yazıyı paylaşıyor çevresine öneriyor. Bunların yanında dergiyi her ay takip ediyor, yeni sayıyı bekliyor. Bir dergi için -daha da daraltalım- bir yazar için bundan önemli ne olabilir ki…

Ağırlık verdiğiniz, özel bir yeri var dediğiniz bir edebi tür var mıdır?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Benim için eleştiri türünün ayrı bir yeri var. Kitap tahlil ve eleştirileri ile edebiyata ve yayın sektörüne dair eleştirileri yazmak ve okurken büyük keyif alıyorum. Ne yazık ki eleştiri türünde yazan arkadaşlarımızın sayısı çok az. Yeri gelmişken sizin vesilenizle bir çağrıda bulunayım. Şilep Dergi eleştirmenlerini arıyor. J

Hareketli bir platform olarak Şilep kadrosunun başka projeleri var mıdır?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Evet, var. Basılı dergiciliği çok eleştirdim ama sanmayın ki gereksiz görüyorum. Ayrıcalığı olan ve daha evvel denenmemiş bir projemiz var, kısmet olursa Ocak veya Şubat 2015’te hayata geçireceğiz. Ekim ayında web sitemizde bir takım ufak eklemeler olacak. Ve yine 2015’te Türkiye çapında büyük bir yarışma organize edeceğiz.

Son olarak size gelen edebi metinlerden edindiğiniz izlenimleri ele alırsak bizler için özellikle takip edilmesini önerdiğiniz yazarlarınızdan bahseder misiniz?

Mürsel Ferhat SAĞLAM: Okuyucularımızdan, röportajlarımızı mutlaka takip etmelerini öneriyorum. Eleştiri köşemiz de kesinlikle takip edilmeli. Beğendiğim yazıları ve ayın en çok okunan yazısını Twitter hesabımdan paylaşıyorum. Onun dışında beğendiğim kalemler elbette var.

Röportajın tamamını Poetik Haber‘de okumak için tıklayınız

Emrah ERSOY ile Laiklik Hakkında Röportaj

Türkiye’de yıllarca bitmeyen bir tartışma ve çözülemeyen bir kördüğümmüş gibi algılanan laiklik konusu hakkında, Laik Toplum Derneği’nin kurucu başkanı Emrah ERSOY ile konuştuk. 

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün laiklik tanımı nasıldı? Sizce Türk Milleti bu tanımı anladı mı ve buna uygun hareket etti mi? Edemediyse bunun nedenini de açıklamanızı isteyeceğim sizden

Sözümüze Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e, Cumhuriyetimizi ve özellikle Laik Cumhuriyetimizi bizlere bıraktığı için minnet duyduğumuzu söyleyerek başlayalım. Atatürk’ün laiklik tanımı nasıldı? sorunuzun cevabına gelince, bence Atatürk’ün laiklik tanımı yapmaya ihtiyacı yoktu. Çünkü zaten toplumun kendi kendini yönetmesi diyebileceğimiz cumhuriyet rejimi, laiklik ilkesinin bir ürünüdür. Bu yüzden Fransız Anayasası’nda laiklik ilk madde olarak yer alır. Cumhuriyet, bir kral veya din başkanı gibi bir yönetici sınıfına ihtiyaç olmadan ülkeyi yönetme biçimidir ve ülkede ki insanların kul veya ümmet olmayıp özgür bireylerden oluşması olmazsa olmaz şartıdır.

Aslında Atatürk cumhuriyeti ilk ilan ettiği gün zaten laikliği de ilan etmişti ve o gün cumhuriyetin ilanına muhalefet edenler de bunun farkındaydı. Sadece cumhuriyet ve laiklik gibi kavramlardan çok uzak olan halk kitlelerinin bu tür fikir ve detaylardan haberi yoktu. Olabilmesi de mümkün değildi. Çünkü bahsettiğimiz konu insanoğlunun en üst düzey entelektüel tartışmalarını içeren bir konu ve maalesef o günkü toplumumuzun bu tür bir bilgi birikimi olduğunu söyleyemeyiz.

