Teknoloji Çağında Edebiyat (2. Kısım)

Edebiyatı teknolojiye entegre biçimde kullanmak hususunda Türk okuru biraz bilinçsiz davrandı. Teknolojiye hoyrat davrandığımız doğrudur fakat edebiyatı teknolojiyle harmanlamak konusunda birazcık hassas olmalıydık. Ne yazık ki beceremedik…

Tabi işlerin bu noktaya gelmesinde yalnızca teknoloji sorumlu değil. Özellikle son dönemde peyda olan yayınevleri edebiyatın üzerine bir vampir gibi atlayıp ve bu zavallı sanatın yaşamını var eden damarları kurutuncaya kadar emdiler. Mesela kişisel yayıncılık yapan birçok yayınevi, yazar kapmak, yani paralarına para katmak üzere web sitelerini öyle süsledi öyle renklendirdiler ki sanki dünyanın en çok okunan yazarları bu yayıncıların kapısından geçmiş hissi uyandırdılar.

Bunun dışında başvurdukları pazarlama hileleriyle size kendinizi Tolstoy’muşsunuz gibi hissettirmeyi başardılar.

Hiçbirine aldanmayın.

Çünkü onların amacı sizi zirveye taşımak veya yazdıklarınıza okuyucu bulmak değil onların tek derdi cebinizdeki parayı ve umutlarınızı sömürmek…

Eskiden yazarın kendini kabul ettirmeye çalışması gibi bir derdi yoktu. Yeni nesil teknoloji ve medya ile birlikte şair ve yazarların kendini kabul ettirme dönemine girmiş bulunduk.

Bugün Facebook’u şöyle bir dolaştığınızda göreceksiniz ki yazar olduğunu zanneden kendine şair sıfatını yapıştıran birçok insanın yüz binlerce takipçisi var. Hâlbuki o şahısların paylaştığı içerikleri tarafsız bir gözle okuyup altına olumsuz bir yorum yazmaya kalksanız anında tepki alırsınız.

Yaşar Kemal bir röportajda kendisine sorulan bir soruya; “eleştiri, dünyada da bizde de zor iş. Her çağda birçok büyük yazar, büyük şair yetişmiş de büyük eleştirmen parmakla gösterilecek kadar az”[1] diye yanıt veriyor. Bunu okuduktan sonra edebiyatın niye gerilediği konusunda konuşmaya gerek var mı?

Peki okuyucu ve yazar eleştiriye niçin bu kadar tahammülsüz dersiniz?

Çünkü insanlar takip ettiği kişi ya da kişiler ölçüsünde hayatını şekillendiriyor. Bir başkası gibi giyinmek bir başkası gibi konuşmak ayıplanmadığı gibi bir başkası gibi okur olmak ve hatta bir başkası gibi yazmak da artık önemli bir mihenk taşı oldu.

Böyle davranan fotokopi zihniyetli yazarlar, kendilerini Nirvana’ya ulaşmış zannettiğinden ağzından çıkan her sözün Nobellik olduğunu var sayıyor. Kısa süreliğine de olsa bunun keyfini çıkarıyor.

Peki ya sonra?

Bugün eserleriyle tanıdığımız nice edebiyatçıyla aynı dönemde yaşamayı çok isterdim. Onların birbiriyle olan mektuplaşmaları ve tatlı-sert münakaşası bana kalırsa ders niteliği taşıyor.

Örneğin kim bilebilir ki Reşat Nuri’nin roman yazarkenki ruh halini? Yani yazmak, onun psikolojisinde ve günlük yaşamında ne tarz değişikliklere neden oluyordu? Bilmiyoruz ve sanıyorum ki asla öğrenemeyeceğiz.

Hâlbuki bu günün popüler yazarları hakkında kitap dolusu haber var. Ne yiyorlar ne içiyorlar nasıl giyiniyorlar ne kazanıyorlar vs. her şeyi biliyoruz. Doğal olarak ürettikleri eserlerden ziyade onların yaşam tarzlarına hayranlık duyuyoruz. İşte teknolojinin edebiyata, edebiyatçıya zararlarından biri daha…

Şimdi belki de “işte bunlar hep sanayi devriminden kaynaklanıyor” diyecektir. Evet teknoloji ile sanayi devrimi arasında direkt bağ olabilir lakin sanayi devrimi ile edebiyatın gerilemesi arasında direkt bir bağ yok. Bunu yineliyorum. Zira teknoloji hayatı kolaylaştırmak için var. Edebiyat da hayatın bir parçasıdır. E-Kitap okuyucuları, dijital dergiler / gazeteler / bloglar bilgiye ulaşmak hususunda birer kolaylık. Sosyal medya, web, Google gibi araçlar da edebiyatı besliyor. Lakin bu biraz da bıçak fenomeni gibi yani teknolojiyi de kullanma amacın neyse teknoloji sana ona göre sonuç verir. Bıçakla ekmek kestiğin gibi insan da öldürebilirsin. Dolayısıyla teknolojiyle edebiyatı katletmek de var yüceltmek de… Toplum ve kolaycılık taraftarı insanlar teknolojiyi edebiyatı katletmek üzere kullandı.

Sonuç olarak edebiyatçı veya edebiyatla ilgili olan herkes (okur, öğretmen, akademisyen, yazar, şair vs) teknolojiye sırt çevirmemeli bilakis onunla dost olmayı bilmelidir. Belki bu sayede edebiyatla teknolojiyi barıştırırız.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

NOT

İki kısım halinde yayınlanan Teknoloji Çağında Edebiyat yazı dizisinin ilk bölümünü okumak için TIKLAYINIZ

Kaynakça

Özlem FEDAİ, Romanı Konuştular, Sütun Yayınları, Mayıs 2011, s. 113

Teknoloji Çağında Edebiyat (1. Kısım)

Yeni dönem akademisyenlerin bir meseleyi eskiyle kıyaslarken tercih ettikleri örnekler cidden enteresan. Aslında bunu sadece akademisyenler yapmıyor. Gazeteciler, yazarlar, tartışma programlarındaki tuhaf adamlar dâhil olmak üzere biraz kitap okumuş olan herkes  “sanayi devriminin ardından” tümcesiyle entelektüelliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Önce anlamsız gelen ama zamanla sloganlaşan bu tarz kelime öbekleri, sosyal medyanın da etkisiyle günlük hayatımızı işgal ediyor. Olur olmaz şeyi sanayi devrimine bağlamak bana pek gerçekçi gelmiyor. Daha doğrusu bunun yüzeysel bir ifadeyle geçiştirilmesi gerçekçi gelmiyor. Eğer ülkemizin geri kalmışlığını anlatacaksanız sanayi devrimine değinin hem de dibine kadar değinin. Ancak gerekli gereksiz her şeye -özellikle edebiyatla alakalı meselelere- sanayi devrimini karıştırmayın yahut karıştıracaksanız da bunu yüzeysel yapmayın.

2005’e kadar teknoloji konusunda ürkek olduğumuzu ben de kabul ediyorum. Dünyanın aşina olduğu teknolojik bir yeniliği biz korka korka, usulca takip ediyorduk. Hele ki homojen bir yenilikten fazlasıyla korkuyor, ona ayak uydurmak hususunda tereddüt yaşıyorduk. Söz konusu teknoloji değil de edebiyat olunca Tazminat’tan bu yana hep girişken ve gözü açık davranmışız. O nedenle sanayi devriminin getirdiği yenilikleri takip edememiş olmamızla edebiyatımızın bugünkü çıkmazı arasında sanıldığı kadar büyük bir bağ yok. Kısaca söylemek gerekirse sorun teknolojide veya sanayi devrimini yakalayamamakta değil tamamen bizde…

Teknoloji doymak bilmeyen bir canavar ve bizi biz yapan ne kadar sevimli hatıra varsa onları makineleştirmek için elinden geleni yapıyor. Bu iş kitapların makineleşmesine kadar ilerledi. Bu bir anlamda işleri kolaylaştırırken bir anlamda şiirin, öykünün, romanın ruhuna

aykırı gibi görünüyor. Şiir, roman, hikâye okurları genelde kitaba dokunmak istiyor. Araştırma, seyahat, akademik vs. türde eserler için e-kitap kabul edilebilir. Hatta kolaylık olur. Lakin duygulara hitap eden türde eserlerin e-kitap olarak yayınlanması kafamda soru işaretleri oluşturuyor. Böyle olunca da endişelenmeye başladım.

E-kitap Türkiye’de kitap okuma oranlarını arttırmış gibi gözüküyor. Lakin e-kitap ile normal kitap arasında fiyat anlamında hiçbir farkın olmaması okuyucuyu e-kitaptan uzaklaştırıyor. Dünya ise her zamanki gibi bizden on – on beş adım önde gidiyor. E-kitap kültürü Amerika başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede trend halini almış durumda.

Bildiğim kadarıyla en son Türkiye’de e-kitap satışını arttırmak için KDV düzenlenmesi yapılmıştı. Buna rağmen satışlar beklenen düzeyde değil. Çünkü konu kitaplar olunca ne yapacağımız pek belli olmuyor.

Eğitim setleri, makaleler, akademik çalışmalar (proje, tez vs) şehir rehberleri gibi yayınlar online ortamda yayınlanıp satılmalı ya da bedava dağıtılmalı. Hatta bu sıralamanın içerisine edebiyat dergilerini de koyabiliriz. Taş çatlasa 50 abonesi olacak bir dergiyi basılı olarak yayınlamak hem dergi sahibi için hem de o dergide yazan şair ve yazarlar için hayal kırıklığı ve maddi manevi kayıp olacağından bence internet üzerinden yayın yapmak çok daha mantıklı. Prestij baskısı yapılıp belli sayıda aboneye yollanabilir ama edebiyat dergilerinin dijitalde olması 18 yaşından beri sektörde olan biri olarak söylüyorum çok daha yerinde bir hareket olur.

Belki biraz olumsuz konuşuyor gibi algılanmış olabilirim lakin e-kitap fikrine ve e-kitap okuyucusuna lafım veya kötü bir yaklaşımım yok. Fakat başta da belirttiğim gibi şiir, öykü, roman türünde kitaplar söz konusu olunca yani içerisinde sanat barındıran kitaplar söz konusu olunca okurlar sayfaya dokunmak, kitabı hissetmek, kitabı koklamak istiyor. Ne yazık ki bunu e-kitap ile başaramazsınız.

Arap baharı dedikleri endişeli gerilimin teknoloji sayesinde zuhur ettiğini haber kanalları defalarca tekrarladı. Sonuçlarına bakılınca Arap Baharı bir ırkın uyanışına sebep oldu. Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinin özgürleşmesini sağladı.

Özgürleşirken sırtını bir yerlere dayaması gerektiğini de anladı toplumlar… Peki bu durumda edebiyatın da bir “bahar” dönemine ihtiyaç duyduğunu hiç düşünmüyor musunuz?

İnanın ben bunu düşünüyorum.

Hazindir ki sosyal medya yüzünden edebiyat sadece gelişme göstermedi aynı zamanda edebiyatımızın üzerinde kapatılması zor bir oyuk oluştu. Necip Fazıl kan ağlıyor, Nazım Hikmet yaralı, ölen her şair ve yazarın ardından kurulan tanıtım grupları birer ekonomik rant kapısı oldu. Böyle bir atmosferde lütfen söyleyin yaralanmamak, kan kaybetmemek mümkün mü?

Üstelik yazılan sözlerin altına rastgele bir şairin veya yazarın imzasının atılması bana kalırsa telafisi en zor hatalardan biri.

Neresinden tutsak elimizde kalıyor öyle değil mi?

1. Kısmın Sonu

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sözcüklerin Gücü Ve Etimoloji

Kimi zaman aklıma tuhaf şeyler gelir. Hepimizin böyle anları olur. Hiç alakası olmayan bir şey düşünür hatta o şeyi kafaya takar ve dünyadaki tek problem buymuş gibi konunun üzerine gideriz. Hani derler ya “incir çekirdeğini doldurmayacak şey” diye işte o cinsten absürtlükleri durup dururken mesele ediniriz.

Örneğin geçenlerde; “kaşık her dilde kaşıktır… Hiçbir millet bu nesneye çatal dememiş. Hepsi kendi lisanınca kaşığı kaşık olarak tarif etmiş. O halde nedir bunun atası?” diye düşündüm.

Yine kitabın ortasından konuşuyorum ama bu öyle uzun betimlemelerin ardından değinilecek bir konu değil.

Nedense kelimelerin kökeni her zaman ilgimi çekmiştir. Küçüklüğümden beri şiir, ilk gençlik yıllarımdan itibaren de hikâye ve roman yazıyorum. Şair ve romancılar için kelimeler en iyi dosttur. Dolayısıyla sanırım benim etimolojiye ilgim birazcık yazarlığımdan geliyor.

Etimoloji ülkemizde pek ilgi görmese de aslında oldukça önemli bir bilimdir. Gerçi bilim dallarının biri diğerine göre daha önemli veya önemsiz olamaz böyle bir kıstas yapmak uygun değil fakat etimoloji ilmi tarihçiler açısından ayrıca önem taşır.

Tarih mezunuyum ve yüksek lisansımı da tarih üzerine yaptım. Tarihe yardımcı bilimler vardır. Her tarih araştırmacısı veya akademisyeni gibi ben o yardımcı bilimlerle sadece ihtiyacım olduğunda ilgilendim. Az evvel belirttiğim gibi etimolojinin bende ayrı bir yeri var. Zira sözcüklerin gücüne inanan biriyim. Dolayısıyla bazen kelimelerin kökeniyle ilgili düşünme veya inceleme yapma gereği hissediyorum.

Elbette sözcükleri incelerken, sözcüklerin kökeni hakkında düşünürken söz öbeklerinden oluşan deyim ve atasözleri hakkında da düşünüyorum. Belki bu takıntı size tuhaf gelecektir ancak hiç atasözlerinin ne kadar derin manalar barındırdığını düşündünüz mü?

Bu arada ilginç bir detay vermek istiyorum; en çok atasözü ve deyim barındıran dil Türkçe’dir. Kimileri bunu tembellik olarak yorumlar. Uzun uzun konuşmaktansa bir atasözüyle konuyu kapatıyoruz diye tembel olduğumuzu düşünen varsa yanılıyor. Bana kalırsa bu kadar zengin bir sözlü kültüre sahip olmamız başlı başına bir zekâ ve hafıza üstünlüğüdür. Övünmek için söylemiyorum. Zira zaten buna ihtiyacımız da yok.

Son 200 yıldır dünyada yalnız bırakıldık bu nedenle toplumumuzu kompleks hastalığı sardı. Ayrıca alınganlık ve anlayıp dinlemeden konuların üzerine gitmek gibi tuhaf huylar edindik. Oysa Türkler 5 bin yıllık bir tarihe sahip dünyanın hemen hemen tüm coğrafyalarında yaşamış ve yaşadıkları bu geniş coğrafyaya rağmen benliğini korumuş ilginç bir millettir. Asıl ilginci Türkler başta Türkistan coğrafyası ve Anadolu olmak üzere Kuzey Afrika, Balkanlar, Orta Avrupa, Doğu Avrupa, Kafkasya, Hicaz, Ortadoğu ve Akdeniz’de yaşamış, komşu uygarlıklarla etkileşimde bulunmuş ve bu coğrafyalarda beylik, devlet ve imparatorluk kurmuş bir millettir. Sadece bunlar bile kompleksten kurtulmamız için iyi bir sebeptir.

