Âlim & Cahilin Müsabakası; Tasavvuf

14 Ekim 2016

RAUNT-2

 

Ve…

Nedir bu diye şaşırmayın, zira buna lüzum yok. Sadece bir delilik yapmak istedim. Ne Shakespeare ne de Fuzuli bunu denememiştir. Ki zaten buna gerek de yoktu. Hiç eskiyle yeni bir olur mu? İnsan ne kadar büyük şair olursa olsun, birkaç yüzyıl sonraki cüzi konuları kaile alıp, bileğini boşuna yorar mı?

Edebiyata rahat nefes aldırmayan, ona baygınlık veren, onu sırılsıklam edip yalnızlığa iten, ona zorla kumar öğreten ama iskemleyi altından çekip onu konfordan men eden yeni yüzyılın yerden bitme cahilleriyle, ben ve benim gibi ince bilekli kalem sahipleri uğraşacağız. Açıkçası uğraşmaya mecburuz. Eskinin büyük adamları, oldukları yerde kalsınlar. Gönülleri ferah, mekânları geniş olsun.  Ben ardımda bir boş sayfa bıraktım. O beyaz ve temiz kâğıdı bu karman çorman mısralara bağladım. Ardından daha lafa başlar başlamaz “ve” dedim. Hâlbuki birbirine bağlamaya çalıştığım herhangi iki kelime veya tümce yoktu. Sırf muziplik olsun diye “ve” demedim elbet, lakin öyle esrarlı bir tarafı da yoktu bu seslenişin… Aslında bu “ve”nin içinde eski Efes’in harabesine sırt çevirip Ege’nin yeni beyefendilerine, efe lakaplı koca adamlara özenmek var. Dimdik, bağımsız ve yeri inleten bir tavır var bu “ve”nin içinde…  Ayrıca Cemil Meriç’in “Kendini tanımak marifetlerin marifeti” deyişindeki sızı var bu “ve”nin içinde… Sayısı parmakla gösterilecek kadar az olan tüm romantik adamlar da var bu “ve”nin içinde… Örnekleri çoğaltmak konusunda asla yorulmayacağımı bilen kuşlar ve böcekler var bu “ve”nin içinde… Aslında şimdi biraz kemana ihtiyacım var. Nedense bir keman eksik bu “ve”nin içinde…

Sanırım sabrınız taştı, “gayrı söyle ne söyleyeceksen” seviyesine geldiniz. O halde lafı buruşturup, cümleleri yırtıyor ve noktayı koyuyorum. Muhabbete “ve” diyerek başlamamın nedenini açıklamakla uğraşmayacağım. O halin ruhuna günün her saniyesi zaten bürünmüyor muyuz?

Yaşam; eğri ile düzü, uzun ile kısayı, var ile yoğu, olmuş ile olmamışı, kadın ile erkeği, kitap ile interneti, âlim ile cahili, kalem ile klavyeyi, siz ile bizi, şu ile bunu yani birbirine zıt mıknatıslanma yapacağı muhtemel gerçek dünyaya ait tüm kelimeleri, ister maddi olsunlar ister manevi, gerek görünür olsunlar gerekse işitilen, ekşi veya tatlı, acı ya da tuzlu hiç fark etmez mutlaka bir kıyaslama üzerine kurulmuştur.

Sonuç olarak mutlaka bir tercih yapmak zorundayız. İyi ile kötü arasında, soyut ile somut arasında, sevilen ile iğrenilen arasında birine yönelmek daha doğrusu birini, ötekine yeğlemek zorundayız.

İnsanoğlunun yüzlerce, binlerce yıllık dünya hayatı boyunca kâğıda döktüğü veya dile getirdiği her cümle tek tek toplansa, yazılan ciltlerce kitap ve konuşulan katrilyonlarca laf üst üste atılıp ağırlıkları tartılsa, Allah’ın (c.c) tek ayetindeki bir kelimenin ufacık harfine denk düşmez. Tabii yazdığı ve konuştuğu ile insanı Rabbe yaklaştıran hak erlerinin yeri ayrı. Onları bu yargının dışına almak istiyorum. Çünkü onlar Allah’ın kelamını yaymak için nefes harcarlar ve bu uğurda mürekkep yalarlar. Üstelik söyledikleri veya yazdıkları her şey kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki herhangi bir harfin kutsiyetini geçemez. Zira zaten söyledikleri veya yazdıkları her şey ondan ilham alınarak söylenmiş veya yazılmıştır.

Misal Kâdi İyaz’ın Şifâ-î Şerîf isimli eseri…

Güvercine kanat çırpmak neden işkence olsun ki? O zulüm, tavuğadır. Kanat yerdekine acı, gök tahtında oturan güvercine ise şeker tadında bir lezzettir. Bu örneği neden verdiğime gelecek olursak, şu son birkaç senedir Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’ye uygulanan edebiyat simsarlığı beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Kitap kataloglarında şöyle genel bir tarama yapıp arama kısmına Mevlânâ yazarsanız, yüzlerce kitap, doküman bulabilirsiniz. Bu işgüzarlık tasavvuf edebiyatına gönül veren genç- yaşlı tüm kitapseverleri üzmeye başladı.

Konunun diğer can alıcı tarafıysa, bir kesim okurun, medyatik yazarlardan Mevlânâ temalı kitap istemesidir. Tahminimi mazur görün ama bestseller meraklısı okuyucunun bu tavrı bana: “kandırılacaksak popüler adamlar tarafından kandırılalım” demenin öteki çeşidiymiş gibi geliyor. Popüler edebiyatın can damarını oluşturan bu yazarlar uzmanlıkları dışında hangi konuyu yazarlarsa yazsınlar bence abes durur. Bir romancıdan yüzde yüz gerçeklerin anlatıldığı, öznelliğin sıfır olacağı bir Mevlânâ kurgusu beklersek hem tarihe hem edebiyata ve hem de romancıya haksızlık etmiş oluruz. Diğer açıdan yaklaşacak olursak bu kez de Mevnevi yorumcularına rastlarız.