Sorunuzun devamını açıklayabilmem için, başta laiklik nedir? sorusunu yanıtlamamız lazım. Laiklik insanoğlu kadar eski olan, ancak 2000 yıl öncesini bilebildiğimiz, adına Hümanizm denen bir düşünce şeklidir. Ve her şey ‘insan nedir?’ sorusunun, herhangi bir inanç sistemini referans almadan, sadece akıl yoluyla tarif etmesiyle başlar. Bu konuyu şöyle açıklamaya çalışayım: Rönesans’tan önce insan bir yaratıcı tarafından yaratılarak bildiğimiz nedenlerle sınav için dünyada yaşamaya gönderilmiş ve bu sınavı geçerse cennette ölümsüz bir hayat sürecek olan bir canlıdır. Bunun aksini sorgulamak, hatta bu konuda soru sormak ise cennete gitmek isteyen insanları, bu yoldan alıkoyacağı düşüldüğü için çok acımasızca cezalandırılmayı gerektirmiştir. O soruyu soranların ve cevaplayanların başlarına gelenler ise, bizlere insanın ne kadar tehlikeli bir canlı olduğunun da kanıtıdır maalesef. Çin’de bu soruyu soranların başına gelen, İslam hümanistlerine ders, İslam hümanistlerinin başına gelense Rönesans hümanistlerine ders olmuştur. Hem iyi hem kötü anlamda tabi ki. Rönesans hümanizmi, aldığı derslerin ışığında insanı incelemeye ve tarif etmeye başlamıştır. Tarifimiz hala devam ediyor gelecekte de devam edecek. Bu tarifin simgesi, halen üniversitelerimizde derslere konu olan Leonardo Da Vinci’nin ‘Vitruvius Adamı’dır ki bizim logomuzda bunun modern temsilidir. Böylece biz insanlar önce bilim ve sanatın üzerindeki baskıları kaldırarak, reformlarla kamusal ve bireysel alandaki özgürlüklerin yolunu açmış olduk. Bu yolu Aydınlanma Çağı olarak adlandırıyoruz. İşte cumhuriyet fikri bu çağın ürünüdür. Atatürk’ün, bir yandan cumhuriyeti ilan ederken, diğer yandan da bu toprağın insanlarına geçip geçen 500 yıllık bilgileri öğretmesi mümkün değildi.

Ancak şunu yaptı: Batı’da olan kurumları ülkemize taşıdı. 5 Şubat 1937 günü laikliğin anayasamıza girmesi de bunu ifade ediyor. İyi ki de edilmiş, yoksa işimiz çok zor olurdu. Sonuç olarak laiklik bir ilkedir, en kısa özeti de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’dir. Bizi okuyan okurlarınız kolayca bu belgeye ulaşabilirler, derneğimizin internet sitesinden de bir kopyasını edinebilirler. Laikliğin biz insanların hayatına daha geniş olarak yayılması ve gelişmesi, bütün dünyada hayat devam ettiği sürece devam edecek bir süreçtir. Buna bugünün uygar devletleri de dahildir.

Biliyoruz ki laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasına dayanmıyor. Laiklik aslında inançlı insanların inancının korunmasıyla da ilgilidir. Laik kesimi temsil eden gruplar niçin ikincisi üzerinde başarılı olamadı? Buna engel olan neydi?

İlk sorunuzla genel olarak laikliği ve onun tarifini anlatmaya çalıştım ancak bir de bu tarif dünyada nasıl uygulanmış ona bakmak gerek. İlk olarak 15. yy’da Rönesans’la İtalya’da ortaya çıkan laiklik ilkesini, öncelikle 16. yy’da ilk Protestanlar hukuk alanına taşıdılar. Ardından İngilizler 8. Henry ile birlikte demokrasinin de yardımıyla hızla Rönesans nimetlerini benimsedi ve halkın arasında yayılmasını sağladı. Zaten bunu tarihten biliyoruz, güneş batmayan krallık oldular. Dünyanın ilk cumhuriyeti olan ABD’nin kuruluşu ise, aydınlanma çağının kült isimleri sayesinde oldu. Bu çağ Benjamin Franklin’siz ve Thomas Jefferson’suz düşünülemez. Şimdi bütün dünya bu isimleri ABD dolarları üzerinden ezberlemiş durumda. Bir dine dayandırılmadan kurulan ilk devlettir ABD. Bugün onlara süper güç diyoruz. Fransızlar ise, daha öncede belirttiğim gibi laikliği anayasasına ilk koyanlar oldu. Durumları ortada. Hem dinlerini istedikleri gibi yaşıyorlar hem de bilim ve sanatta dünyanın zirvelerindeler.

Şimdi biz de niye başarılı olmadı diyorsunuz. Yanılıyorsunuz aslında çok şeyler oldu, olmaz olur mu? Biz de pek çok gelişme kaydettik ancak iddiamız kadar yeterli değil diyelim. Bu işler birbirlerine bağlı, unutmayalım ki 500 yıllık bir açığı kapatıyoruz hem de her alanda. Bu öyle hemen yapılabilecek işler değil. Üstelik dünya durmuyor onlar koşar adım giderken yapıyoruz. Tabii 80 yıl boyunca bu konu hakkında bizim kurduğumuz gibi bir derneğin olmaması, toplumumuzun örgütlü olmaması, hızımızı biraz azaltmış olabilir. Şimdi artık Laik Değerleri Yayma ve Geliştirme Derneği var, ön yargısı olan olmayan herkese laikliğin ne olduğunu anlatacağız ve açılan gelişmişlik farkını çok daha hızlı kapatacağız. Bizler kendimizden ve halkımızdan eminiz, ancak her alandaki gelişmemizi ve kalkınmamızı yine hep birlikte başarabiliriz. İşte biz laikler buna inanırız.