Türklerin tarih boyunca tek eksiği ise yazılı tarih kültürünü çok geç benimsemiş olmalarıdır. Etimoloji bilimi tam da burada devreye giriyor. Ayrıca komşu uygarlıkların yazılı kültüre sahip olmaları ve Türkler hakkında yazdıkları Türk tarihini aydınlatmak için yeterli oluyor. Bir de arkeoloji devreye girince Türk tarihinin kaç bin yıl geriye gittiğini hesaplamak zor olmuyor.

Komplekslerimizin nedenleri var.

Mesela sanayi devrimi ve akabinde gelişen, değişen dünyaya ayak uyduramamış olmamız, teknoloji açısından geri kalmamız, tarım toplumu olmaktan kurtulamıyor oluşumuz,  eğitime ve sağlığa gülünç bütçeler ayırmamız, kütüphane açısından yetersiz ve kitaplardan uzak bir toplum olmamız kompleksli olmamızın nedenlerindendir.

Bunlar değiştirilmeyecek, düzeltilmeyecek kadar büyük sorunlar değil. Biraz da bardağın dolu tarafından bakmayı bilmeliyiz. Örneğin bizim çok sağlam bir sözlü iletişim kültürümüz var. Atasözleri, deyimler, halk türküleri bunlardan sadece birkaçı…

Tek eksiğimiz, toplum olarak farkındalık sorunu yaşıyor olmamız.

Teşbihte hata olmaz derler. Hepimiz önce bunu söyler, ardından saçma sapan benzetmeler yaparız. Aslında bu sözün anlamı teşbih hata kaldırmaz demektir.

Bazı kelimelerin ve söz öbeklerinin yanlış anlaşılma nedeni Türkçe’nin yapısı itibariyledir.

Değişime açık ve koruması zor bir dildir Türkçe. Aynı zamanda Türkçe’nin değiştirilmesi ve yozlaştırılması da zordur. Kısacası Türkçe bu açıdan bakıldığında çelişki barındırır. Mesela ben teşbihte hata olmaz deyip Türkçe’yi sakıza benzetecek değilim. Aklıma geldi ama bunu yapmayacağım.

Son söz niyetine; kendinizin farkında olun ve sözcüklerin ruhu olduğuna inanın demek istiyorum. Zira sözcüklerin kökenini bilmek ve gücünü fark etmek bizi başarıya ve huzura götürecektir.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sanatı Sanat Yapan Nedir?

Eminim başlığı okuyan birçok kişi kaşlarını çatmış bu cümlenin nereye varacağını merak ediyordur. Konuya böyle bir başlıkla girmek hata mıdır yoksa albeni oluşturmak için mi buyurun siz karar verin… Yine de bu kadar yüksek perdeli başlangıcı hoş görmeyenleriniz olacaktır. Belki de birçoğunuz bu paragrafı bitirdikten sonra hemen diğer sayfaya geçip başka şeylerle ilgilenmeye kalkışacak. Ama daha da ilginci tüm bu öngörülerim boşa çıkacak ve herkes bu meselenin sonuna sabır ve merakla ulaşmak isteyecek. Çünkü bu defa sanatı konuşuyoruz…

Böyle bol tahminli bir girişin ardından belirtmek istediğim şudur ki; sürekli dillendirdiğim bir görüşü duyarlı kişilerin yorumuna açıyor olmaktan dolayı oldukça memnunum. Ve bu mutluluğun olabildiğince fazla kişide yankı uyandırmasını istiyorum.

Sanat…

Ardına üç nokta koyup basitçe geçiştirdiğime bakmayın aslında sanat, içersine aşk, ayrılık, hüzün, mutluluk, hasret, fayda, hizmet yani duygu, düşünce ve davranışları yerleştirebildiğimiz muazzam bir yapıdır.

İstediğimiz dizaynı onun duvarlarına ve zeminine uygulayabildiğimiz için ona her koşulda sahip çıkma dürtüsüyle donanmışızdır.

Evet, sanatçılar sanat yapmak uğruna saçlarını beyazlatıp bilmem kaç gece uykusuz sabahlar.

Öyle değil mi?

Peki sonuç nedir?

“hiç”

Gerçekten sonuç sadece basit bir hiçten ibarettir. Başlarken neticenin ne olacağını tahmin edemediğim bir iş için kesinlik belirtmek imkânsızdır. Bunu açıklamak için sanat yapma dürtüsünü iki kategoride incelemek gerekir.

Birincisi sanatı para için yapanlar ikincisi sanatı sanat için yapanlar…

Sanat para içindir diyebilirsiniz fakat bu iddianın arkasını doldurmak gerekir aksi halde tek başına yetersiz ve anlamsız olur. Sanatı para için yapanların görüşüne göre eğer bir eser oluşturulacaksa tek kaygı sanat olmamalıdır. Sanatı daha doğrusu sanatçıyı besleyen bir maddi bir fayda söz konusu olmalıdır.

Şöhret, itibar, mevki birer maddi faydadır lakin hiçbiri yeterince maddi değildir. Para ise diğer tüm maddi faydaların önüne geçer.

Peki sanatın maddi değerini belirleyen nedir? Örneğin bir kitabın baskı maliyeti midir? Yoksa yazarın o kitap için harcadığı birkaç senenin bedeli midir?

Nedir gerçekten sanatın tam olarak bedeli? Mesela bestekarın enstrüman ve kayıt için harcadığı para mıdır? Yoksa o bestekârın şarkıyı yapmak için yaşadığı hayal kırıklıklarının toplamı mıdır sanatın bedeli?

Biri bana söylesin sanatın bedeli nedir? Misal bir ressamın boya, fırça vs. için harcadığı para mıdır? Yoksa hayallerini renklerle süsleyip tuvale aktarma yeteneği midir?

Bunların kesin bir cevabı olmamakla birlikte benim için sanatın bedeli tecrübelerdir, emektir, hayal kurmaktır, cesarettir, umuttur. Yani örneğin bir kitabı satın alırken okuyucu aslında yazarın hayallerine öder o parayı… Kağıda, kapağa veya mürekkebe değil…

Sanat için sanat yapmak yani sanat kaygısıyla, sanat odaklı fayda bekleyerek sanat yapmak nedir?

Sanırım bunun cevabı da tüm maddi kaygılardan arınmış olarak sanat yapmaktır olacak…

Peki burada sanatçıyı besleyen olgu nedir?

Yine faydadır.

Lakin bu defa maddi bir kaygıdan doğan fayda değil de manevi hazdan ibaret bir faydadır.

Kısaca;

İşin içinde sanat varsa fayda her daim söz konusudur. Kimileri faydayı parayla ölçer kimileri şöhretle kimileri de haz ile ölçer. Bana kalırsa estetik kaygılarla oluşturulmuş, özgün olan ve farkındalık oluşturan tüm faaliyetler sanat değeri taşır. Zira estetik kaygısı, özgünlük ve farkındalık zaten fayda amacı güden olgulardır…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Türk Edebiyatının İhtiyacı Olan “ŞEY”

Adam Fawer… Yazdığı kitaplarla edebiyata yeni ve çetrefilli bir yoldan girdi. Öyle ya, kimsenin yanında bile geçmediği edebiyatta klasikleşme yoluna baldır bacak dalmak ve bunu daha ilk kitapla denemek cesaret ister. Meğer Adam Fawer, arazinin tozunu toprağını yutmaya dünden razıymış. Birine bakıp çıkacağım demektense ben şuracıkta beklerim alçakgönüllülüğünü yerine getirmek her yiğidin harcı değildir.  Gerçi insan yolunu seçtikten sonra çamura da toprağa da razı olmalıdır.

Kasap et doğruyor diye alkış tutmamız ne kadar saçmaysa az önce söylediğim davranışı sergileyen yazar(lar)ı göklere çıkarmak da o kadar mantıksızdır. Lakin günümüzde kimse görevini layığıyla yerine getirmediği için bazılarını parmakla göstermek durumunda kalıyoruz.

Racona terslik yapanların cezasını Adam Fawer’dan çıkaramayız. Yazdıklarına bakılırsa bu adamın, mesleği ti’ye alarak çapsızlık yapması düşünülemez. Kısaca Adam Fawer’in racona muhalefet davranmadığını rahatça söyleyebilirim. Aksine onu taklit edenler kabaca bir koşuşturmaya kapılıp maratonun tadını bozdular. Onlar adımladıkları her su birikintisine şapır şupur basıp etraftakilere rahatsızlık vermeseler belki de Adam Fawer’dan geçer not alacaklardı Belki burada onları dile getirerek Fawer’a saygısızlık ediyorum ya da lafı gevelemek adına kelimelerle oynuyor da olabilirim. Lakin bir ihtimal daha var o da benim bu konuyu tüm çıplaklığıyla açıklama niyetinde oluşumdur…

Açıkçası Adam Fawer’ın iki kitabını da okuyalı uzun zaman geçti. Olasılıksız’ı Empati’yi de okuyalı epey oldu. Fakat kitapların birbiriyle olan bağlantısı yani kitapların konu bütünlüğü öyle yerindeki, insan Olasılıksız ile Empati’yi birbirinin devamı kitaplar zannediyor. Hele ilk kitapla ikinci kitabın arasına aylar, yıllar girmişse mutlaka Olasılıksız’ı elinize alıp şöyle bir karıştırma ihtiyacı hissediyorsunuz. Yeri gelmişken söyleyeyim iki kitaptaki karakterler ve içinde bulundukları olay, durum, çaba ve mücadeleler birbirinden çok farklı…

Adam Fawer yazdığı bu iki kitaptan sonra kalemi bırakmış gibi görünüyordu. Sanırım popüler kültür Fawer’in yazarlığına negatif etki yaptı diye düşündüm. Balyozu tersten yemiş olabilirdi. Çok sattı, çok tanındı… İnsanlar ondan hemen üçüncü, dördüncü kitabı yazmasını bekler oldu. Fawer çok çabuk geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Fakat bu süreci, seri üretime geçmek için kullanmadı.

Yani üretmedi…

Üretmek istememiş de olabilir.

Polisiye sevenler de Fawer okuyor, aşk romanlarının müptelası genç kızlar da… Klasik eser sevdalıları da onu takip ediyor, bestsellerden vazgeçemeyenler de… Kitaptaki karakterlerin bazı fantastik yönleri de var. Bu açıdan bakıldığında rahatlıkla söyleyebilirim ki fantastik roman tutkunları da Adam Fawer okuyor. Fantastik diyorum lakin kitapta vampir, kurt adam, Gobit ya da sihirbaz çocuklar yok. Mesela insanların ne denli eşsiz yaratıldığına dair kanıtlar var. Sizce bu da yeterince fantastik değil mi?

Çağın modernleşme meraklısı sonradan görme entelektüelleri de bence yakın tarih yorumlamayı bırakıp Fawer’in eserlerine göz atmalılar. Böylelikle sıkıştıkları kalıptan sıyrılıp dünyaya değişik pencereden bakma yetisi kazanırlar.

Toparlamak gerekirse, memurundan işçisine, polisinden öğretmenine, yazarından ressamına, öğrencisinden ev hanımlarına, bankacısına kadar her kesimden okur, hiç sıkılmadan Adam Fawer’i okuyor.

Fawer, zor olanı başardı…

İnsanlar onu hem ismiyle hem de kitaplarıyla tanıyor.

Olasılıksız denince Empati’yi düşünmeyen var mı? Şimdi bir de OZ çıktı. Henüz son kitabını okumadım ama yazarın çizgiyi bozmadığına eminim… Zira ilk iki kitapta olayları ve insanları komplike ve sıra dışı bir kurguyla okuyucuya sunulması riskini almış olan Adam Fawer, son kitabında da aynı düzeni muhakkak korumuştur.

Yazarın başarısı da buradan kaynaklanıyor. Standardı bozmamak başarıdır.

Misal ben Adam Fawer’i okurken deyim yerindeyse lezzet alıyorum. Doyuyorum.  En sevdiğiniz yemeğin önünüze geldiğini düşünün. Örneğin iki gün aç açık kaldıktan sonra bu yemeğin sofranıza getirildiğini hayal edin. Sanki kuş sütüyle besleniyormuşçasına keyif alırsınız öyle değil mi?

Bana kalırsa Adam Fawer da okuyucuyu böyle bir açlıktan kurtardı. Ben Olasılıksız ve Empati’den önce bu tarz cesur konuların işlendiğini hem de lakayt bir dille değil gayet süslü, sanatlı ve bilgilendirici bir üslupla işlendiğini görmemiştim veya cahilliğime verin bilmiyordum.

Lakin sonradan Fawer’in çizgisinde giden birçok yazarın kitabını okudum. Onlar da yüz binlerce sattı. Belki milyon tane satan bile vardır aralarında…  Lakin ben onları okurken o kadar bunaldım, öyle usandım ki anlatamam…

Kullandıkları dil aşırı sıradan ve fazlasıyla düzdü. O tip yazarların kelime haznesi sanıyorum en çok 1000 – 1500 civarındadır. Sırf yazmak için yazılmış kitapların, yayınevlerinin kurnazlığa varan PR politikaları sayesinde bir yerlere geldiklerini biliyorum. Uyguladıkları hilelerden haberdarım. O nedenle bir kitabın çok satmasıyla kalitesi arasında uçurumlar olabileceğini unutmayın.

Hedef kitlesi dar olan kitabın ya da hedefi dar bir pencereden görmeye çalışan bir yayın politikasının yazara büyük zararı vardır. Adam Fawer için sistem kendiliğinden ve çok hoş ilerlemiş gibi görünüyor. Yoksa şu an ben bu yazıyı hazırlıyor olmazdım.

Bizler ona bu yolda tekrar tekrar göreceksek tek dileğimiz var;

“Çizgisini bozmasın”

Türk edebiyatının ve yerli yazar / şairlerin ihtiyacı olan şey tam olarak bu, yani çizgiyi bozmamak, özgün olmak ve seri üretim anlayışını terk etmek…Orijinal konular seçip, özgün bir üslup ve edebi bir dille eserlerini oluşturacak yazarlarımız olsun… Böylece biz onları teknolojiye, seri üretim kitaplara ve aşırı tüketime rağmen hiç unutmayalım.

Yeni nesil edebiyatımızın ihtiyacı olan yegâne “şey”i özetlemek gerekirse tek kelimeyle;

“Kalıcılık”

 

Kalıcılık problemimiz var.

Bu sorunu veya korkuyu derhal aşmalıyız. Çabuk tüketilen, hemen sindirilen eserleri paklamak yerine uzun yıllar unutulmayan, vazgeçilmeyen, başucu kitabı edilmiş ve bir okuyanın bir daha okumak isteyeceği eserler üretelim. Edebiyatımızı seri üretim adlı bu çıkmak sokakta tek başına bırakmayalım.

