Adem ÖZBAY İle Türkiye’de Yayıncılık Hakkında Röportaj

22 Kasım 2016

Aşkperest, Gelmesem de Bekle Beni, Aşka Gittim Dönmeyeceğim başta olmak üzere 30’a yakın kitabı bulunan Adem Özbay ile yazarlık ve Türkiye’de yayıncılık hakkında konuştuk.

Adem Bey öncelikle Türkiye’de yayıncılık hakkında genel olarak düşüncelerinizi almak istiyorum. Türkiye’de yayıncılık nereye gidiyor?

Adem Özbay: İnanılmaz bir yere gidiyor. Bize gelen verilere göre aylık 5 bin yeni kitap basıldığını söyleyebilirim. Bu da müthiş bir durum. Belki eleştirilecek de çok kitap basılıyor ama zamanla okur herkesin puanını verecek ve taşlar yerine oturacak diye düşünüyorum.

Yayıncılık nicelik olarak artıyor neredeyse her hafta bir yayınevi kuruluyor. Bir günde yüzlerce yeni kitap piyasaya çıkıyor. Onlarca yeni yazar kitap çıkarıyor. Siz rakamlara daha çok hâkimsinizdir bunları da katarak, yayıncılığın bugününü rakamlarla değerlendirir misiniz?

Adem Özbay: Evet gerçekten de veriler çok ilginç. Herkes “Bizim millet kitap okumuyor” diyor ama yazar ve kitap sayımız çok fazla. Ama baskı adetlerimiz çok düşük. Bizde ayda 20 kitap yayınlayan bir yayınevi toplamda 20 bin basıyor. Avrupa da ise bir yayınevi bir kitabı yüz bin basıyor. Farkımız bu. Ama özellikle son 20 – 30 yıldır bir kültürel şoklanma ve kaos yaşıyoruz. Bence tüm bunların nedeni bu… Ben bunu son derece verimli buluyorum. Büyük devrimlerin ve aydınlanmaların öncesinde yaşanan kaoslara benzer bir durum. İlerisi bizim için aydınlık görünüyor.

Yayıncıların sayısı çoğalıyor dolayısıyla nicelikte bir artış söz konusu ancak merak edenler için soruyorum yayıncılık nitelik olarak da artıyor mu yoksa yerinde mi sayıyor veya daha da kötüsü yayıncılık nitelik olarak her geçen gün geriliyor mu?

Adem Özbay: Ben şöyle bakıyorum olaya; herkesin sözünü söyleme hakkı var. Ama söylenen o söz söyleyen kişiyi geleceğe taşır mı, işte bunu okur belirliyor. Sabahattin Ali’yi 5 sene önce çok dar bir çevre bilirken bu gün en çok satan yazarımız oldu. Demek ki okur onu bu güne taşıdı. O yüzden gelecekte, bu günlerden kalan yazarlar çok olursa demek ki iyi yayınlar yapmışız demektir.

Özellikle 2000 – 2010 yılları arasında birçok yeni yayınevi kuruldu. Bunlar yayın politikaları gereği genel olarak kendilerini “kişisel yayıncılık” kategorisine sokuyor. Kişisel yayıncılık hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Adem Özbay: Evet kişisel yayıncılık alanında biraz kirlilik olduğu doğrudur. Bu işi yapanların arasında yanlış insanların sayısı çok fazla… Ama kişisel yayıncılığı yok saymamamız lazım. Eleştirebiliriz ama kişisel yayıncılık iyi şeylerin de ortaya çıkmasına neden olacak bir süre sonra… O yüzden biraz sabredelim ve herkesin yayınlama hakkına sahip çıkalım diyorum.

Kişisel yayıncılık konusundan yaratıcı yazarlık kurslarına gelmek istiyorum. Sizce yazarlık öğrenilen bir şey midir? Bu tartışma hep yapılır. Yazarlığın kursu olmaz denilir. Belki kursta gramer, kurgu, teknik öğretiliyor olabilir ve bunlar yazarlar için önemli detaylardır. Fakat yazarlık bunları öğrenmekten mi ibarettir sizce?

Adem Özbay: Yazar, yarım peygamberdir benim için. İnsan içine doğmamışı yazamaz. Ama teknik falan öğrenilerek de yazar olunabilir. O kurmaca yazarıdır. İlham yazarı olamaz. Gerçek yazarın dilbilgisine, gramere hele kendisine şöyle yaz diyecek öğreticiye ihtiyacı yoktur.

Şunu desek yanlış olur mu; yazarlık kursuna gitmiş biri bestseller yazabilir fakat o eser bir klasik değildir?

Adem Özbay: Bak işte bunu da okur belirler. Kim bilir hamburger nesli olarak hamburger kitaplarını da bir gün klasik yapabiliriz. İnan ki bekleyip görmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Yani çok zayıf bir ihtimal de olsa belki öyle bir şey olabilir.

Son bir soru, başucu eserim dediğiniz üç kitabı söyler misiniz?

Adem Özbay: Türkçe Kuran – Don Kişot – 1984

Bu güzel ve bilgilendirici söyleşi için size teşekkür ederim.

Adem Özbay: Bu güzeliklere dahil ettiğiniz için kalbi teşekkürlerimle.