%99’u Müslüman olan bir ülkedeyiz. İnsanların laiklikten çekinme sebebi bugüne kadar laik olduğunu söyleyenlerin, bu kavramın arkasına sığınarak inançlı kesime karşı uyguladığı ağır yaptırımlardı. Siz bu algıyı değiştirmek için neler yapacaksınız? 

1572 yılında Fransa’da gerçekleşen Bartalameos Katliamı dünya tarihi için çok önemli bir olay olduğu gibi, günümüz Fransa’sında ve ülkemizde de Laiklik prensiplerinin oluşmasına büyük katkıları olan bir olaydır. Öncelikle laiklik ile Anglo-Saksonların kullandığı sekülerlik nedir? sorusunun cevabı çok önemlidir. İngilizler kendi yapılarına uygun bir laikliği demokrasinin yardımıyla hızla sosyal hayatlarına soktular. Haliyle aynı metotları Fransızlar da denedi, sonucu ise, Bartalameos Katliamı ve iki günde 20.000 Protestan’ın ölümüdür. Peki, İngilizlerin modeli Fransa’da neden işe yaramadı? Çünkü Fransa’nın % 99’u Katolik’ti. Sorunuzla bir benzerlik fark ettiniz mi? Bizim aldığımız Fransızların laiklik anlayışı, bunun için bize en uygun modeldir. Bizim de benimsediğimiz laiklik ilkesi, tüm inananların inançlarını korurken, inançların toplumun her kesiminin üzerinde oluşturabileceği negatif baskıları da ortadan kaldırır. Bizim laiklik ilkesinde denge çok önemlidir. Ancak bugünlerde İngiliz modelinin çok daha uygun olduğunu söyleyen dindar insanların fikirlerine tanık oluyoruz, bu kişiler önce kendilerine şu soruyu sormalılar: Ben ülkemde önem verdiğim dini figürlerin müzik kliplerinde, müstehcen filmlerde kullanılmasına veya “Allah Yoktur” sloganlı kampanyalara hazır mıyım ve bunların olmasına razı mıyım? İngiltere gibi ülkelerde inanışların propagandası serbest olduğu gibi, karşı propagandalar da serbesttir ve bir sorun teşkil etmez. Fransa ve bizdeki laiklik ise, iki tarafa da sınırlı haklar vererek toplumsal barışı sağlar. Nedeni bu % 99 oranı. Eğer bu oran Anglo-Saksonlar’da da olsaydı, onlar da rahat olamazlardı. Zaten tarihte çokta zor zamanlar yaşamışlardır. Güncel bir örnek vermek gerekirse 2005 yılında Danimarka’da yaşanan karikatür krizi gibi bir kriz, asla laik ülkelerde olmaz çünkü bu tür hareketler kısıtlanır.

Geçmişte yöneticiler 1923’te yani Cumhuriyetimizin ilanından günümüze kadar ki bu süreç içersinde, bu ayarı bazen iyi tutturmuş bazen her iki tarafa da kaçırmışlar, gördüğümüz tablo bu. Bununda bize göre iki sebebi var; birincisi yöneticileri ile birlikte toplum hazır değildi. İkinci sebep ise, Türkiye’nin çağdaş olma iddiası ve açığı kapatma hızımızın fazla olması. Sosyal gelişim ve değişimlerde bazen hız bu tür sıkıntıları getiriyor maalesef. Bizim görevimizde bu noktada başlıyor, topluma laikliği daha yaygın ve etkin olarak anlatacağız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin enerjisini kendi içinde harcadığı bazı periyotlar olmuş. Örneğin 1923-1950 dönemlerinde uğraştığımız problemler veya 1960-1983 arası yaşadığımız sorunlar gibi. Bunları çoğaltmak mümkün. İşin iyi tarafı hepsini bir şekilde atlattık. Ancak cumhuriyet kuruldu kurulalı problemleştirdiğimiz bir kavram var; “laiklik.” Niçin böyle oldu? Daha doğrusu niçin böyle oluyor? Niye korkuyoruz laiklik kavramından?

Hemen baştan vereyim cevabınızı, insanoğlu değişimden her zaman korkar. Elinden değer verdiği şeyler ya giderse diye endişe eder. Ama insan böyle bir canlı, laikliğin temeli olan hümanizmin tarihi en açık şekilde bizlere bunu gösteriyor. Zamanında krallar tahtlarını kaybetmekten, din adamları imtiyazlarını kaybetmekten, iş adamları paralarını kaybetmekten korktular ve halkları da kendi çıkar savaşlarına alet ettiler. Ama sonunda görüyoruz ki laiklik kralların veya şimdi devletlerin tahtlarını güçlendirir, din adamlarını daha açık ve saygı duyulan kişiler yapar, iş adamlarını ise daha zengin hale getirir. Tabi aynı zamanda bu ortam halkları huzurlu ve müreffeh yapıyor. İçeriden ve dışarıdan bu huzuru bozmak isteyenler mutlaka olmuştur ama bunun sebebinin, o kişi veya grupların bir şeyleri kaybetme korkusu olduğunu bilelim yeter. Bunu bilip yolumuzda ilerlersek bugün yakındığımız sorunların üstesinden çok rahatlıkla geliriz.