Son noktayı koyarken Empati kitabından bir alıntı yapmak istiyorum.

“İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur, ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz”

   Maya Angelou

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Yokluğa Alerjisi Olanlar Okusun; Limon Ağacı

Beni yani yazılarımı az çok takip etmişseniz, başlık atarken uçuk kaçık cümlecikler tercih ettiğimi biliyorsunuzdur. Bugün noktalı virgülün ardına “LİMON AĞACI” denk geldi. Eğer sadık bir okuyucuysanız mutlaka bahsedeceğim kitap hakkında evvelden oluşmuş fikir ve yorumunuz vardır. Bu sebebe sığınarak, tabiri caizse gerçek manada bir “ince eleme” yapacağım.

Şu an elimde tuttuğum kitap, Orta Doğu’yu tarafsızca ele almış bir orkestranın 400 sayfalık ezgisidir. Limon Ağacı’nı teşbihten uzak üç beş paragrafla veya mübalâğadan arındırılmış bir yorumla anlatmak takdir edersiniz ki mümkün değil. Kitabı çok zaman önce okudum. Yani dün okuyup bugün yazdım aceleciliği yok bu satırlarda… Lafı gevelemeden direk meseleye girmek istiyorum aslında… Tez canlılığımın asıl sebebi de budur.

Kitaptaki hikâye açıklığa kavuşurken zihnimizde oluşan yeni sorular ileriki sayfalarda kâğıda dökülürken yazarın tarafsızlığı da gözünüze çarpıyor. Kısacası Limon Ağacı mahkeme salonlarındaki karar tokmağının ahşap zemine dokunmasına benzeyen bir uyarıyla gözümüzü açıyor adeta ve bizi kendimize getiriyor.

Siyasi hüküm verircesine taraflı bir üslup kullanarak kalem oynatan şahıslara nefret duyuyoruz ama bir yandan da onlarsız edemiyoruz. Onlar yazmayınca, konuşmayınca, tartışmayınca kendimizde bir eksiklik, etrafta bir sessizlik hissediyoruz öyle değil mi?

Zülfü Livaneli geçenlerde katıldığı bir programda; siyasetle iç içe olmak gibi bir fikrim, politikaya herhangi bir eğilimim yok tarzında açıklama yaptı ve aynı ciddiyetle devam etti; beni siyasete zorladılar, politik davranmaya ittiler…

Evet, sanatçılara baskı yapıyoruz. Hem niye bizim gibi davranmıyorsun diye çıkışıyor hem de senin bizden farkın olmalı diyor ve o duygusal canlıları iki arada bir derede bırakıyoruz. Halkın sempatisini suiistimal eden her devrin adamı olup pastadan pay kapma telaşına giren sanatçı bozuntularını bir kenara koyarak söylüyorum bunları. Gerçi toplum denilen o merhametli jüri, sanatçıyı şekillendiren yegâne unsurdur. Ve toplum, kendisini enayi yerine koyanları bir süre sonra unutur dolayısıyla sanatçı geçinenlere anlayacakları dilden ceza vermesini de bilir.

Peki bu işin orta yolu yok mu?

Elbette var…

Ne yazık ki bunun açıklamasını şimdi yapamayacağım. Çünkü o başka ve başlı başına bir konu…

Sandy Tolan, Limon Ağacı isimli kitabı yazmaya başladığında, bana kalırsa üstlendiği yükümlülüğün farkındaydı.

Toplum ona “bizi anlat” demeseydi yazar asla bu yükü omuzlamazdı. İşler yolunda gitmezse aynı toplumdan “niye bizi dinledin” eleştirisi alacağını da zannedersem çok iyi biliyordu.

Yazarı cesaretinden ötürü tebrik ediyorum. Çünkü değindiği konu kolay kolay kimsenin elini taşın altına koyacağı türden bir mesele değil. Limon Ağacı’nda, ülkesinden ihraç edilen Filistinli gençler ve soykırımdan kaçan Yahudi kızlar var. Üstelik Sandy Tolan her şeyi tüm duygusallığıyla kaleme almış.

Öncelikle kitabın siyasi tarafına değinmek lazım…

Tolan, Limon Ağacı’nda güzel bir noktaya değinmiş. Kitap bittiğinde anlıyorsunuz ki zenci ya da beyaz, Yahudi yahut Müslüman, zengin veya fakir hepimiz insanız… Ardından peki öyleyse neyi paylaşamıyoruz diye düşünüyorsunuz. Kitap, sizi bu düşünceye itiyor. Sırf bu nedenden dolayı Limon Ağacı’nı okuyun derim…

Kitapta gözüme çarpan bir diğer önemli ayrıntı ise, yazar politik bir ağızla konuşmaktansa herkesin kendine göre haklı olduğu gerçeğini yazmış ve bence en iyisini yapmış…

Ayrıca kimi politik çıkmazları öyle güzel yorumlamış ki kendimi bir arşiv kütüphanesinde el yazması eser okuyormuşçasına rahat hissettim. Bir de bu kitapta altını çizdiğim ve büyük paranteze aldığım birçok cümle ve paragraf var. İşte bana kendimi güvende hissettiren de kitabın bu özelliğiydi.

Limon Ağacı yayıncılar tarafından bestseller olarak lanse edilse de aslında klasik eser özellikleri taşıdığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Kitabın her zerresi ne denli naifçe işlenmiş bunu çok basit bir gözlemle anlayabiliriz.

Mesela Filistin’de yaşayan halkın ve Yahudi yerleşim bölgesindeki insanların ortak sorunu nedir?

Toprak…

Peki paylaşılamayan bu çorak arazilerde ölen insanların sayısı kaç milyon? Sayı belirtmek imkânsız…

Daha öznel bir soru daha sormak istiyorum; Limon Ağacı’nı okurken gözünüzde yaş biriktiğini fark ettiniz mi?

Cevabın evet ya da hayır olması bir şey değiştirmiyor. Evetse siz bir Filistinli Beşir’siniz. Hayırsa soykırımdan kaçan bir Yahudi… Sonuç olarak sürgündesiniz ve sonuç olarak şimdi oturup Tolstoy’un sualini düşünme vaktidir;

İnsan ne ile yaşar?

Haddim olmayarak cevap vermek istiyorum, insan ‘var’lıkla yaşar. Çünkü yokluğa alerjisi olan tek canlı bizleriz…

Çevrenizde sıkıntıdan saçını başını yolan ya da avucunu çenesine dayayıp kara kara düşünen birileri varsa ona biraz ‘var’lıktan bahsedin. Ve o kişiye bir adet Limon Ağacı armağan edin…

Eminim işe yarayacaktır.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sistemi Anlatan Güncel Bir Destan; Açlık Oyunları

Belirli aralıklarla piyasaya, sanatın herhangi bir dalında iddialı olan bazı kişiler çıkarak; devlete, ekonomiye, ideolojilere, dine, insan ilişkilerine dil uzatır. Bunların yakından takip etmenizi öneriyorum çok kısa zaman sonra bahsettiğim bu şahısların şöhreti iki katına çıkar. 

Evet, çünkü bu ülkede sataşma kültürü hakimdir. Birilerine sataşır birkaç beylik laf edersen sen de ünlü olursun. Sanatçının sanatı, polemik oranıyla ölçüldüğü müddetçe bu ülkenin ilerlemesi mümkün değildir. Üstelik sözde halkı düşünen ve sözde sanatçı kişiliğe sahip bazı muhalifler, “sistem”in kendini aklamak için kiraladığı halk kütlesidir. Yok, hayır yanlış yazmadım. Bunlar düpedüz halk kütlesidir. Bir de bu kütlenin eli kalem tutan kadrolu yazarları vardır. Gayet mütevazı yaşadıklarını sandığımız fakat baştan ayağı marjinal takılan bu insanların o kütleyi gaza getirmek için biz halktan tarafız demesi hazindir.

Açlık Oyunları serisinin ana teması yukarıda bahsettiğim şahsı muhteremlerin sistemi eleştirmek adına düştükleri komik durumu anımsatıyor. Tek belirgin fark Açlık Oyunları’nda bu “İŞ” daha profesyonelce beceriliyor.

Açlık Oyunları serisi hakkında birçok kitap satış sitesinde çeşitli yorumlar yapılmış… Yorumlara bakılırsa bu seriyi okumamak, kendini kitapsever olarak tanımlayan birisi için on kusur hareket içerisindedir.

Açlık Oyunları’ndaki sistemi ele alırsak dünyadaki tüketim çılgınlığı oldukça fantastik bir üslupla eleştirilmiş. Konunun dramatize edilişi ve sisteme meydan okuyan karakterlerin aç susuz ve sıska birer kahramanı andırması sizce de çok trajik değil mi?

Utanmasak oturup ağlayacağız.

Nedir o Capitol’ün zulmü öyle değil mi? Zengin, elit, üst düzey insanların keyifli vakit geçirmesi için düşkün, fakir, güçsüz halkın şempanzelik yapması şart koşuluyor…

İnsan bu seriyi kendince bir iç muhasebeyle okursa yararlı olacağı düşüncesindeyim. Mesela bu seri bize “futbol” sektörünün ne kadar akla ziyan faaliyet olduğunu kanıtlıyor. Mesela bu kitap bize tonlarca para ödediğimiz “marka”ların tehlikesinden bahsediyor. Mesela bu kitap bize zenginler bir defa -bazen hiç- fakirler ise onlarca kez kendini kanıtlamalıdır diyor. Mesela bu kitap medyanın bize her gün, her saat, her sabah ve her akşam gerçekleri değil gerçek zannetmemizi istedikleri şeyleri aktardığını anlatıyor. Mesela bu kitap bize devletlerin ve milletlerin tek elden yönetildiği gerçeğini fısıldıyor.

Eğer yukarıdaki öğelerin üstünü renkli kalemle çizip elinizi çenenize dayayarak ben ne yapıyorum demiyorsanız bir değil elli tane Açlık Oyunları serisi okusanız da bir anlamı olmaz. Zira her hafta sonu apar topar stadyumlara koşan yüz binlerce insan, 90 dakika boyunca hop oturup hop kalkıyorsa, müsabaka biter bitmez taşa sopaya sarılıyorsa ve bir de olmuş bitmiş şeyleri tartışan yorumcuları, ağızlarını bir karış açık dinliyorsa Suzanne Collıns’in elinden bir şey gelmez.

Gelir dağılımı dengelenmediği ve marka çılgınlığı yok edilmediği müddetçe kırk tane Suzanne Collıns bir araya gelip her gün yeni bir Açlık Oyunları serisi yazsa da nafile…

Okuduğunu ince eleyip sık dokuyan bilinçli bir neslin oluşmasını diliyor ve kitabın genel özelliklerini aktarmak için kolları sıvıyorum.

İlk kitap, ikinci kitap, üçüncü kitap diye tek tek ayırmayacağım. Zaten tüm kitapların ortak özelliği kapak tasarımlarındaki vurucu ambiyanstır. Şahsen ben tasarımı düşünen, geliştiren, meydana getiren grafikeri tebrik etmek istiyorum.

Artık kapağı çevirelim ve birazcıkta içerik hakkında konuşalım. Önce şunu söylemek istiyorum ki konu bütünlüğü sağlanmış. Üç kitapta da toplumları köleleştiren görünmez canavar cesurca ifşa edilmiş.

Cebindeki parayı sistemi yüceltmek uğruna harcayan beyni çeşitli bilinçaltı mesajlarla yıkanmış bireylerin aynı zamanda potansiyel bir süper kahraman olduğunu vurgulayan bu seride, gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve medyadaki yandaş tavrın önüne geçilmezse ileride hepimizin Açlık Oyunları’nda birer yarışmacı olacağı anlatılıyor.

Umarım Suzanne Collıns sistemin emri doğrultusunda değil de kendi duygu ve düşünceleriyle bu seriyi yazmıştır…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

İki Yazar, Farklı Zamanlar; Ahmet Rasim & Luke Rhınehart

Farklı kültürlere sahip yabancı yazarların, Türk edebiyatında klasikleşmiş yerli yazarlara caka satmasını, daha doğrusu okurların böyle bir imkânı yabancı yazara vermesini doğru bulmuyorum.

Milli edebiyat – yararlı edebiyat ayrımı güttüğümü düşünenler olacaktır ancak benim asıl değinmek istediğim öz kültürün yayılmasını ve korunmasını sağlayan yerli edebiyata gereken değerin verilmemesidir. Buna zemin hazırlayan sadece okuyucu değil elbet. Bu keşmekeşliğin oluşmasında okurlar kadar akademisyenler, öğretmenler, yayınevleri, yazarlar, aydınlar ve hatta kültür bakanlığı da etkilidir. Şimdi bu konuyu derinlemesine işlemeyeceğim. Meseleyi somutlaştırma adına tarafları belirleyip sorunun kaynağına ineceğim.

Bir tarafta Ahmet Rasim diğer yanda Luke Rhınehart olacak.

Yanlış anlaşılmasın Ahmet Rasim’i sevdirmeye uğraşmıyorum. Luke Rhınehart’a sövme amacında da değilim. Haklıya hakkı, suçluya cezası verilsin istiyorum. O yüzden bu iki yazarı ve kitaplarını çeşitli yönleriyle karşılaştırıp bestseller ile klasik eser arasındaki uçurumu gözler önüne sereceğim.

Ahmet Rasim, Eski İstanbul’da Hovardalık (Fuhş-i Atik) isimli kitabında sokağın sorunlarını anlatırken, günün şartlarını göz ardı etmiyor ve toplumu sarsan bu ahlaki zaafa kendine has üslupla olabildiğince yüzeysel biçimde değiniyor.

Luke Rhınehart ise Zar Adam serisinde derinlemesine imgeler oluşturarak yüzeysel bir etkiyle okuyucuyu esere bağlamayı başarıyor. Görülüyor ki karşımızda birbirine zıt iki anlatım tarzı var.

Bir kitabı olumlu veya olumsuz eleştirirken bazı detaylara dikkat etmek gerekiyor. o kitabın yazıldığı dünya, yazarın sahip olduğu ahlaki değerler ve yazarın kalemini besleyen kültür iyi analiz edilmelidir.

Luke Rhınehart, Zar Adam ile fantastik bir kurguya imza atmıştır. Evet, kitapta vampir ve kurt adamlar yok, gizemli cüceler, merhametli devler, olağanüstü güçlere sahip peri ve melekler, ürkütücü şatolar, tek gözlü büyücüler, şekil değiştiren yaratıklar, ağzından ateş çıkaran kuşlar yok, ama bu kitap yine de oldukça fantastik…

Kitapta bahsedilen dünya yeterince özendirici…

Kitap gereksiz bir zenginlikten ve beceriksizlerin de iyi bir mesleğe ve mutlu bir aileye sahip olabildiğinden bahsediyor. Fakat okuyucuya asıl darbe karakterlerin rutin hayat şartlarını ellerinin tersiyle itmesinden sonra iniyor. Okuyucu burada afallıyor, meraka düşüyor.