Okurun tembelliği yüzünden başlayan bu döngü sonrasında İskender Pala, Elif Şafak, Sinan Yağmur, Ahmet Ümit gibi yazarlar piyasaya Mevlânâ temalı kitap çıkartmaya başladı. Alan memnun satan memnun bize söz söylemek düşmez lakin isterim ki kitapları çok satanlar listesinden düşmeyen diğer popüler yazarlar hazır hiç bulaşmamışken bu işe sırt çevirsin. Öyle tamamen değil, en azından birkaç yıl, şu besin zinciri yerine oturana dek yani herkes kendi kurgusuna kendi hikâyesine kendi mısrasına dönene kadar Mevlâna’yı yazmaktan, kurgulamaktan biraz uzak dursunlar.

Sitem ettiğim şey, Mesnevi’yi arka plana atıp insanları işin membaından koparmaya çalışanlaraydı. Bir de arzum var. Temenni de diyebiliriz… Hazır dilek kuyusu önümdeyken bu şansı kaçırmak istemiyorum. Madem eleştiri ailesinin bir üyesi oldum sırf olumsuz konuşma amatörlüğüne düşmeyeyim. İstiyorum ki yeni bir âlim kampanyası başlatılsın. Bu kez asıl kitabı göz ardı etmeden, ciddi bir tanıtım ve okuma kampanyası başlasın. Maksat tasavvufsa bu dediğim mantık dışı gelmemeli… Ben sözü tekrardan Kâdi İyaz’a getirmek istiyorum.

Gerçek bir ilim adamı olan bu saygıdeğer şahıs, yazdığı eserde Hz. Muhammed (sav) hakkında geniş, ayrıntılı ve tatmin edici bilgiler sunuyor. Günümüz kitap sektörü ancak gösterişli kapak tasarımı ve medyatik yazarlar sayesinde ayakta dururken Kâdi İyaz, yazdığı eserle bu günlere gelebilmiştir.

Birkaç yayınevi tarafından okurlara sunulan Şifâ-i Şerîf’te anlatım; bölüm, kısım ve baplara ayrılmış.

Her konu kendi içinde genişlediğinden okuyucunun aklında soru işareti bırakmıyor. Şeffaf bir dili var diyeceğim fakat çekiniyorum. Arapça çok sözcük var. Lakin yayınevleri bunları epey bir sadeleştirmiş. Okumakta zorlanacağınızı sanmıyorum.

Yeniden eserin içeriğine dönecek olursak, Şifâ-i Şerîf bildik hadis külliyatlarından ziyade meseleleri bir nevi kronolojik olarak vermesinden dolayı özeldir. Salt fikir vermek yerine o hadisin geçmişi, oluşumu hoş bir üslupla anlatılmış. Bir nevi hikâyeleştirme yapılmış. Eğer biri çıkıp bu kitabı tek cümleyle anlat deseydi abartısız söylüyorum ki tam bir başucu kaynağı derdim. Rafta bekletilmek için fazla kaliteli bir eser olan Şifâ-i Şerîf’i keşfetmiş olmaktan onur ve gurur duyuyorum. Bana kalırsa Şifâ-i Şerîf her an çalışma masamızın bir köşesinde beklemeli, ihtiyaç duyduğumuz an ona ulaşmalıyız.

Mevlânâ’yı dünya yıkılana dek gönlümüzde misafir edeceğimiz kesin ve ihtiyaç duydukça kullanmak için Mesnevi’nin bir başucu eseri olacağı tartışmaya kapalı bir gerçektir. Fikir ve görüşleriyle hayatımıza pozitif etki yapan bu şahsiyetli âlim, son yıllarda popüler yazarlarca bilinçli veya bilinçsiz olarak uğradığı dezenformasyondan kurtulabilirse kısacası “Mevlânâ yazma” fenomenliği biterse onun yerini Kâdi İyaz dâhil daha birçok âlimin dolduracağına inanıyorum. Jenerasyon olarak birbirlerine bir iki yüzyıl uzak olsalar da kullandıkları şerit aynıdır.

Evet, şimdi sıra Kâdi İyaz’da…

Kalemi altın kaplama olan ve toplumun bağrını mesken tutan tasavvuf meraklısı popüler yazarlar Kâdi İyaz’ı es geçmemeliler. Belki daha sonra Muhyiddin-i İbn’ül Arabi’ye sıra gelir… Ben direkt bu âlimlerin romanı yazılsın demiyorum. Şifa-i Şerif’ten yararlanılmış eserler, Şifa-i Şerif’ten dipnot almış kitaplar türesin istiyorum.

Tasavvuf, ayaklarınla yürüdüğün değil, kalbinle koştuğun bir yerdir. Âlim ile cahilin müsabakası şimdi sona erdi. Popüler adamlar bugünlerde, İslam âlimlerinin bıraktığı eserler sayesinde cüzdanını kalınlaştırsalar da edebiyat, ebediyete bu şekilde yürümeyecektir. Eğer mesele rant değil de tasavvufsa ve tek sorun yeni bir referans bulamamaksa alın size Kâdi İyaz…

Müfessirliğiyle hepimizi cebinden çıkarabilecek o büyük rehbere selam olsun.

Hû…

Mürsel Ferhat SAĞLAM