Ayrıca sorunuzun başında 1923 – 1950, 1960 – 1983 ve 1983’te günümüze diye ayırdığınız o sıkıntılı periyotları bir şekilde atlatamadığımızı düşünüyorum. Bu dönemlerde yaşanmışlıkların çok güçlü tortularının günümüze taşınmış olduğunu görüyorum. Dünyanın sorunu şu; Batı yaklaşık 500 yıldır her alanda ilerliyor. Onlara yetişebilmek ve onlarla birlikte yaşayabilmek; çok güçlü bir birlikteliğe, huzura ve bilimde sanatta çok hızlı kalkınma hızına bağlı. Bu bahsini açtığınız tarihler Türkiye’nin sorunlar yaşadığı, geri düştüğü dönemler. Çözülemeyen sorunları ise, bugün çok daha derin ve ciddi olarak yaşıyoruz. Laikliğin özeti olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan maddeleri hayatımıza geçirebilsek bu tortuların tümünden kurtulacağız. Ama az önce bahsettiğim sebeplerden dolayı hızımız düşüyor ve problemler yaşıyoruz. Laikliği hayatımızın her kesimine sokmadan bizlere huzur gelemeyecek maalesef, inanan ve inanmayan tüm vatandaşlarımızın bunu bilmeleri gerekiyor.

Laiklik, Rönesans ve Reform’ların ortaya çıkmasını sağlayan ilkedir. Eğer zengin, güçlü ve tam bağımsız bir ülke olmak istiyorsak; bilim, sanat ve teknolojimiz gelişirken aynı zamanda eşit, özgür bireylerin, adaletli huzurlu bir şekilde yaşaması da gerekiyor. Bunların tümünü ancak ve ancak laiklik ilkemize sıkı sıkıya sarılarak gerçekleştirebiliriz, insanoğlunun bildiği başka bir yol yok.

Unutmayalım

Laiklik = Bilim + Sanat+ Zenginlik

Ve

Laiklik = Eşitlik + Özgürlük + Adalet

Laik Toplum Derneği bir ilk olma özelliği taşıyor. Bunun bazı ağır yükümlülükleri olacaktır. O yüzden size Atatürk’ün çizdiği yolda başarı, sabır ve güzellikler dilerim.

Biz teşekkür ederiz. İlk röportajımızı sizlerle gerçekleştirmiş olduk. Ancak bir konuyu açıklığa kovuşturmamız gerek. Atatürk ve arkadaşları 1923’te Cumhuriyeti kurarak ve 5 Şubat 1937’de Laikliği anayasamıza yazarak çok büyük bir yükü üzerimizden kaldırmışlar.

Laiklik ilkesinin kabullenilmediği hatta dışlandığı ülkelerdeki kargaşa ortamlarına hep birlikte şahit oluyoruz.

Bizim çatışmaya kavga etmeye ihtiyacımız yok. Sadece uzun bir süre ihmal edilmişlik var, bu açığımızı da hızla hep birlikte kapatacağız. Sonuç olarak biz insanlarımızın fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bireyler olması ve ülkemizin müreffeh bir Türkiye haline gelmesi için bir misyon üstlendik. Vatandaşlarımızın da bunu istediğine eminiz. Bu ülke hepimizin ve aydınlık yolunda hep beraber yürüyeceğiz.

Sizlere de yayın hayatınızda başarılar dileriz.

Hazırlayan: Mürsel Ferhat SAĞLAM

Aşk, Söz Perdesini Açanda; Şah Ve Sultan

Canana yol belleten kervancı başına selam olsun…  O tek başına en önde yürümenin acısını, berisindeki kalabalığa homurdanarak çıkaradursun, biz meselemize dönelim. Nevi şahsına münhasır bir çabayla yani kimseye yakın olmayarak, kimseyi burnunun dibine sokmadan, asla usandırmayıp ve her daim okunabilsin niyetiyle kaleme alınan İskender PALA’nın Şah ve Sultan adlı kitabının herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bir şartla… Bu eserin kütüphanedeki diğer kitaplarla arasındabir ağıt miktarı kadar uzaklık olmalıdır.