Kurgu ana hatlarıyla dizayn edildikten sonra yazar, anarşist bir mücadeleyi övmek adına hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Hayatını bir çift zar doğrultusunda çizip bu uğurda intihara kalkışan, cinsel arzusunu ahlakdışı yollarla tatmin eden, ailesinden uzaklaşan, mesleğinden kopan, tüm polis teşkilatının aradığı bir baş belasıdır Luke… Fakat yine de başarılı, zengin ve ünlüdür Bu sayede tüm bu ayıplarını örtebilmiştir.

Kitabın daha başlarında (s. 60-61) zarın kutsal (!) dünyasına adım atan Rhınehart, ilk zar oyununda yakın dostu, meslektaşı ve aynı zamanda komşusu olan Jake’in evine gider. Gece yarısı kapıya dikilen adamın Luke olduğunu gören Arlene -Jake’in karısı- uyku mahmurluğuyla ziyaretin sebebini sorar.

Aldığı cevap oldukça trajiktir: “Sana tecavüz etmeye geldim” 

Luke’un bu mizahî çıkışına aynı samimiyetle yanıtlayan Arlene, “Oh, bir dakika” diyerek kapıyı açar. Sonra, malum sahne yaşanır… Kadın, bu olaydan oldukça keyif almasına ek olarak tüm o yaşananları kocasına anlatmak ister. Luke’ı köşeye sıkışmış zannediyorsunuz değil mi? Önce şu diyaloga bir bakın:

“Neden yaptın bunu Luke?”

“Yapmak zorundaydım, Arlene. Çünkü tahrik edildim”

“Ama Jake öğrenirse hoşlanmayacak bundan.”

“Haa… Jake mi?” 

Devam eden konuşma, daha iğrenç bir safhaya geldiğinde kitabın ustaca kurgulanan bir pornodan farksız olduğunu düşünebilirsiniz. Lakin bu bile kitabı tarif etmek adına hafif kalır. Çünkü her yazınsal türün kendince bir kuralı ve çerçevesi vardır. O yüzden Zar Adam’ı oturtabileceğim en kestirme yazınsal kalıp “bestseller”dır. Klasik olabilmesi için ne gerekiyor, oturup bunları sıralayacak değilim fakat Ahmet Rasim’in eski İstanbul’daki hovardalığı ne denli ahlakla anlattığını açık yüreklilikle söylemek isterim.

Burada dogmatik unsurları devreye hiç sokmuyorum. Fakat işin dini boyutu var. Zira Rhınehart, yazdığı kitapta bize zarların egemenliğinde bir din sunuyor. Zar dini. Şans dini… Bunu günümüz loto oyunlarında defalarca ve bizzat yaşamaktayız. Şans dininin boyunduruğunda olmaktan utanmayan kısa yoldan zengin olacağımcılar Zar Adam ve benzeri kitapların tutuluyor olmasının ara nedenidir.  

Ahmet Rasim’in ahlakından bahsederken örnek vermeyi unuttum. Mesela, kitapta fahişe kelimesi asla kullanılmıyor. Bu kelime, edebi amaç güdülerek de olsa kitaba eklenmemiş. Fahişe sözcüğü yerine fena kadın kelimesi var. Hem halk hem de edebiyatçılar genelev kültürünü anlatırken ve orada çalıştırılan kadınlardan bahsederken fena kadın terimini kullanmayı tercih ediyor.

Az önce aktardığım gibi, Ahmet Rasim olayların yatak odası kısmını hep gizli tutmuş yani kitabı ahlak sınırları dışına çıkartmamış ve meseleyi narin dokundurmalarla irdelemeyi uygun görmüş… İyi ki de bunu yapmış…

Sanırım tüm bu anlattıklarımdan şu sonuç çıkıyor; klasik olmak, bestseller olamamak anlamına geliyor. Dolayısıyla klasik eser yazan ve yayınlayanlar çok kazanmamayı göze almalıdır. Buna ek olarak her dönemde okunmak, hatırlanmak klasik edebiyatın tek ve en büyük kârıdır.

Ahmet Rasim bu yolu seçtiği için kendisine minnettarım. Rhınehart’a ise çizgisini bozmadan yazdığı ikinci kitapta (Zar Adam’ın Peşinde) kurguyu oğlunun vasıtasıyla işlediği için tepkisizim. Benim için kütüphanemi meşgul etmemesi gereken yazarlardan biri oldu. Elbette farklı kültürleri tanımak güzel ama gayri ahlaki bir kültürü kabul ettirme çabasındaki hiçbir film, kitap, şarkı benim açımdan masum değil…

Son olarak belirtmek isterim ki Ahmet Rasim satır arası öğütleriyle ve “Türk Edebiyatı”nın yaramaz adamı olma özelliğiyle her zaman kütüphanemde olacak…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Toplum Sanatçı İlişkisi Üzerine Bir Yorum

Bazı insanları –ki bu insanlar genelde sanatçılardır- tanımlamak ve onları gündelik sözcüklerin yardımıyla lokalize etmek hem onlara hem de icra ettikleri sanata haksızlık olur. Bu insanlardan yazarlığa yönelenler hızlı ve biçimsiz cümlelerden oluşan demeçler vermeye, seçtikleri yolun bereketini uzun uzadıya anlatmaya, herhangi bir davada –haksızlığa uğramış olsalar da- kendilerini savunmaya gerek duymazlar.

Tahta sarısına çalan renkte bir kalem edinirler ve dünyayı onun aracılığıyla cezalandırırlar. Bir süre sonra kalemi sivriltmeye bıçak ararlar, işte o dönem Cahit Sıtkı’nın deyimiyle yolun yarısının bittiği evredir. Lakin oturup sıkılgan bir kız çocuğu gibi of puf çekmezler, ikinci sınıfa giden bodur erkek çocuklarının yaptığına benzer yaramazlıklara kalkışırlar. Kâh okulun demir kapısındaki asık suratlı bekçiye yağ çeker kâh arka bahçedeki girintili çıkıntılı duvarı tırmanırlar. Ama mutlaka mücadele ederler.

Çünkü toplum onlara kahraman sıfatı biçmiştir.

Çünkü toplum zamanında onları yerin dibine sokmak için çok çabalamıştır fakat başaramamıştır.

Çünkü toplum vurup kırdığı şeyin yok olmayışına imrenir, bir süre sonra ona saygı duymaya başlar.

Çünkü toplum her zaman en güçlüyü seçer ve sever.

Sparta’nın kirli sakallı kahraman yetiştiricileri yahut Türklerin savaşçı tarkanları acaba aynı sabrı bir sanatçıyı kabullenmek için gösterir miydi?

Bence gösterirlerdi.

Sanatçıyı özgürce düşünmesi için serbest bırakmadığımız müddetçe ondan milli olmasını bekleyemeyiz. Tuhaf görünebilir fakat sanatın milliliği ile sanatçının özgürlüğü arasında tam bir benzerlik vardır.

Bunun dışında bir sanatçıdan verim isteniyorsa onun bir kalıba girip o şekle bürünmesini engellemeliyiz. Ne yazık ki şu sıralar bırakın engellemeyi, hem siyasi hem de toplumsal istibdat uygulayarak sanatçıları tek tipleştirdik. Hâlbuki sanatçı birazcık filozof olmalıdır.

Toplum yeri geldiğinde acımasız bir öğretmene, dönüşüp tüm özgürlüklerin üzerini çiziyor da sanatçı niçin hem sanat yapıp hem de özgürlük alanını belirleyen bir “düşünür” olamasın?

Sanatçıdan yalnızca ruha hoş gelen aforizmalar, notalar ve rengârenk tablolar beklersek onların yaşamını sınırlandırmış ve onlara haksızlık etmiş oluruz.

Bununla birlikte sanatçı; baba da olabilir, anne de ve evlat da olabilir. Çünkü toplum yere düşüp dizini kanattığında ağlar ve yatışmak için uzun gövdeli, kara bıyıklı, saçında aklar olan bir adama ihtiyaç duyar. Sanatçı bu süreçte baba olur. Yazdığı, çizdiği, söylediği her şey, kısacası tüm kelimeler, en uçuk imgeler, açığıyla koyusuyla tüm renkler ve anlamlı anlamsız tüm sesler, yarası olan toplum için birer öğüte dönüşür.

Toplum nadiren ağlar ama mutlaka ağlar… Sanatçı bu aşamada anne olur. Hele ki toplum feryat figan ağlamaya başlamışsa, bir bakışıyla çok şey anlatabilen mübarek bir kadına dönüşür sanatçı… Geceleyin uykusu bölünmek zorundadır. Kelimeler eski kuvvetini yitirdiğinde, yani şiirler kokmaya başlayıp öykülerin rengi solduğunda, sanatçı onları sıcak suya atıp egemen bir dürtüyle yoğurmaya mecburdur. Her yağmurda apar topar çamaşır ipine koşan dakik bir kadına dönüşen sanatçı için menfaat sözcüğü lügatten çıkmıştır artık.

Ve nihayet toplum çocuktur. Şımarır. Lakin hep çocuk kalmaz. Zamanla koca adam olur. Sabah dokuz akşam beş göreviyle görevlendirildiği mesleğe âşık bir genç adama dönüşür toplum… Askerliğini yapmış, çeyizini düzmüş, yemek yapmayı öğrenmiş, tavla oynayabilen, saçları dökülmüş, çocuk doğuran, menopoza giren, başında eşarbıyla, sırtında bir beden büyük ceketiyle, sadece hafta sonu bırakabildiği azıcık sakalıyla, yıllık izniyle, sevdiği şarkıları ezberlemeye çalışmasıyla, Pazar kahvaltısını iple çekmesiyle, bazen muzip bazen çok ciddi olabilmesiyle, kelleşen kafasıyla, kırışan yüzüyle, moraran elleriyle, aksatmadığı namazıyla, bayram arifesinde baklava tepsisini fırına vermesiyle, pide kuyruğunda beklemesiyle, tekdüze bir yaşamdan mutlu olan, çoluk çocuğa karışmış bir adam veya kadındır toplum…

Sanatçının görevi toplumun aldığı şekle ve hissettiği yaşa göre değişiklik gösterse de işin özü şu ki sanatçı daima toplumun tarafındadır. Bu kural değiştirilmesi teklif dahi edilemez denen kanunlar gibidir. İster töre deyin ister alışkanlık isterseniz ahlak deyin ama bu gerçeği kabullenin.

Sanatçının söylediği tüm harf ve kelimelerin bir anlam ifade ettiğine inanılır. Toplum evladını sevmeyen asi bir ebeveyn değildir. Kendisi için her türlü fedakârlığı yapan sanatçıyı zor döneminde itip kakmaz. Toplum merhametlidir. Dedik ya, topluma bazen anne olunur, bazen de baba…

Sanatçı hayatı tersten yaşayan bir Benjamin Button’dur. Yazıldığı gibi okunmayan bir yabancı sözcüktür sanatçı… Kimi zaman eski ilme meraklı çirkin suratlı bir büyücüdür sanatçı… Ardına üç nokta koyup ona çeşitli manalar kattığımız bir bitmemiş bir cümledir sanatçı…

Kısaca sanatçı üç noktaya sığan kelime, cümle, paragraf, kitap, terim, tanım, teşbih veya mübalağadır.

Bunlar dışında sanatçı mesela Tolstoy’dur. Toplumun inancını etkileyeceği için Rus devletinin ondan korkması ve Hz. Muhammed’i (sav) anlattığı kitabın onlarca yıl gizlenmesidir. Sonra bir gün o kitabın ortaya çıkması hiçbir şeyi değiştirmese de Tolstoy üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığıyla gözlerini yummuştur hayata…

Sanatçı toplumun her kesimini kucaklayan “sanat” mesleğinin erbabıdır. Bu, gördüğüm en yüklemsiz tümce…

Sanatçı böyle dar tanımlara sığacak kadar zayıf değildir ki…

Sanat göreceli olsa da sanatçı kesinlik ifade eder. Her tarafa eşit yaklaşana, toplum okkalı bir tokat atar. Öyleyse sanatçının yeri yurdu ve tarafı belli olmalıdır. Bir heykelin para uğruna yapıldığı halde bu heykelde sanattan bahsedilmesine benzemektedir sanatçının yediği dayak… Bugün o heykeli alkışlayan toplum yarın öbür gün ucubeleştirir o eseri… Çünkü menfaatin barındığı bölgede sanat yapaylaşır, yıkılır, yıktırılır.

Bunun sebebi şudur; toplum sürekli kazanmak ister! Sanatçıyı; bitirmeye, tüketmeye, yıkmaya, yıktırmaya çalışması da bundandır. Ayrıca toplum şunu söylemekte haklıdır; ya bana hakkımı ver ya da ben almasını bilirim. Ve toplumdaki bu dağınık mantık örgüsüyle aslında eski kovboy filmlerindeki düşük kaliteli sahneleri hatırlamış oluruz.

Yazarlar açısından bakacak olursak kelimelerle oynamayı bilen insan sanatçıdır.  Zaten bir yazılı eseri, sanat boyutuna yükselten de budur. Kelimeleri eğip bükmek aynı zamanda bir beceri göstergesidir.

Tüm bunlara göre edebiyatımızın en becerikli adamları arasında Orhan Veli, Necip Fazıl, Ahmet Rasim, Reşat Nuri, Peyami Safa, Nihal Atsız, Halide Edip, Cemal Süreya, Ümit Yaşar, Tarık Buğra, Kemal Tahir gibi isimleri sayabiliriz. Zira onlar topluma hem anne hem baba olabilmiş, yeri geldiğinde sözcüklerle dans edebilmiş, davası, hedefi olan ancak korkusu olmayan insanlardı.

Burada dillendirmediğim ancak kendini her dönemde okutan yahut okutacak olan bütün kalemşörlere sonsuz saygılarımla…

 ♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Yeni Nesil Kitap Yayıncılığı ve Sorunlar

Yeni nesil medyanın en güzel tarafı şu, örneğin, bir müzisyenin yazdığı, bestelediği veya seslendirdiği şarkıyı birilerine ulaştırmak için bir müzik yapımcısına ihtiyacı yok. Öte yandan şairlerin ve yazarların da eserlerini potansiyel okurlara ulaştırmak için herhangi bir yayınevine ihtiyaçları yok.

Günümüzde herkes prodüktör veya herkes yayıncı. Herhangi bir sosyal ağda popüler olmak hiç zor değil.

Kitap yayıncılığında kalite kaygısı zaten güdülmüyordu. Kişisel yayıncılıkla birlikte öyle bir kaygı artık hiç yok. Artık okuyucunun kalite algısına güveniyoruz. Belki şu an okuyucu dış etkilere ve yönlendirmelere çok açık lakin birkaç sene sonra halk bu konuda cidden çok iyi bir eleme aracı olacak. Diğer yandan belki bunu şu an hissetmiyoruz fakat ilk 4 yılda kesinlikle sektördeki birçok yayınevi ve yapımcı “dönüşmediği takdirde” iflas etmiş olacak. Yayınevlerinin birçoğunu bizzat tanıdığım için rahatlıkla söylüyorum, çoğu günü kurtarma telaşına o kadar kapılmış ki dönüşmeye fırsat bulamayacaklar dolayısıyla batacaklar.