Arapsaçına dönen düşümü nihayet sona erdirerek asıl meseleye gelmek istiyorum. Evet, kitabı bu şartla kütüphanesine koymalı herkes zira Şah ve Sultan’ı okumaya başladığımda aklımda belirsiz ama beni huzurlandıran bir melodi oluştu. Müzik yapma yeteneğim olsa kitabı bitirdiğim akşam çalışma masamdan kalkar hemen kemanımı omzuma alırdım. Beni tanıyan veya tanımayan, sarhoş ya da ayık herkese armağan ederdim o gece yazdığım notaları…

Devrik faaliyetlerde bulunduğum zannedilse de aslında suç bende değil çünkü konu oldukça dolambaçlı. Siz aklınıza gelen ilk şarkıyı konçerto havasına sokup keyiflenirken ben Şah ve Sultan’ın tabiatını açıklamaya çalışayım. Gerçi kimseyi tek açıdan çözmek mümkün değildir. O yüzden ki bazı mahkemeler tek celsede bittiğinde eş, dost, akraba şöyle bir şaşırır. Ağızlar yayvan görüntüsünden uzaklaşınca, sırayı dile gelen eğri büğrü ünlemler alır. İskender Pala’da bu kitapla çoğu okuyucusuna aynı hali yaşatmıştır diyebiliriz. Kitabı okuyan herkes ilk olarak şaşırmış olmalı. Alıştığımız tarih – kurgu türü kitaplardan farklı olarak Şah ve Sultan’da tarihi gerçeklere olabildiğince sadık kalınmış. Sanırım biraz daha açıklamam gerek. Durumu farklı alt başlıklara indirgeyip öyle çözersek daha anlaşılır olacağa benziyor. İskender Pala, Şah ve Sultan’ı yazarken eski âlimlerin kullandığı yazma taktiğini uygulamış. Önce kısım, sonra bap ve nihayet bölümler halinde anlatacağı hikayeyi okuyucusuna parçalar halinde sunmuş. Bunu yaparken hiç çekingen davranmamış ve tarih, aşk, entrika, ihanet gibi topluma ait olması muhtemel bütün duygu ve davranışları kağıda dökmüş… Nesneye kıymet veren bir duruşla kalemin gözyaşını silmiş mesela… Ve biten bir mürekkebe dem vururcasına haşin davranmış Türk’ün iki eski hükümdarına…

Antika teşbihler bu kitaba hoşluk katmış. Örneğin bir karakter var; adı Kamber… Onun, içi yıldız dolu bir kesesi var. Babaydar’ından hatıra…

İşte laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek… Kitabın bir diğer güzelliğini de tam burada konuşup bir an önce deminki anlatıma dönmek istiyorum. Bu kitap insanı baştan sona polisiye bir gizemle sarıyor. Lakin bildiğimiz koşuşturmalar yok. Zaten Şah ve Sultan’ı, Agatha Christie yapıtlarından ayıran da bu olsa gerek… Her ikisinde de az çok belirsizlik var. Kurgudaki heyecanın yanı sıra acaba bundan sonra ne olacak merakı da okuyucuyu hikâyeye bağımlı kılıyor. İki yazarı birbirinden ayıran tek belirgin fark, biri okuyucuyu kitaba davet ediyor, diğeriyse tam tersine okuyucuyu kitaptan uzaklaştırıp olaylara seyirci kalmasını istiyor.

İskender Pala okuyucusunu kitaba çağırmaz. İster ki bizler seyirci koltuğuna rahatça yayılıp olayı takip edelim… Biz ondan adeta şöyle bir azar işitiriz; otur oturduğun yerde zaten kan ter içinde bir yaşamın var, o yüzden sen bu işe karışma ben sana aşkı ve sevgiyi anlatacağım sen sadece mutlu olmaya bak…

İşte Şah ve Sultan’ı polisiye türünden ayrı tutan yegane uçurum budur.

Konuyu bölmeyi sevmiyorum. Az önce dar sokaktan vızır vızır işleyen bir ana caddeye çıktık. Şimdi kalemimi sağ şeride oturtup konu bütünlünü yeniden sağlamaya çalışacağım.

Babaydar’dan bahsediyorduk. Kamber’in kesesine değinmiştik. Evet, yazar burada çok güzel düşünüp kimseye çaktırmadan, gayet mütevazıca, pek edebi olmayacak ama kısaca kurnazlıkla hüsni talil sanatını uygulamış. Kamber’e çok değindim diye öteki önemli karakterleri atladığımı sanmayın. Lakin elimde değil. Kamber öyle içten, öyle yalansız, öyle dostça konuşuyor ki insan Kamber’in hayal ürünü olmasından ötürü üzüntü duyuyor. Kamber modern dünyanın özlediği bir insan… Misal siz firavunî bir atakla Kamber’in kesesine el koysanız ve hayalinizi ondan izinsiz kesenin içine saklasanız ve bunu yaparken çölün kaba bedevileri gibi keseyi yırtsanız Kamber gıkını dahi çıkarmaz.şah ve sultan 2

Ben onunla arkadaş olmayı uygun gördüm. Güzellikle, kibarca istedim yıldız kesesini Kamber’den… Sevgiyi yerleştirdim önce… Aşkı sakladım utana sıkıla, fedakârlığı da koydum. Ardından o melül kese sıkış tıkış oldu benim durmak bilmeyen doyumsuz tavrım yüzünden.

Olsun…

Kitabı okudukça devam ettim kesenin içini çeşitli nimetlerle doldurmaya… Meğer ne meraklıymışım tekrar çocuk olup bir bez parçasının hayaliyle mutlu olmaya…

İlk önce Yavuz Sultan Selim’e hak verir gibi oldum ve onun tarafına geçip keseyi onun şiirleriyle doldurdum. Sonra Şah İsmail’in tarafında oturup, Şahın kendini Hıtayî’likten azledip Hataî’liğe layık görüşünü izledim. Keseye bir de Şah’ın keşkesini dâhil ettim.  

Yazımın başında söylediğim gibi kitap her birimizin kütüphanesinde bulunmalı. Sırf Sultan Selim Hanın ve Şah İsmail’in beyt ve dörtlüklerini okumak için olsa da kitap elimizin altında kesinlikle olmalı.

Şimdi daha ileri gidip ortaya yeni bir iddia atacağım. Kitap, şiir meraklılarına birebir… Bazı entelektüel genç arkadaşlarımızın araştırma ve sorgulamaya meraklı olması bu olasılığı dile getirmeme sebep oldu.  Bazıları vardır ya kimsenin sormadığını merak edip orayı deştikçe deşerler.

Birkaç örnek vermem gerekirse, bunlar; şiir nasıl yazılır, mısralar olayın hangi evresinde ne şekilde sıralanır, yaşanmış mıdır, Yaşanmışlığı varsa bu süreç nasıl gelişir ve sonuçlanır tarzında felsefeyle alakası olmayan ama bir filozof edasıyla dile getirilen sorulardır bunlar ve nedense kimseye faydası olmaz.

Şairin özelinden başlayıp konunun geneline kadar inen veya tam tersi, olayın genelinden başlayarak şairin özeline doğru inen pragmatik olduğu düşünülen yaklaşım aslında eleştiriyle alakalı değildir. Eğer eleştirmek böyle absürt bir mantıkla dizayn edilseydi sanıyorum lafı bu kadar uzatamazdım.

Her kitabın iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da vardır. Yazar eserindeki hataları en aza indirgemek için sabah akşam kafa yorsa da deyim yerindeyse harfi harfine tüm hataları tek tek ayıklamaya çalışsa da kul işi olduğundan ötürü mutlaka bir arıza bulunur. Belki bir nokta atlanmıştır belki virgül gereksiz yere kullanılmıştır ama mutlaka bir yanlış yapılmıştır.  İskender Pala’nın Şah ve Sultan’ında çokça mecaz, azıcık mübalağa, yerinde hüsni talil, gerekli ölçüde kişileştirme sanatı kullanılmış kısacası eserin yapısında herhangi bir problem yok. Olsa olsa ideolojik nedenlerden ötürü kitaba bir muhalefet yapılabilir. Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor ve yazıyı şöyle bir toparlamak istiyorum.

Bu kitapta birbirinden usta üç şair (Selimî, Hıtaî, Tacizade)  iki hükümdar (Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail) bir kadın (Taçlı Hatun) üç fasih (Kamber, Hasan, Hüseyin) birçok duygu (aşk, ayrılık, hüzün, keder, sevinç, huzursuzluk, ümit, fedakârlık, menfaat) ve bir dönüm noktası (Çaldıran Savaşı) var.  Okunmaya değer mi, muhalefet etmek için de olsa okunmayı hak ediyor bu kitap.

Son olarak Şah ve Sultan’ın genel özelliklerine bakacak olursak, eser 34 bölümden oluşuyor. Her bölüm bir karakterin adıyla hayat buluyor. 1. Bölüm Kamber ile başlıyor. 34. Bölümün ismi ise Taçlı… Diğer bölümlere ait başlıklardan bazıları şöyle; Şah, Aka Hasan, Gülizar, Alemşah, Hüseyin, Şehzade, Haydar Can, Selim… Daha sonra o bölümün açıklaması ‘bu bap’ girizgâhında açıklanıyor. Fakat bundan önce o bölümü özetler nitelikte bir dörtlük veya beyt var. Nihayet ve tarih atılıp yer belirtilince hikâye normal akışını sürdürüyor.

Kitap 390 sayfadan oluşmakta. Eserin sonunda yer alan kronoloji tablosu kitaptan bir şey götürmemiş fakat olmasa da olurmuş.

Evet, aşk söz perdesini Şah ve Sultan’la açtı. Bize bu usta kaleme eyvallah demek kalıyor. Ülkemizde hep ikinci plana atılan okuyup okutturma eylemine dikkat çekmek adına ben bu yazıya nokta koymayacağım.

İşte size minik bir virgül,

… gerisini siz düşünün

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Enteresan Bir Tarih Çalışması; MİRAS

Son yıllarda televizyon dizileri sayesinde popülaritesi artan “tarih”i bu kez yabancı bir gözle okudum. Kitabın adı MİRAS. Hugo N. GERSTL tarafından kaleme alınan bu tarihi roman 3 ciltten oluşuyor. Anavatan Üçlemesi temasıyla kaleme alınmış olan yapıtta bazı mühim ayrıntılar gözüme takıldı.