“Dönüşüme ayak uydurun. Değişimden korkmayın! “

Yayıncılık nasıl dönüşür diye soracak olursak öncelikle rakiplerin belirlenmesi gerekmektedir. Sektörde yerli “e-kitap yayıncılığı” anlayışı pek olmadığı için global oyuncuları rakip olarak almak çitayı en tepede tutmak bence en doğru tercihtir. E- kitap sektörünün gelişememesi büyük yatırımlarla sektöre giren, “bakın biz yeni nesil yayıneviyiz / dergiyiz” diye haykırmaya çalışan ama seslerini duyuramayan oluşumların da piyasadan çekilmesine neden olacak. Etrafta e-kitap sektörüyle ilgili olasılıklar dolaşıyor. Rakamlar veriliyor. Fakat reelde -ne yazık ki- çılgınlar gibi e-kitap satın alan bir kitle yok. Çünkü henüz o anlayış oturmadı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilim yayınlayan kurumlarından Türk Tarih Kurumu‘nun ve Türk Dil Kurumu‘nun e-kitap yayıncılığı konusunda sektöre örnek olmaları gerektiğini düşünüyorum. Araştırma türünde eser yayınlayan bu iki kurum kitapları sadece kütüphanelere göndermek üzere basmalıdır. Tamamıyla e-kitap yayıncılığına geçmeleri hem okuyucu açısından hem de araştırmacılar için büyük kolaylık olacağı gibi bu ve benzeri kurumlara, daha az bütçeyle daha çok eser yayınlayabilme fırsatı doğacaktır.

“Fişi çekmek kolaydır. Dönüşmek zordur.”

Son 5 – 7  yılda kurulan yayınevlerinin analizini yapacak olursak birçoğunun başında ve editör kadrosunda, kitabını hiçbir yayınevinden çıkaramayan yazarlar bulunuyor. Dolayısıyla kriz yönetiminden, dönüşmekten, değişmekten bihaberler… Bu durumda e-kitabın geleceğinin parlak olduğunu söylemek hayaldir.

Yazarların yayıncı olması sorun değil elbette herkes yayınevi veya dergi kurabilir. Problem yok. Lakin bu fazlasıyla romantik gözüken bu girişim(ler) zamanla işlerin sarpa sarmasına neden oldu Çünkü temelden, mutfaktan yetişmemiş kişilerin yayınevi patronu olması, editör veya yayın yönetmeni olması kalite algısının yerlerde sürünmesine sebep oldu.

Sonuç itibariyle –çalışma anlayışlarını baz alarak söylüyorum– bu tür yayıncılar kaba tabirle, “merdiven altı” yayıncılık yapıyor. Değişime ayak diriyorlar, dönüşüme ve çağa ayak uydurmaya inat ediyorlar. İçi boş vaatler ve ustalıkla hazırlanmış sözleşmeler sayesinde kandırdıkları insanların sırtından para kazanıyorlar. Tek editörle ayda 20 kitap yayınlayan yayıncılar biliyorum. Bu tam bir rezalet. Dolandırılan şair ve yazarların durumunu anlatmaya ise kelimeler yetmez. Bence bakanlık bu işe bir el atmalı.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Yazar Olmak İstiyorum Diyorsan Tekrar Düşün

RAUNT 3

Kişisel yayıncılık sektörünün sessiz ama tehlikeli ilerleyen bir pazar olduğunu bugüne dek kimse söylemedi. Bir ilk yapmak istedim. Yazar olmak istiyorum diyenlerin moralini bozmak istemem ama 17 – 18 yaşımdan beri çeşitli dergi, gazete ve yayınevlerinde editör, yayın danışmanı, yazar danışmanı olarak görev yaptım. İşin mutfağından geliyorum diyebilirim. Kişisel yayıncılık sektörüne dair umutlarım pek az. Bunu 30 – 40 yaşında biri olarak değil 20 yaşlarının ortasında birçok yayıneviyle dirsek teması olan piyasayı iyi tanıyan bir genç yazar olarak söylüyorum.

                                                                       ♦

Öncelikle Raunt serisini okuyanlara üzücü bir haberim var. Bu yazı, serinin son yazısı. Okumak isteyen olursa Raunt 1 ve Raunt 2 tıklayarak ulaşabilirler. Serinin son yazısını ülkemizde iyi bir pazara dönüşen ama nitelikli işlere imza atamayan, daha çok meydana getirdikleri mağduriyetlerle anılan kişisel yayıncılık sektörüne değinmek istedim.

Ülkemizde nedense işleri daha iyiye götürmek için fikir üretmek yerine, kısa yoldan ve insanların sırtlarına binerek para kazanmanın neler olabileceğine dair fikirler üretiyoruz. Biraz inceleyince kişisel yayıncılık sektöründe de bu mantığın olduğunu görürsünüz. Yazar olmak istiyorum diyenlerin umutlarını tüketmek istemem ama edebi literatüre girmek için illa mağdur olmanız gerekmiyor.

Sektöre dair pek umudum yok. Niye olsun ki?

Ortalama yayınevleri tarafından ret cevabı aldığı için 3-5 bin lira bulup yayınevi kuran ve kendi kitabını kendi yayınevinden basan insanların birden bire başka insanların umutlarını çalmasını, masum heveslerle yola çıkan yazarları dolandırmaya başlamasını gördüm.

Kitap kapak tasarımlarını sahiplenip, tasarımcının adını künyeye yazamayan yayıncıları gördüm

Hiçbir yazınsal kaygı gütmeden ekmek üretir gibi kitap yayınlayan yayıncıların Türk edebiyatına verdiği zarara şahit oldum.

Yayınevinin marka değerini kullanıp insanlara “kitabınızı yayınlayalım” diye umut veren ama kitabı hiç alakası olmayan sözleşmede adı geçmeyen kimse tarafından duyulmamış bir yayınevinden yayınlayan sözde kaliteli yayıncılar gördüm.

Kendi kitabına yabancı bir yazar ismi uydurup yazanı da gördüm, millete bu kitabı bestseller diye duyuranları da gördüm.

Sözleşme kalabalık görünsün diye “reklam desteği de sağlıyoruz” diyen ama yaptıkları tek reklamın Facebook ve Twitter’da kitabı birkaç kez paylaşmaktan ibaret olan laf kalabalıklığıyla insanları mağdur eden yayınevleri bile gördüm.

Daha birçok vahim dolandırıcılık şekli gördüm fakat sanırım şimdilik bunlar yeterli…

 ♦

Bazen yazmaya başlarken, yazarı en zorlayan şey, kitabın ilk cümlesinin ne olacağıdır. Vurucu bir ifadeyle başlamak gerektiğine inanılır. Yalnızca yazarken değil artık kitap alırken de kitabın ilk cümlesinin ne olduğuyla çok ilgileniyorum. Bu elbette bir kriter değil fakat benim için özel bir ilgi. Bu yazıya başlarken edebiyat yapmaktansa direk lafa girmeyi yeğledim. Böylesi daha iyi oldu. Belki sonuna kadar okumak istemeyenler olur. Türkiye’de kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğünü burada yazdım. Hazindir ki Türkiye’de düzenli kitap okuyanların oranı sadece %10…  Bandrol sayısının kitap okuma oranlarında etkin bir istatistiksel veri olmadığını anlamamız gerekiyor. Çünkü kişisel yayıncılık sayesinde geri dönüşüme giden veya  yayınevi depolarında çürüyen bandrollü kitap sayısı ne yazık ki milyonlarla ifade edilmektedir. Tüm bunlar kişisel yayıncılık sürecinin denetimsizlikten ibaret olduğunun veya bir şeyleri düzeltmek için denetim mekanizmasının devreye girmediğinin sonucudur.

Ülkeler gelişmişlik düzeyini bandrol oranıyla değil üretilen bilimsel makale sayısı ve tüketilen akademik kitapla ölçer. Ülkeler geliştikçe kitaba olan değer artar. Böylece devlet, bilim yapan insanların eserlerini satın alarak onlara maddi ve manevi rahatlama sağlar. Ortamlarda yazarlığıyla hava atan arkadaşlar genelde “Avrupa’daki devletler, basılan her kitaptan en az 1000 adet alıyormuş. Ülkemizde böyle bir şey yok o yüzden yayın sektörü kan ağlıyor” derler. Az önce link verdiğim yazıda bunu açıkladım. Türkiye’de bunu yapmak imkansız. Çünkü hepimiz kendini şair ve yazar zannediyoruz. İnsanlar 4-5 bin TL parayı yayınevine veriyor ve sonra yazar oluveriyorlar. Bu işler böyle değil. Yayınevine para vermek veya vermemek 3 bin TL vermek ya da 10 bin TL vermek değil mesele, bizim meselemiz okuma alışkanlığı olmayan toplumun okuma alışkanlığı varmış gibi yapmasına aldanarak yazdığı kitabın 10 binlerce satacağını düşünen masum arkadaşımıza gerçekleri anlatmaktır.

Yazarlık çetin bir süreçtir.

İlk önce kitaba hangi cümleyle başladığını sorarlar fakat aslında önemli olan hayal kurmaktır. Hayalleri tükenmiş veya hiç hayal kurmadan yaratıcı yazarlık atölyesinden aldığı sertifikayla yazarlık serüvenini tamamladığını düşünen yazar adayları var. Türk ve dünya klasiklerini hiç okumadan, şiirden, öyküden yoksun bir şekilde yetişmiş bir  insan yazar olamaz. Sırf satış oranları diğer türlere göre daha yüksek diye roman yazmaya çalışmak yazar olmak anlamına gelmiyor.

Dünya, gezegenler, güneş ve tüm yıldızlar milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl içinde gelişimini ve değişimini sürdürürken, bir sabah uyandığında yazar olmaya karar vermek nasıl bir mantıktır?

Gülünç olmayalım.

Yazarlık sorumluluk gerektirir.

Yazmaya başladıktan itibaren yani kağıda ilk kelime düştüğü an siz artık birilerine karşı sorumlusunuz. Öncelikle kendinize sonra ailenize, topluma ve nihayetinde yeryüzü insanına karşı sorumlusunuz. Üretirken bu bilinçte olunmalıdır. Zaten bir yazarın esas manada gelişme süreci tam burada başlar.

Yanlış hatırlamıyorsam Aziz Nesin’in Türkiye’de her 3 Türk gencinden 4’ünün şair olduğuna dair ironik bir sözü vardır. Bugün bu kuramı genişletmek zorundayız. Artık genç yaşlı ayrımı olmaksızın her 10 kişiden 11’i şair ve yazar. Nihal ATSIZ daha da ileri giderek Türkiye nüfusundan daha fazla şaire sahip olduğumuzu söyler. Anasının karnındaki çocukları da şair sayar. ATSIZ’ın olayı tiye alma şekli de bu… Haksız değil. Zira biz toplum olarak bu şairlik işini biraz abarttık.

Bu iş sadece kişisel yayıncılık pastasından pay almaya çalışan merdiven altı yayınevlerinin işine geliyor. Onlar Türk edebiyatı için değil hayallerini sömürecekleri şair ve yazarların verecekleri ücret konusunda kaygı duyuyorlar.

Ne diyeyim Allah sonumuzu hayır etsin…

Yer kabuğu, atmosferden daha değerli değildir. Yazar, yayınevi, okur denkleminde de her biri kendi çapınca değerlidir. Biri diğerinden üstün olamaz. Aksi halde saçma sapan bir fonksiyon ortaya çıkar. Kısacası RAUNT serisinde, evvela yayıncılara yer vermemin hiçbir özel bir sebebi yok. İçgüdüsel bir tavır diyebilirim. Zaten biz toplum olarak içgüdülerimizle hareket etmeyi maharet sayarız. Özellikle son yıllarda iyice artan birkaç meslek türü var ki birçok insan, kısa yoldan şöhret olmak ve çok para kazanmak için en az bir defa bu mesleklerde şansını deniyor. Bunların başını yazarlık çekiyor. Yazarlık dışında mesela 2006’dan beri hepimiz sosyal medya uzmanıyız, demokrasiye geçtiğimizden bu yana da hepimiz siyasetçiyiz… Yazarlıktan sonra Türkiye’de en çok rağbet gören ve eğitimli olsun olmasın, diplomalı veya diplomasız herkesin mutlaka bulaştığı meslekler bunlar…

Konumuz şairlik ve yazarlık olduğu için diğer ikisini şimdilik es geçiyorum. Evet bir yazarın olgunlaşma süreci üç dört aşamadan sonra kendini tamamlar. Siz istediğiniz kadar iyi şair olun veya güzel kurgular meydana getirip öykü ve roman yazın yine de ciddiye alınmayabilirsiniz. Çünkü piyasada eli kalem tuttuğu varsayılan ve kitabının basılması için tereddüt etmeden yayınevine 5-10 bin TL para ödeyen insanlar gerçek yeteneklerin önünü kapatmaktadır. Kısacası edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.

Kendimden yola çıkarak anlatmak gerekirse ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha ilkokuldayken küçük, mor kapaklı bir defterim vardı. Şimdi nerede bilmiyorum. Galiba taşınırken bir yerlerde kayboldu. Beni besleyen ve bugünlere ulaşmamı sağlayan mor defterime ve onda yazılı olan her şiire minnet borçluyum. Benim yazarlık gelişimimi tamamlamamda mor kaplı defterin büyük payı vardır. Ona vefasızlık edemem. Zaten yazarlıkta başarılı olmanın sihirli sözcüğü aranıyorsa bu “vefa”dır.

İnsan kendine olan saygısını korumadığı müddetçe yazma işinde ilerleyemez. Özgüven, farkındalık, vefa, saygı gibi olgular bizim kalemi tutuş şeklimizi belirler. İdeoloji, dogmatik unsurlar, şahsi dürtüler ve toplumsal beklentiler sonraki aşamada kaleme sirayet eder. Öyle ya, temelsiz bina olur mu hiç?

Lafı çok uzatmak istemiyorum ve size soluk almak üzere birkaç saniye vereceğim akabinde yazarın gelişim sürecinde bize yarar sağlayacak nihai faktörün ne olduğunu söyleyeceğim. Demincek ipucu verdim bilmem yakalayabildiniz mi…

“…edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.” 

demiştim… Şimdi buradan devam edelim.

2000 yılı yayıncılık sektörü için de bir milenyumdur. Bu işe yıllarını vermiş insanlar meseleyi basite indirgerken 2000 yılını özellikle vurgularlar. Ben ise özellikle 2005 yılı ve sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

Bilhassa son yıllarda bestseller okuma, okutma çılgınlığı her yayınevi patronunun misyonu oluverdi. Zaten RAUNT serisini okuduysanız bunu görmüşsünüzdür. Yayıncıların bestseller eserlere bu denli kapılmasının nedeni tabii ki duygusal. Zira o tarz kitaplar içeriği ne olursa olsun çok kısa sürede ülke çapında üne kavuşup milyonlarca satabiliyor. Bestseller yazmak maharet değildir. Bestseller kitapların ortak özelliği edebi bir kaygı güdülmeden yazılmış olmalarıdır. İstisnaları muhakkak ki var. Lakin bestseller olma kaygısıyla kitap yazan kişinin övüneceği tek şey kazandığı veya kazanacağı paradır. Ve adaletsizlik biz yazarlar arasına bu yolla girmiştir.