Bu yazıyı okurken olağan bir eleştiri, inceleme yazısı okuyacaksınız. Çok iddialı bir yazı olacağını söylemiyorum fakat anlatmak istediğim şeyleri eğip bükmeden, söz sanatlarına ve abartıya kaçmadan anlatacağım. O nedenle bu defa oldukça sade bir anlatım tercih ediyorum. Kitabın genel özelliklerinden bahsettikten sonra beni rahatsız eden noktalara değineceğim.

Kitap 528 sayfadan oluşuyor. Toplam 4 bölüm var. Birinci Bölüm TURHAN başlığını taşımaktadır. Yazar bu kısımda 1897-1912 tarihleri arasındaki süreci anlatıyor. İkinci Bölüm’ün adı HALİDE. Bu bapta ise 1897-1917 tarihleri arasındaki olaylar var. Üçüncü Bölüm NACİ ismini taşıyor. Burada ise 1918 – 1924 tarihleri anlatılmaktadır. Son bölüm yani Dördüncü Bölüm’de ise KAHRAMANLAR başlığı altında 1928 – 1936 tarihlerinde olup biten olaylar, kitaptaki karakterlerin birbiriyle olan bağı irdelenip okuyucuya sunuluyor. Her bölüm kendi içinde numaralandırılmış. Örneğin Birinci Bölüm’de 13 alt bölüm var. Böylece hikâye bazı Türk romancılarının yaptığı gibi ardışık ve kimi zaman insanı boğan yapıda ilerlemiyor. Aksine insanın dinlenmesine fırsat veren bir örgüyle tasarlanmış.

II. Abdülhamit dönemi, Osmanlı’nın ve yeni Cumhuriyetin doğu politikaları, Hamidiye Alayları’nın işlevi, İttihat ve Terakki’nin o tarihlerdeki misyonu, Bab-ı Ali Baskını’nda olanlar, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Tek Parti Dönemi Anavatan Üçlemesi’nin, Miras adını taşıyan bu ilk kitabının konuları arasındadır.

Olay örgüsünün anlaşılır ve sürükleyici olması için yazar bazı belden aşağı manevralar yaparak Osmanlı toplumundaki gayri ahlaki temaslara parmak basıyor. Sübyancılık diye tabir edilen, çocuk tacizciliğinin paragraf aralarında işleniyor olması gözümden kaçmadı. Hatta bir ara kitabı okurken durup düşündüm, ben Avrupa sosyal yaşantısının romanını mı okuyorum yoksa Osmanlı toplum yapısının anlatıldığı bir romanı mı?

Bu soruyu kendime sorduktan sonra eseri bir eleştirmen gözüyle değil sıradan bir okur hissiyatıyla okumayı sürdürdüm. Yazarın tahrikine aldırış etmeden son derece sakin bir şekilde hikâyenin sonunu getirmeye çalıştım.

Bugün bazı yandaş tarihçilerin çok uyguladığı; terazinin bir tarafını yüceltmek adına diğer kefeye pislik bulaştırma alışkanlığını Miras’ta da gördüm. Bugün “Tek Parti Dönemi”yle hesaplaşma gayesi taşıyan liberallerin sıkça dile getirdiği ve yanıt aradığı bir soru var. Osmanlı’da her şey çok berbat olduğu için mi Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur yoksa artık imparatorluğu kurtarmanın başka çaresi olmadığından mı?

Tabii ki ikincisi. Unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı okullarında okumuştur. Osmanlı askeri olarak yetişmiştir. Osmanlı’ya hizmet için kendini halkın önüne atmıştır. Onun kahramanlıklarına kitaplar yetmemiştir. O nedenledir ki bugün hakkında en çok eser yazılan liderdir kendisi. Bunun akabinde annesi asil bir Osmanlı kadını, babası eli öpülesi bir yiğit idi.

Tüm bu kombinasyon gösteriyor ki Atatürk bir Osmanlı askeridir, Osmanlı’dan zerre miktar nefret etmemiştir. Bugün Atatürkçülük maskesi takarak biz vatanseverlerin halis duygularıyla oynayan sözde aydınlar, entelektüeller Atatürk’ü yukarılara çıkartmak için illa eski Türk tarihini, Osmanlı’yı, padişahların tamamını, ayaklar altına alan yazılar kaleme alıyorlar. Atatürk ki bir davete katılmak üzere yakınındakilere: “bana yeniçeri kostümü bulun, getirin. Bu davete o şekilde gideceğim” diyerek atasına olan sadakatini ve övgüsünü kanıtlamıştır. Atatürk bize geçmişimizle iftihar etmemizi, övünmemizi, şanlı olan bu soyun daha ileri seviyelerde yaşamayı hak ettiğini söylemiş ve bu uğurda çaba sarf etmiştir. Lakin ne yazık ki bu mühim mirasa saygı duymayan üstelik kendisini Atatürk’ün mirasçısı olarak gören çok insan var.