Normalde bestseller şeklinde PR‘ı yapılan ve “kullan at” kültürüne hizmet eden bu kitapların karşısına yerli ve nitelikli yeni kalemler çıkarmakla yükümlü olan kişisel yayıncılık sektörü, ters yönde direksiyon sallamaktadır. Şimdi kişisel yayıncılık deyince aklımıza kaliteden ödün veren, yetenek konusunda herhangi bir eleme sistemi olmayan, tek editörle ayda en az 15 kitabı yayına hazırlayan, dizgi, kapak tasarım, kitapların dağıtılması, reklam gibi dertleri olmayan bir sektör geliyor.

Kim bilir nice kaliteli kalem bu sektörün dişleri arasında yok olup gitmiştir.

Bunları yazdığım için bana kırılanlar, küsenler olacaktır. Kimse kusura bakmasın ama editör desteği vermeyen, gelişigüzel dizgi ve kapak tasarımı yapan, kitabınızı 1000 tane basacağız diye para alıp dijital baskı yöntemiyle 50 tane basan ve sonra da bunları depoda çürümeye terk eden yayıncılar olduğu müddetçe ben bunları dile getireceğim. Kitap fuarlarına gitmek isteyen yazardan ekstra ücret alan, yazar adına hiçbir değeri olmayan plaket ve kupa yaptırıp adeta kişilerle alay eden yayıncılar olduğu sürece ben bunları konuşacağım.

Bu yayıncıları tanımanız ve onları mahalle baskısıyla sektörden uzaklaştırmanız için bu yazıyı kaleme aldım. Son söz niyetine belirtmek isterim ki yazarın olgunlaşma süreci profesyonel bir yayıncının onu kanatları altına almasıyla sona erer. Ondan sonra yeni bir adaptasyon başlar. Profesyonelleşirken tembellik, yan gelip yatmak yoktur. Çünkü ince eleyip sık dokuyan bir grupla iç içe olmuşsunuzdur. Onlara ayak uydurmak zorundasınız. Gayretli iseniz klasikler arasına girersiniz. Lakin yazdıklarımdan para kazanayım o bana yeter diyorsanız, evet para kazanırsınız, fakat ilerisi olmaz. Hangisinin önemli olduğuna her şeyde olduğu gibi yine siz karar verirsiniz.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Türkiye Kitap Okuyor mu?

“Türkiye Kitap Okuyor mu?” diye sorulduğunda cevap bellidir. Hiç tereddütsüz “HAYIR” sözü çıkar ağızlardan. Üstelik “hayır” diyenlerin %23’ü gerçekten hiç kitap okumuyor. Buna ne demeli? Pişkinlik mi yoksa gerçeğin dile gelmesi mi? Belki bu da ankete dökülebilir fakat önce nereden çıktı bu %23 ve niye okumama oranımız bu kadar yukarıda onu konuşalım isterseniz.

Türkiye Kitap Okuyor mu?Ülkemizde çok sık tartışılan, her seçim sonrası “halk gerçekleri araştırmıyor!” diye yaygara kopartılmasına sebep olan, sokak röportajlarında basit sorulara güldüren cevapların nedeni sayılabilecek tartışmasız bir gerçek var; Türkiye kitap okumuyor.

Evet bunu biliyoruz. Eyvallah.

Çözüm üretiyor muyuz?

HAYIR.

Bunun birçok “çünkü”sü vardır muhakkak benim aklıma ilk gelenler bunlar;

Çünkü teknolojik gelişmeler, Z kuşağı olarak adlandırılan neslin görsel hafızasını kuvvetlendirirken eğitim sistemimiz ve yayıncılık anlayışımız hala 1900’lerin trendine uygun hareket ediyor.

Çünkü yıl 2016 ve hala bizler liseye giriş sınavlarını iyileştirmeyi ve üniversiteye yerleştirme sınavlarını değiştirmeyi konuşuyoruz.

Çünkü bizler biliyoruz ki sınavı istediği gibi geçmediği için intihar eden ortaokul öğrenci(ler)i var.

Çünkü edebiyatımızın sınırları belirsiz ve bizler hala akademik eserlere hala tonlarca ücret ödüyoruz.*

(*Yeri gelmişken bir parantez açıp bu konuya değinmek istedim. Avrupa ülkelerinde kitabı çıkan her yazarı devlet maddi olarak destekliyor. Türkiye’de herkesin kendini şair zannetmesi ve türlü dolandırıcılıklarla deyim yerindeyse “merdiven altı” yayıncılık yapan sahtekar yayınevleri sebebiyle Türkiye’de o sistem ol(a)maz. Evet bu ve benzeri sebeplerle devlet belki her kitaba destek sağlayamaz (sağlamamalıdır da) lakin en azından akademik araştırmaların ve eserlerin herkesçe okunmasının önünü açacak bir sistem hazırlanmalıdır. Akademik çalışmaların çoğunluğunun ulaşılamaz olması saçmalıktan başka bir şey değil.)

Diğer bir saçmalıksa ülkemizdeki kütüphane yetersizliği. Var olan kütüphanelerde ise sağlam bir altyapı yok. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. İstanbul’daki en büyük kütüphanelerden birinden emanet bir kitap alıyor. Kitabın iade süresi epey gecikiyor. Arkadaşım, herhangi bir cezasının olup olmayacağını bilmeden ama biraz da tedirgin bir şekilde kitabı gecikmeli olarak kütüphaneye geri götürüyor. Aldığı cevap ironik. Kütüphane görevlisi diyor ki: “bu kitap sizde olmamalı çünkü kütüphanede gözüküyor.”

Durumumuz bundan ibaret. Komiğiz ve kaybediyoruz… Sığ tartışmalar, “üreten” beyin yetiştir(e)meyen öğretmenler ve en önemlisi de birey olmayı engelleyen ezberci eğitim sistemi kaybetmemizin başlıca sebepleri olarak sayılabilir. Einstein diyor ki herhangi bir kitapta rahatlıkla ulaşabileceğim bir bilgiyi ezberimde tutmaya uğraşmam… Peki, bizler niçin eğitim süresi boyunca her şeyi ezberlemeye çalışıyoruz?

Bir şeyleri değiştirelim.

Örneğin “düzenli” kitap okuyalım.

Satış oranlarını bandrolle ölçüldüğü bir Türkiye’deyiz. Biz bu oranı kütüphanemizdeki kitapların sayısınca yükseltelim. Yani artık bir şeyler değişsin.

Aslında bu içeriği yazmamın bir nedeni var. Geçenlerde Poltio’da bir anket yaptım. Ankete BURADAN ulaşabilirsiniz. Anket sonuçları üzücü. Yaklaşık 1.000 kişinin katıldığı bu hazin tablonun oluşmasında hepimizin payı var. Örneğin ankete katılanların sadece %24’ü düzenli kitap okuyor. Geri kalanlar ise tabiri caizse ayda yılda bir kitap okuyan veya hiç okumayan kişiler…

Ne dersiniz sahiden de bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmemiş mi?

Mürsel Ferhat SAĞLAM 

Âlim & Cahilin Müsabakası; Tasavvuf

RAUNT-2

 

Ve…

Nedir bu diye şaşırmayın, zira buna lüzum yok. Sadece bir delilik yapmak istedim. Ne Shakespeare ne de Fuzuli bunu denememiştir. Ki zaten buna gerek de yoktu. Hiç eskiyle yeni bir olur mu? İnsan ne kadar büyük şair olursa olsun, birkaç yüzyıl sonraki cüzi konuları kaile alıp, bileğini boşuna yorar mı?

Edebiyata rahat nefes aldırmayan, ona baygınlık veren, onu sırılsıklam edip yalnızlığa iten, ona zorla kumar öğreten ama iskemleyi altından çekip onu konfordan men eden yeni yüzyılın yerden bitme cahilleriyle, ben ve benim gibi ince bilekli kalem sahipleri uğraşacağız. Açıkçası uğraşmaya mecburuz. Eskinin büyük adamları, oldukları yerde kalsınlar. Gönülleri ferah, mekânları geniş olsun.  Ben ardımda bir boş sayfa bıraktım. O beyaz ve temiz kâğıdı bu karman çorman mısralara bağladım. Ardından daha lafa başlar başlamaz “ve” dedim. Hâlbuki birbirine bağlamaya çalıştığım herhangi iki kelime veya tümce yoktu. Sırf muziplik olsun diye “ve” demedim elbet, lakin öyle esrarlı bir tarafı da yoktu bu seslenişin… Aslında bu “ve”nin içinde eski Efes’in harabesine sırt çevirip Ege’nin yeni beyefendilerine, efe lakaplı koca adamlara özenmek var. Dimdik, bağımsız ve yeri inleten bir tavır var bu “ve”nin içinde…  Ayrıca Cemil Meriç’in “Kendini tanımak marifetlerin marifeti” deyişindeki sızı var bu “ve”nin içinde… Sayısı parmakla gösterilecek kadar az olan tüm romantik adamlar da var bu “ve”nin içinde… Örnekleri çoğaltmak konusunda asla yorulmayacağımı bilen kuşlar ve böcekler var bu “ve”nin içinde… Aslında şimdi biraz kemana ihtiyacım var. Nedense bir keman eksik bu “ve”nin içinde…

Sanırım sabrınız taştı, “gayrı söyle ne söyleyeceksen” seviyesine geldiniz. O halde lafı buruşturup, cümleleri yırtıyor ve noktayı koyuyorum. Muhabbete “ve” diyerek başlamamın nedenini açıklamakla uğraşmayacağım. O halin ruhuna günün her saniyesi zaten bürünmüyor muyuz?

Yaşam; eğri ile düzü, uzun ile kısayı, var ile yoğu, olmuş ile olmamışı, kadın ile erkeği, kitap ile interneti, âlim ile cahili, kalem ile klavyeyi, siz ile bizi, şu ile bunu yani birbirine zıt mıknatıslanma yapacağı muhtemel gerçek dünyaya ait tüm kelimeleri, ister maddi olsunlar ister manevi, gerek görünür olsunlar gerekse işitilen, ekşi veya tatlı, acı ya da tuzlu hiç fark etmez mutlaka bir kıyaslama üzerine kurulmuştur.

Sonuç olarak mutlaka bir tercih yapmak zorundayız. İyi ile kötü arasında, soyut ile somut arasında, sevilen ile iğrenilen arasında birine yönelmek daha doğrusu birini, ötekine yeğlemek zorundayız.

İnsanoğlunun yüzlerce, binlerce yıllık dünya hayatı boyunca kâğıda döktüğü veya dile getirdiği her cümle tek tek toplansa, yazılan ciltlerce kitap ve konuşulan katrilyonlarca laf üst üste atılıp ağırlıkları tartılsa, Allah’ın (c.c) tek ayetindeki bir kelimenin ufacık harfine denk düşmez. Tabii yazdığı ve konuştuğu ile insanı Rabbe yaklaştıran hak erlerinin yeri ayrı. Onları bu yargının dışına almak istiyorum. Çünkü onlar Allah’ın kelamını yaymak için nefes harcarlar ve bu uğurda mürekkep yalarlar. Üstelik söyledikleri veya yazdıkları her şey kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki herhangi bir harfin kutsiyetini geçemez. Zira zaten söyledikleri veya yazdıkları her şey ondan ilham alınarak söylenmiş veya yazılmıştır.

Misal Kâdi İyaz’ın Şifâ-î Şerîf isimli eseri…

Güvercine kanat çırpmak neden işkence olsun ki? O zulüm, tavuğadır. Kanat yerdekine acı, gök tahtında oturan güvercine ise şeker tadında bir lezzettir. Bu örneği neden verdiğime gelecek olursak, şu son birkaç senedir Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’ye uygulanan edebiyat simsarlığı beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Kitap kataloglarında şöyle genel bir tarama yapıp arama kısmına Mevlânâ yazarsanız, yüzlerce kitap, doküman bulabilirsiniz. Bu işgüzarlık tasavvuf edebiyatına gönül veren genç- yaşlı tüm kitapseverleri üzmeye başladı.

Konunun diğer can alıcı tarafıysa, bir kesim okurun, medyatik yazarlardan Mevlânâ temalı kitap istemesidir. Tahminimi mazur görün ama bestseller meraklısı okuyucunun bu tavrı bana: “kandırılacaksak popüler adamlar tarafından kandırılalım” demenin öteki çeşidiymiş gibi geliyor. Popüler edebiyatın can damarını oluşturan bu yazarlar uzmanlıkları dışında hangi konuyu yazarlarsa yazsınlar bence abes durur. Bir romancıdan yüzde yüz gerçeklerin anlatıldığı, öznelliğin sıfır olacağı bir Mevlânâ kurgusu beklersek hem tarihe hem edebiyata ve hem de romancıya haksızlık etmiş oluruz. Diğer açıdan yaklaşacak olursak bu kez de Mevnevi yorumcularına rastlarız.

Okurun tembelliği yüzünden başlayan bu döngü sonrasında İskender Pala, Elif Şafak, Sinan Yağmur, Ahmet Ümit gibi yazarlar piyasaya Mevlânâ temalı kitap çıkartmaya başladı. Alan memnun satan memnun bize söz söylemek düşmez lakin isterim ki kitapları çok satanlar listesinden düşmeyen diğer popüler yazarlar hazır hiç bulaşmamışken bu işe sırt çevirsin. Öyle tamamen değil, en azından birkaç yıl, şu besin zinciri yerine oturana dek yani herkes kendi kurgusuna kendi hikâyesine kendi mısrasına dönene kadar Mevlâna’yı yazmaktan, kurgulamaktan biraz uzak dursunlar.

Sitem ettiğim şey, Mesnevi’yi arka plana atıp insanları işin membaından koparmaya çalışanlaraydı. Bir de arzum var. Temenni de diyebiliriz… Hazır dilek kuyusu önümdeyken bu şansı kaçırmak istemiyorum. Madem eleştiri ailesinin bir üyesi oldum sırf olumsuz konuşma amatörlüğüne düşmeyeyim. İstiyorum ki yeni bir âlim kampanyası başlatılsın. Bu kez asıl kitabı göz ardı etmeden, ciddi bir tanıtım ve okuma kampanyası başlasın. Maksat tasavvufsa bu dediğim mantık dışı gelmemeli… Ben sözü tekrardan Kâdi İyaz’a getirmek istiyorum.

Gerçek bir ilim adamı olan bu saygıdeğer şahıs, yazdığı eserde Hz. Muhammed (sav) hakkında geniş, ayrıntılı ve tatmin edici bilgiler sunuyor. Günümüz kitap sektörü ancak gösterişli kapak tasarımı ve medyatik yazarlar sayesinde ayakta dururken Kâdi İyaz, yazdığı eserle bu günlere gelebilmiştir.

Birkaç yayınevi tarafından okurlara sunulan Şifâ-i Şerîf’te anlatım; bölüm, kısım ve baplara ayrılmış.

Her konu kendi içinde genişlediğinden okuyucunun aklında soru işareti bırakmıyor. Şeffaf bir dili var diyeceğim fakat çekiniyorum. Arapça çok sözcük var. Lakin yayınevleri bunları epey bir sadeleştirmiş. Okumakta zorlanacağınızı sanmıyorum.

Yeniden eserin içeriğine dönecek olursak, Şifâ-i Şerîf bildik hadis külliyatlarından ziyade meseleleri bir nevi kronolojik olarak vermesinden dolayı özeldir. Salt fikir vermek yerine o hadisin geçmişi, oluşumu hoş bir üslupla anlatılmış. Bir nevi hikâyeleştirme yapılmış. Eğer biri çıkıp bu kitabı tek cümleyle anlat deseydi abartısız söylüyorum ki tam bir başucu kaynağı derdim. Rafta bekletilmek için fazla kaliteli bir eser olan Şifâ-i Şerîf’i keşfetmiş olmaktan onur ve gurur duyuyorum. Bana kalırsa Şifâ-i Şerîf her an çalışma masamızın bir köşesinde beklemeli, ihtiyaç duyduğumuz an ona ulaşmalıyız.

Mevlânâ’yı dünya yıkılana dek gönlümüzde misafir edeceğimiz kesin ve ihtiyaç duydukça kullanmak için Mesnevi’nin bir başucu eseri olacağı tartışmaya kapalı bir gerçektir. Fikir ve görüşleriyle hayatımıza pozitif etki yapan bu şahsiyetli âlim, son yıllarda popüler yazarlarca bilinçli veya bilinçsiz olarak uğradığı dezenformasyondan kurtulabilirse kısacası “Mevlânâ yazma” fenomenliği biterse onun yerini Kâdi İyaz dâhil daha birçok âlimin dolduracağına inanıyorum. Jenerasyon olarak birbirlerine bir iki yüzyıl uzak olsalar da kullandıkları şerit aynıdır.

Evet, şimdi sıra Kâdi İyaz’da…

Kalemi altın kaplama olan ve toplumun bağrını mesken tutan tasavvuf meraklısı popüler yazarlar Kâdi İyaz’ı es geçmemeliler. Belki daha sonra Muhyiddin-i İbn’ül Arabi’ye sıra gelir… Ben direkt bu âlimlerin romanı yazılsın demiyorum. Şifa-i Şerif’ten yararlanılmış eserler, Şifa-i Şerif’ten dipnot almış kitaplar türesin istiyorum.

Tasavvuf, ayaklarınla yürüdüğün değil, kalbinle koştuğun bir yerdir. Âlim ile cahilin müsabakası şimdi sona erdi. Popüler adamlar bugünlerde, İslam âlimlerinin bıraktığı eserler sayesinde cüzdanını kalınlaştırsalar da edebiyat, ebediyete bu şekilde yürümeyecektir. Eğer mesele rant değil de tasavvufsa ve tek sorun yeni bir referans bulamamaksa alın size Kâdi İyaz…

Müfessirliğiyle hepimizi cebinden çıkarabilecek o büyük rehbere selam olsun.

Hû…

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Bestseller ve Klasik Müsabakası

RAUNT – 1

Eğer liseye, üniversiteye yolunuz düşmüşse mutlaka bir kitap meclisinde bulunmuşsunuzdur. Etrafınızdaki herkes, akademik bir ağızla çeşitli edebiyat konularına mutlak bir ciddiyetle girip, sırılsıklam dedikoduyla çıkar. Siz ise ağzınızı bile açamazsınız. Şu an bitse de kurtulsam diye düşünür, sanki bir ayıp işlemişçesine oturduğunuz yerde kaybolmak istersiniz. Nihayet ortamdakilerden biri kahkahayla dizini döverken sizdeki tuhaflığı fark eder. O, hayırdır diye başlayıp ne oldu yahu? sualiyle üzerinizdeki endişeyi sömürmeye başladığında sizin için en uygun teselli “geçmiş olsun”dur.

Bu andan sonra kaçacak bir yer olmadığını anlayıp gerçeği kabullenirsiniz. Kendinize bir çıkış yolu bulmanın vakti gelmiştir. Sıvışma operasyonunun son ayağını, zihnimize adeta çivilenmiş acı bir vakanın tespitinden meydana gelen bir tekrir oluşturur:

“Türkiye kitap okumuyor. Ne cahil bir milletiz efendim… Hâlbuki Japonya’da ve Avrupa’da hiç böyle değil… Mesela Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı bilmem kaç bin civarındayken, Türkiye’de bu sayı kim bilir nedir?”

Evet, boynunda fular olan, entelektüel görünmek üzere kemik çerçeve gözlük takan insanlar ciddi ciddi bu tür yakınmalar yapıyorlar. Bir Allahın kulu da çıkıp,  bu işin aslı nedir, ne değildir diye sormuyor.

Neden biliyor musunuz?

Aslında Türkiye’de kitap okunup okunmaması onların umurunda değildir. Laf olsun diye sızlananlar. Buradaki gaye açıktır; bu insanlar kitap okumuyor diye burun büktükleri kitle ile kendi aralarındaki farkı ortaya koymak isterler.

Sormak istiyorum; 

Hangisi kurnaz?

Kim daha saf?

Kazanan var mı?

Neden kaybettiler?

Tüm bunları liberal bir hoşgörüyle irdeleyesiniz diye sunmadım. Çünkü bu basit cümleciği ufak mecazlar ile geçiştirme taraftarı değilim. Asıl amacım, müsabaka başlamadan evvel elimdeki kelimeleri israf etmemek ve bu şahsi meditasyonla kendimi ödüllendirmekti. Keza, ringde centilmen olmak puan getirmez. Centilmenliğin yeri orası değildir. Ringdeki konu; yumruk yumruğa dövüşmek, rakibe sersemletici darbeler indirmek ve hakem 10’dan geriye doğru sayarken ayağa kalkıp kalkmamanın size ne kazandıracağını veya kaybettireceğini düşünmektir. Yani her şeyin bir yeri ve zamanı vardır. Kibarlığın bile…

Bana belli aralıklarla bazı önemli elektronik postalar gelir. Mesela, YAYFED’in bazı konulardaki görüş ve araştırmalarını bizzat takip eden biriyim. Rahatça söyleyebilirim ki Türkiye kitap okuyor…

Şimdi soyunma odasından sahaya koşma vakti. Alkış ve ışıklar… Renkler ile gürültü aynı hizada durmalı ki 1. raunt bittiğinde hatırımızda kalanlar bizi tatmin etmeli…

Birinci mesele, kitap okuma oranları ile alakalıydı. Yazdıklarım hakkında istatistiksel bilgi sunmak âdetim değildir. Okuyucuyu yormayı severim. Böylece, öğrenme aktivitesi daha yararlı bir hal alıyor.  Fakat bu özel bir mesele ve edebiyatla alakalı bir zümreyi ilgilendirdiği için kanıtsız konuşmak ahmaklık olacaktır. Buna mukabil şimdi YAYFED[1] tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarını sizlere aktarmak istiyorum.

YILLARA GÖRE BANDROL SATIŞ ADETLERİ RAPORU

YILLAR  TOPLAM
2010 214.414.289
2011 289.193.982
2012 293.257.824
2013 330.017.405
2014 344,405,399
2015 384,054,363

Raunt başlar başlamaz ilk hamleyi biz yaptık ve bu açıdan şanslıyız. Bu veriler durumun o kadar da kötü olmadığını gösteriyor. Ayrıca bu veriler, Türk insanının kitapla haşır neşir olmadığını iddia edip, laf olsun diye sinirlenen saçını başını yolan üstünlük budalası kibirli entelektüellere ibret oldu.

Yukarıdaki tablonun oluşmasında, yayınevlerinin gelir kapısı olarak gördüğü ve sahiden de çok para kazandığı özellikle son beş yılda artan yabancı yazar furyasının etkisi büyüktür.  Bu ise kötü bir şey… Zira ülkemiz bilhassa sosyal medyanın popüler olmasıyla kendisini gösteren amatör şair ve yazarlarla doludur. Aralarında çok yetenekli kalemler olmakla birlikte birçoğu ne yazık ki Facebook’ta aldığı like oranıyla şairliğine paha biçtiğinden kendini geliştirme noktasında pasif kalmıştır. Dolayısıyla yayınevleri sıfırdan bir şair veya yazarı işleyip piyasaya sürmektense üzerine bestseller etiketini kolayca yapıştırabileceği yabancı bir yazarın kitabını basmayı daha kârlı görmektedir. Kendilerine göre haklıdırlar.

Peki yayıncıları buna zorlayan asıl neden sadece halkı küçük gören sözde aydınların okurlara tepeden bakması mı yoksa genel okuyucu kitlesinin yabancı yazarlara olan merak ve ilgisi mi?

Emin olun burada okuyucunun tavrı daha belirleyici. İnsanlar teknoloji (sosyal medya) ve hemen her yıl bir yenisi açılan üniversiteler sayesinde okumaya ve öğrenmeye ilgi gösterir oldular. Başta öğretici olana yönelen insan, aslında dünya dediğimiz bu koca köyde çiftçi olmak istiyor.  Uğraştığı şey ile ilgili koku almak, ona istediği an ulaşmak, sonbaharda ektiği tohumun meyvesini diğer mevsim almak istiyor. Kısacası okur, satın aldığı kitabın kendisine bir şey kazandırmasıyla ilgileniyor. Bu kazanım illa bilgi anlamında değil, zevk anlamında da olabilmektedir.

Yabancı yazarların, insanın hayal gücünü zorlayan konuları okuyucuya vermesi, okurun yabancı yazara alaka göstermesine ve bu da yayıncının yabancı yazarları allayıp pullamasına sebep oluyor. Bunun dışında örneğin lise çağındaki, 13-18 yaş arası genç neslin genelde kitabın içeriğinden çok onun popülaritesiyle ilgilenmesi de yayınevlerinin yabancı yazarlara yönelişinin bir diğer nedenidir. Yeri gelmişken değinmek istiyorum. Bir kitabı popüler yapan birçok unsur vardır. Kitabın kapak tasarımı, dizgisi, afişi, tanıtım fragmanı ve ünlülerin o kitap hakkında dile getirdiği yorumlar bir eseri bestseller yapmaya yetiyor. Bu durum sadece yabancı yazarlar için değil çok satanlar listesinden düşmeyen Türk yazarlar için de geçerlidir.

Piyasanın hararetinde kavrulan klasik eserler ilköğretim ve bazen de lise öğretmenlerinin dayatmacılığı sayesinde ayakta duruyor.

İşte en acısı da bu…

Sebepleri ise saymakla bitmez. Örneğin üniversitelerde dersler güncel kitaplar üzerinden örnekleme yapılarak işleniyor. Bunun dışında okul kütüphaneleri genelde kuş uçmaz kervan geçmez bir yere konumlandırılıyor. Sırf kapıya kütüphane yazısı astırmakla sorumluluktan kurtulduğunu zanneden yetkililer, klasik eserlerin cazibesini arttırıp piyasaya sürmeyen yayıncılar kadar suçludur.  Dedim ya klasik eserlerin değersizleşmesinde sebep çok… Saymakla bitmez.

Bu şartlarda bestseller yazmak, yazmaya çalışmak, okumak, okunması için çabalamak zannediyorum ki sıkıntılı karakterlerin ağa babası olan Reşat Nuri’ye, tecahül-i arif’in gramerine gramer katıp ‘benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?’ diyebilen Cahit Sıtkı’ya, eski İstanbul’un yaramaz çocuğu Ahmet Rasim’e ihanet olur

Mürsel Ferhat SAĞLAM

KAYNAKÇA
[1] Yıllara Göre Bandrol Satış Adetleri Raporu; https://www.yayfed.org/website/content/126

Aşk, Söz Perdesini Açanda; Şah Ve Sultan

Canana yol belleten kervancı başına selam olsun…  O tek başına en önde yürümenin acısını, berisindeki kalabalığa homurdanarak çıkaradursun, biz meselemize dönelim. Nevi şahsına münhasır bir çabayla yani kimseye yakın olmayarak, kimseyi burnunun dibine sokmadan, asla usandırmayıp ve her daim okunabilsin niyetiyle kaleme alınan İskender PALA’nın Şah ve Sultan adlı kitabının herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bir şartla… Bu eserin kütüphanedeki diğer kitaplarla arasındabir ağıt miktarı kadar uzaklık olmalıdır.

Arapsaçına dönen düşümü nihayet sona erdirerek asıl meseleye gelmek istiyorum. Evet, kitabı bu şartla kütüphanesine koymalı herkes zira Şah ve Sultan’ı okumaya başladığımda aklımda belirsiz ama beni huzurlandıran bir melodi oluştu. Müzik yapma yeteneğim olsa kitabı bitirdiğim akşam çalışma masamdan kalkar hemen kemanımı omzuma alırdım. Beni tanıyan veya tanımayan, sarhoş ya da ayık herkese armağan ederdim o gece yazdığım notaları…

Devrik faaliyetlerde bulunduğum zannedilse de aslında suç bende değil çünkü konu oldukça dolambaçlı. Siz aklınıza gelen ilk şarkıyı konçerto havasına sokup keyiflenirken ben Şah ve Sultan’ın tabiatını açıklamaya çalışayım. Gerçi kimseyi tek açıdan çözmek mümkün değildir. O yüzden ki bazı mahkemeler tek celsede bittiğinde eş, dost, akraba şöyle bir şaşırır. Ağızlar yayvan görüntüsünden uzaklaşınca, sırayı dile gelen eğri büğrü ünlemler alır. İskender Pala’da bu kitapla çoğu okuyucusuna aynı hali yaşatmıştır diyebiliriz. Kitabı okuyan herkes ilk olarak şaşırmış olmalı. Alıştığımız tarih – kurgu türü kitaplardan farklı olarak Şah ve Sultan’da tarihi gerçeklere olabildiğince sadık kalınmış. Sanırım biraz daha açıklamam gerek. Durumu farklı alt başlıklara indirgeyip öyle çözersek daha anlaşılır olacağa benziyor. İskender Pala, Şah ve Sultan’ı yazarken eski âlimlerin kullandığı yazma taktiğini uygulamış. Önce kısım, sonra bap ve nihayet bölümler halinde anlatacağı hikayeyi okuyucusuna parçalar halinde sunmuş. Bunu yaparken hiç çekingen davranmamış ve tarih, aşk, entrika, ihanet gibi topluma ait olması muhtemel bütün duygu ve davranışları kağıda dökmüş… Nesneye kıymet veren bir duruşla kalemin gözyaşını silmiş mesela… Ve biten bir mürekkebe dem vururcasına haşin davranmış Türk’ün iki eski hükümdarına…

Antika teşbihler bu kitaba hoşluk katmış. Örneğin bir karakter var; adı Kamber… Onun, içi yıldız dolu bir kesesi var. Babaydar’ından hatıra…

İşte laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek… Kitabın bir diğer güzelliğini de tam burada konuşup bir an önce deminki anlatıma dönmek istiyorum. Bu kitap insanı baştan sona polisiye bir gizemle sarıyor. Lakin bildiğimiz koşuşturmalar yok. Zaten Şah ve Sultan’ı, Agatha Christie yapıtlarından ayıran da bu olsa gerek… Her ikisinde de az çok belirsizlik var. Kurgudaki heyecanın yanı sıra acaba bundan sonra ne olacak merakı da okuyucuyu hikâyeye bağımlı kılıyor. İki yazarı birbirinden ayıran tek belirgin fark, biri okuyucuyu kitaba davet ediyor, diğeriyse tam tersine okuyucuyu kitaptan uzaklaştırıp olaylara seyirci kalmasını istiyor.