Yeniden kitaba dönecek olursak, yazar tam da burada hata yapmış. Atatürk ve silah arkadaşlarını övmek için Osmanlı’ya çamur atan bazı cümle ve paragrafları kaleme almış. Çocuk sayılabilecek bir yaşta annesi yaşında kadınla seks deneyimi yaşayan Turhan isimli karakter, seviştiği o kadının kocasına yakalanmamak için bulunduğu ilçeden kaçarak bir kervanda işçi olarak çalışmaya başlamıştır.

İnkâr etmemek lazım ki suç, ahlaksızlık, yolsuzluk ve ihanet Osmanlı toplumunda da vardı. Ancak salt bu olumsuz kavramlar üzerinden Osmanlı’yı ele alırsak maziye ihanet etmiş oluruz. Eşit miktarda gerçeği, objektif bir ağızla konuşmalı ve yazmalıyız.

Gel gelelim kitabın ilerleyen bölümlerinde eğitimli bir genç kız, Halide, İstanbul’da bazı kötü tecrübeler yaşıyor. Gayri Müslim vatandaşlardan birkaçının saldırısına uğruyor. Bir Türk askeri olan Naci o kadar güçsüz, aciz ve ahmaktır ki elini silahına atıp o saldırganları etkisiz hale getirememiştir (!) Buna kim inanır? Yahut bu hikâyeden kim zevk alır? Tüm bunların dışında bunu okuyanlar şurada belirtilen olayı ciddi ve gerçekçi bulur mu? Yanındaki kadını korumaktan aciz silahlı askerimiz, maskeli bir fedai tarafından kurtarılmıştır.

Tarihi roman yazmak, kitabın yazarında uydurma ve hayali unsurları tarihi bir gerçekmişçesine kitaba yerleştirme hakkı doğurmaz.

Subliminal öğelerin insan algısında ne tür gelgitler meydana getireceğini iyi bildiğim için kitaptaki bu ayrıntıları masumane bulmuyorum.

Son olarak tarihi roman dendiğinde aklıma ilk gelen kişi olan ve eğrisiyle doğrusuyla meseleyi tüm çıplaklığıyla veren araştırmacı yazar Turgut Özakman’a rahmet dileklerimi sunmak istiyorum. Ve ardından şu dilekte bulunarak yazıya nokta koyuyorum.

Umarım tarihi roman yazan tüm araştırmacılar, yazarlar ve tarihçiler gerçeğe sadık kalarak ve tarihe saygısızlık etmeden eserlerini oluştururlar. Şüphesiz toplumumuzun buna ihtiyacı var.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Mürsel Ferhat SAĞLAM

16 Nisan 1989 İstanbul doğumludur. Aslen İskiliplidir. Ajans Paradise’ın kurucusu ve genel müdürüdür. Dijital pazarlama & sosyal medya ve marka yönetimi alanlarında kişi ve markalara danışmanlık yapmaktadır. Reklam, iletişim, pazarlama, yeni medya, marka yönetimi, dijital pazarlama, sosyal medya, itibar yönetimi, kreatif içerik, dijital marka yönetimi ve girişimcilik konularında belediyelerde, işletmelerde ve üniversitelerde konferans ve eğitimler vermektedir. Ayrıca bu konularda yazdığı makaleler çeşitli dergilerde yayınlanmaktadır. Ajans Paradise dışında diğer girişimi ise Şilep Dergi’dir. Ayrıca İndigo Dergisi, Pazarlamasyon düzenli olarak makaleleri yayınlanmaktadır. Bunlar dışında dönem dönem konuk yazar olarak yer aldığı ulusal ve uluslararası dergiler bulunmaktadır.

Eğitim Kariyeri

Namık Kemal Üniversitesi – Halkla İlişkiler Bölümü

Beykent Üniversitesi – Tarih Bölümü

Anadolu Üniversitesi – İşletme Bölümü

Beykent Üniversitesi – Tarih (Yüksek Lisans)

Marmara Üniversitesi – Halkla İlişkiler ve Reklamcılık (Doktora)

Yayınlanmış Eserleri

Günübirlik Sonsuzluk (Hikaye – Şubat 2011)

Var Say (Psikolojik Roman – Kasım 2013)

Raygan (Roman – Temmuz 2014)

Aşkzade (Hikaye – 2016)

Değer – I (Edebiyat İncelemeleri – 2016)

Değer -II (Kitap İncelemeleri – 2017)

Değer – III (Kültür Sanat İncelemeleri – 2017)

Değer – IV (Röportajlar – 2017)

Reklam ve İletişim

Röportaj teklifleri için veya dergi, blog, gazetenizde yayınlanmak üzere dijital pazarlama, sosyal medya, marka yönetimi, girişimcilik, iletişim, reklam, dijital marka yönetimi, itibar yönetimi  vs. konularında uzman görüşü almak için Mürsel Ferhat Sağlam’a iletisim@silepdergi.com ve sosyal medya aracılığıyla ulaşabilir veya www.murselferhatsaglam.com‘u ziyaret edebilirsiniz.