İskender Pala okuyucusunu kitaba çağırmaz. İster ki bizler seyirci koltuğuna rahatça yayılıp olayı takip edelim… Biz ondan adeta şöyle bir azar işitiriz; otur oturduğun yerde zaten kan ter içinde bir yaşamın var, o yüzden sen bu işe karışma ben sana aşkı ve sevgiyi anlatacağım sen sadece mutlu olmaya bak…

İşte Şah ve Sultan’ı polisiye türünden ayrı tutan yegane uçurum budur.

Konuyu bölmeyi sevmiyorum. Az önce dar sokaktan vızır vızır işleyen bir ana caddeye çıktık. Şimdi kalemimi sağ şeride oturtup konu bütünlünü yeniden sağlamaya çalışacağım.

Babaydar’dan bahsediyorduk. Kamber’in kesesine değinmiştik. Evet, yazar burada çok güzel düşünüp kimseye çaktırmadan, gayet mütevazıca, pek edebi olmayacak ama kısaca kurnazlıkla hüsni talil sanatını uygulamış. Kamber’e çok değindim diye öteki önemli karakterleri atladığımı sanmayın. Lakin elimde değil. Kamber öyle içten, öyle yalansız, öyle dostça konuşuyor ki insan Kamber’in hayal ürünü olmasından ötürü üzüntü duyuyor. Kamber modern dünyanın özlediği bir insan… Misal siz firavunî bir atakla Kamber’in kesesine el koysanız ve hayalinizi ondan izinsiz kesenin içine saklasanız ve bunu yaparken çölün kaba bedevileri gibi keseyi yırtsanız Kamber gıkını dahi çıkarmaz.şah ve sultan 2

Ben onunla arkadaş olmayı uygun gördüm. Güzellikle, kibarca istedim yıldız kesesini Kamber’den… Sevgiyi yerleştirdim önce… Aşkı sakladım utana sıkıla, fedakârlığı da koydum. Ardından o melül kese sıkış tıkış oldu benim durmak bilmeyen doyumsuz tavrım yüzünden.

Olsun…

Kitabı okudukça devam ettim kesenin içini çeşitli nimetlerle doldurmaya… Meğer ne meraklıymışım tekrar çocuk olup bir bez parçasının hayaliyle mutlu olmaya…

İlk önce Yavuz Sultan Selim’e hak verir gibi oldum ve onun tarafına geçip keseyi onun şiirleriyle doldurdum. Sonra Şah İsmail’in tarafında oturup, Şahın kendini Hıtayî’likten azledip Hataî’liğe layık görüşünü izledim. Keseye bir de Şah’ın keşkesini dâhil ettim.  

Yazımın başında söylediğim gibi kitap her birimizin kütüphanesinde bulunmalı. Sırf Sultan Selim Hanın ve Şah İsmail’in beyt ve dörtlüklerini okumak için olsa da kitap elimizin altında kesinlikle olmalı.

Şimdi daha ileri gidip ortaya yeni bir iddia atacağım. Kitap, şiir meraklılarına birebir… Bazı entelektüel genç arkadaşlarımızın araştırma ve sorgulamaya meraklı olması bu olasılığı dile getirmeme sebep oldu.  Bazıları vardır ya kimsenin sormadığını merak edip orayı deştikçe deşerler.

Birkaç örnek vermem gerekirse, bunlar; şiir nasıl yazılır, mısralar olayın hangi evresinde ne şekilde sıralanır, yaşanmış mıdır, Yaşanmışlığı varsa bu süreç nasıl gelişir ve sonuçlanır tarzında felsefeyle alakası olmayan ama bir filozof edasıyla dile getirilen sorulardır bunlar ve nedense kimseye faydası olmaz.

Şairin özelinden başlayıp konunun geneline kadar inen veya tam tersi, olayın genelinden başlayarak şairin özeline doğru inen pragmatik olduğu düşünülen yaklaşım aslında eleştiriyle alakalı değildir. Eğer eleştirmek böyle absürt bir mantıkla dizayn edilseydi sanıyorum lafı bu kadar uzatamazdım.

Her kitabın iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da vardır. Yazar eserindeki hataları en aza indirgemek için sabah akşam kafa yorsa da deyim yerindeyse harfi harfine tüm hataları tek tek ayıklamaya çalışsa da kul işi olduğundan ötürü mutlaka bir arıza bulunur. Belki bir nokta atlanmıştır belki virgül gereksiz yere kullanılmıştır ama mutlaka bir yanlış yapılmıştır.  İskender Pala’nın Şah ve Sultan’ında çokça mecaz, azıcık mübalağa, yerinde hüsni talil, gerekli ölçüde kişileştirme sanatı kullanılmış kısacası eserin yapısında herhangi bir problem yok. Olsa olsa ideolojik nedenlerden ötürü kitaba bir muhalefet yapılabilir. Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor ve yazıyı şöyle bir toparlamak istiyorum.

Bu kitapta birbirinden usta üç şair (Selimî, Hıtaî, Tacizade)  iki hükümdar (Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail) bir kadın (Taçlı Hatun) üç fasih (Kamber, Hasan, Hüseyin) birçok duygu (aşk, ayrılık, hüzün, keder, sevinç, huzursuzluk, ümit, fedakârlık, menfaat) ve bir dönüm noktası (Çaldıran Savaşı) var.  Okunmaya değer mi, muhalefet etmek için de olsa okunmayı hak ediyor bu kitap.

Son olarak Şah ve Sultan’ın genel özelliklerine bakacak olursak, eser 34 bölümden oluşuyor. Her bölüm bir karakterin adıyla hayat buluyor. 1. Bölüm Kamber ile başlıyor. 34. Bölümün ismi ise Taçlı… Diğer bölümlere ait başlıklardan bazıları şöyle; Şah, Aka Hasan, Gülizar, Alemşah, Hüseyin, Şehzade, Haydar Can, Selim… Daha sonra o bölümün açıklaması ‘bu bap’ girizgâhında açıklanıyor. Fakat bundan önce o bölümü özetler nitelikte bir dörtlük veya beyt var. Nihayet ve tarih atılıp yer belirtilince hikâye normal akışını sürdürüyor.

Kitap 390 sayfadan oluşmakta. Eserin sonunda yer alan kronoloji tablosu kitaptan bir şey götürmemiş fakat olmasa da olurmuş.

Evet, aşk söz perdesini Şah ve Sultan’la açtı. Bize bu usta kaleme eyvallah demek kalıyor. Ülkemizde hep ikinci plana atılan okuyup okutturma eylemine dikkat çekmek adına ben bu yazıya nokta koymayacağım.

İşte size minik bir virgül,

… gerisini siz düşünün

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Enteresan Bir Tarih Çalışması; MİRAS

Son yıllarda televizyon dizileri sayesinde popülaritesi artan “tarih”i bu kez yabancı bir gözle okudum. Kitabın adı MİRAS. Hugo N. GERSTL tarafından kaleme alınan bu tarihi roman 3 ciltten oluşuyor. Anavatan Üçlemesi temasıyla kaleme alınmış olan yapıtta bazı mühim ayrıntılar gözüme takıldı.

Bu yazıyı okurken olağan bir eleştiri, inceleme yazısı okuyacaksınız. Çok iddialı bir yazı olacağını söylemiyorum fakat anlatmak istediğim şeyleri eğip bükmeden, söz sanatlarına ve abartıya kaçmadan anlatacağım. O nedenle bu defa oldukça sade bir anlatım tercih ediyorum. Kitabın genel özelliklerinden bahsettikten sonra beni rahatsız eden noktalara değineceğim.

Kitap 528 sayfadan oluşuyor. Toplam 4 bölüm var. Birinci Bölüm TURHAN başlığını taşımaktadır. Yazar bu kısımda 1897-1912 tarihleri arasındaki süreci anlatıyor. İkinci Bölüm’ün adı HALİDE. Bu bapta ise 1897-1917 tarihleri arasındaki olaylar var. Üçüncü Bölüm NACİ ismini taşıyor. Burada ise 1918 – 1924 tarihleri anlatılmaktadır. Son bölüm yani Dördüncü Bölüm’de ise KAHRAMANLAR başlığı altında 1928 – 1936 tarihlerinde olup biten olaylar, kitaptaki karakterlerin birbiriyle olan bağı irdelenip okuyucuya sunuluyor. Her bölüm kendi içinde numaralandırılmış. Örneğin Birinci Bölüm’de 13 alt bölüm var. Böylece hikâye bazı Türk romancılarının yaptığı gibi ardışık ve kimi zaman insanı boğan yapıda ilerlemiyor. Aksine insanın dinlenmesine fırsat veren bir örgüyle tasarlanmış.

II. Abdülhamit dönemi, Osmanlı’nın ve yeni Cumhuriyetin doğu politikaları, Hamidiye Alayları’nın işlevi, İttihat ve Terakki’nin o tarihlerdeki misyonu, Bab-ı Ali Baskını’nda olanlar, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Tek Parti Dönemi Anavatan Üçlemesi’nin, Miras adını taşıyan bu ilk kitabının konuları arasındadır.

Olay örgüsünün anlaşılır ve sürükleyici olması için yazar bazı belden aşağı manevralar yaparak Osmanlı toplumundaki gayri ahlaki temaslara parmak basıyor. Sübyancılık diye tabir edilen, çocuk tacizciliğinin paragraf aralarında işleniyor olması gözümden kaçmadı. Hatta bir ara kitabı okurken durup düşündüm, ben Avrupa sosyal yaşantısının romanını mı okuyorum yoksa Osmanlı toplum yapısının anlatıldığı bir romanı mı?

Bu soruyu kendime sorduktan sonra eseri bir eleştirmen gözüyle değil sıradan bir okur hissiyatıyla okumayı sürdürdüm. Yazarın tahrikine aldırış etmeden son derece sakin bir şekilde hikâyenin sonunu getirmeye çalıştım.

Bugün bazı yandaş tarihçilerin çok uyguladığı; terazinin bir tarafını yüceltmek adına diğer kefeye pislik bulaştırma alışkanlığını Miras’ta da gördüm. Bugün “Tek Parti Dönemi”yle hesaplaşma gayesi taşıyan liberallerin sıkça dile getirdiği ve yanıt aradığı bir soru var. Osmanlı’da her şey çok berbat olduğu için mi Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur yoksa artık imparatorluğu kurtarmanın başka çaresi olmadığından mı?

Tabii ki ikincisi. Unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı okullarında okumuştur. Osmanlı askeri olarak yetişmiştir. Osmanlı’ya hizmet için kendini halkın önüne atmıştır. Onun kahramanlıklarına kitaplar yetmemiştir. O nedenledir ki bugün hakkında en çok eser yazılan liderdir kendisi. Bunun akabinde annesi asil bir Osmanlı kadını, babası eli öpülesi bir yiğit idi.

Tüm bu kombinasyon gösteriyor ki Atatürk bir Osmanlı askeridir, Osmanlı’dan zerre miktar nefret etmemiştir. Bugün Atatürkçülük maskesi takarak biz vatanseverlerin halis duygularıyla oynayan sözde aydınlar, entelektüeller Atatürk’ü yukarılara çıkartmak için illa eski Türk tarihini, Osmanlı’yı, padişahların tamamını, ayaklar altına alan yazılar kaleme alıyorlar. Atatürk ki bir davete katılmak üzere yakınındakilere: “bana yeniçeri kostümü bulun, getirin. Bu davete o şekilde gideceğim” diyerek atasına olan sadakatini ve övgüsünü kanıtlamıştır. Atatürk bize geçmişimizle iftihar etmemizi, övünmemizi, şanlı olan bu soyun daha ileri seviyelerde yaşamayı hak ettiğini söylemiş ve bu uğurda çaba sarf etmiştir. Lakin ne yazık ki bu mühim mirasa saygı duymayan üstelik kendisini Atatürk’ün mirasçısı olarak gören çok insan var.

Yeniden kitaba dönecek olursak, yazar tam da burada hata yapmış. Atatürk ve silah arkadaşlarını övmek için Osmanlı’ya çamur atan bazı cümle ve paragrafları kaleme almış. Çocuk sayılabilecek bir yaşta annesi yaşında kadınla seks deneyimi yaşayan Turhan isimli karakter, seviştiği o kadının kocasına yakalanmamak için bulunduğu ilçeden kaçarak bir kervanda işçi olarak çalışmaya başlamıştır.

İnkâr etmemek lazım ki suç, ahlaksızlık, yolsuzluk ve ihanet Osmanlı toplumunda da vardı. Ancak salt bu olumsuz kavramlar üzerinden Osmanlı’yı ele alırsak maziye ihanet etmiş oluruz. Eşit miktarda gerçeği, objektif bir ağızla konuşmalı ve yazmalıyız.

Gel gelelim kitabın ilerleyen bölümlerinde eğitimli bir genç kız, Halide, İstanbul’da bazı kötü tecrübeler yaşıyor. Gayri Müslim vatandaşlardan birkaçının saldırısına uğruyor. Bir Türk askeri olan Naci o kadar güçsüz, aciz ve ahmaktır ki elini silahına atıp o saldırganları etkisiz hale getirememiştir (!) Buna kim inanır? Yahut bu hikâyeden kim zevk alır? Tüm bunların dışında bunu okuyanlar şurada belirtilen olayı ciddi ve gerçekçi bulur mu? Yanındaki kadını korumaktan aciz silahlı askerimiz, maskeli bir fedai tarafından kurtarılmıştır.

Tarihi roman yazmak, kitabın yazarında uydurma ve hayali unsurları tarihi bir gerçekmişçesine kitaba yerleştirme hakkı doğurmaz.

Subliminal öğelerin insan algısında ne tür gelgitler meydana getireceğini iyi bildiğim için kitaptaki bu ayrıntıları masumane bulmuyorum.

Son olarak tarihi roman dendiğinde aklıma ilk gelen kişi olan ve eğrisiyle doğrusuyla meseleyi tüm çıplaklığıyla veren araştırmacı yazar Turgut Özakman’a rahmet dileklerimi sunmak istiyorum. Ve ardından şu dilekte bulunarak yazıya nokta koyuyorum.

Umarım tarihi roman yazan tüm araştırmacılar, yazarlar ve tarihçiler gerçeğe sadık kalarak ve tarihe saygısızlık etmeden eserlerini oluştururlar. Şüphesiz toplumumuzun buna ihtiyacı var.

Mürsel Ferhat SAĞLAM