Yokluğa Alerjisi Olanlar Okusun; Limon Ağacı

Beni yani yazılarımı az çok takip etmişseniz, başlık atarken uçuk kaçık cümlecikler tercih ettiğimi biliyorsunuzdur. Bugün noktalı virgülün ardına “LİMON AĞACI” denk geldi. Eğer sadık bir okuyucuysanız mutlaka bahsedeceğim kitap hakkında evvelden oluşmuş fikir ve yorumunuz vardır. Bu sebebe sığınarak, tabiri caizse gerçek manada bir “ince eleme” yapacağım.

Şu an elimde tuttuğum kitap, Orta Doğu’yu tarafsızca ele almış bir orkestranın 400 sayfalık ezgisidir. Limon Ağacı’nı teşbihten uzak üç beş paragrafla veya mübalâğadan arındırılmış bir yorumla anlatmak takdir edersiniz ki mümkün değil. Kitabı çok zaman önce okudum. Yani dün okuyup bugün yazdım aceleciliği yok bu satırlarda… Lafı gevelemeden direk meseleye girmek istiyorum aslında… Tez canlılığımın asıl sebebi de budur.

Kitaptaki hikâye açıklığa kavuşurken zihnimizde oluşan yeni sorular ileriki sayfalarda kâğıda dökülürken yazarın tarafsızlığı da gözünüze çarpıyor. Kısacası Limon Ağacı mahkeme salonlarındaki karar tokmağının ahşap zemine dokunmasına benzeyen bir uyarıyla gözümüzü açıyor adeta ve bizi kendimize getiriyor.

Siyasi hüküm verircesine taraflı bir üslup kullanarak kalem oynatan şahıslara nefret duyuyoruz ama bir yandan da onlarsız edemiyoruz. Onlar yazmayınca, konuşmayınca, tartışmayınca kendimizde bir eksiklik, etrafta bir sessizlik hissediyoruz öyle değil mi?

Zülfü Livaneli geçenlerde katıldığı bir programda; siyasetle iç içe olmak gibi bir fikrim, politikaya herhangi bir eğilimim yok tarzında açıklama yaptı ve aynı ciddiyetle devam etti; beni siyasete zorladılar, politik davranmaya ittiler…

Evet, sanatçılara baskı yapıyoruz. Hem niye bizim gibi davranmıyorsun diye çıkışıyor hem de senin bizden farkın olmalı diyor ve o duygusal canlıları iki arada bir derede bırakıyoruz. Halkın sempatisini suiistimal eden her devrin adamı olup pastadan pay kapma telaşına giren sanatçı bozuntularını bir kenara koyarak söylüyorum bunları. Gerçi toplum denilen o merhametli jüri, sanatçıyı şekillendiren yegâne unsurdur. Ve toplum, kendisini enayi yerine koyanları bir süre sonra unutur dolayısıyla sanatçı geçinenlere anlayacakları dilden ceza vermesini de bilir.

Peki bu işin orta yolu yok mu?

Elbette var…

Ne yazık ki bunun açıklamasını şimdi yapamayacağım. Çünkü o başka ve başlı başına bir konu…

Sandy Tolan, Limon Ağacı isimli kitabı yazmaya başladığında, bana kalırsa üstlendiği yükümlülüğün farkındaydı.

Toplum ona “bizi anlat” demeseydi yazar asla bu yükü omuzlamazdı. İşler yolunda gitmezse aynı toplumdan “niye bizi dinledin” eleştirisi alacağını da zannedersem çok iyi biliyordu.

Yazarı cesaretinden ötürü tebrik ediyorum. Çünkü değindiği konu kolay kolay kimsenin elini taşın altına koyacağı türden bir mesele değil. Limon Ağacı’nda, ülkesinden ihraç edilen Filistinli gençler ve soykırımdan kaçan Yahudi kızlar var. Üstelik Sandy Tolan her şeyi tüm duygusallığıyla kaleme almış.

Öncelikle kitabın siyasi tarafına değinmek lazım…

Tolan, Limon Ağacı’nda güzel bir noktaya değinmiş. Kitap bittiğinde anlıyorsunuz ki zenci ya da beyaz, Yahudi yahut Müslüman, zengin veya fakir hepimiz insanız… Ardından peki öyleyse neyi paylaşamıyoruz diye düşünüyorsunuz. Kitap, sizi bu düşünceye itiyor. Sırf bu nedenden dolayı Limon Ağacı’nı okuyun derim…

Kitapta gözüme çarpan bir diğer önemli ayrıntı ise, yazar politik bir ağızla konuşmaktansa herkesin kendine göre haklı olduğu gerçeğini yazmış ve bence en iyisini yapmış…

Ayrıca kimi politik çıkmazları öyle güzel yorumlamış ki kendimi bir arşiv kütüphanesinde el yazması eser okuyormuşçasına rahat hissettim. Bir de bu kitapta altını çizdiğim ve büyük paranteze aldığım birçok cümle ve paragraf var. İşte bana kendimi güvende hissettiren de kitabın bu özelliğiydi.

Limon Ağacı yayıncılar tarafından bestseller olarak lanse edilse de aslında klasik eser özellikleri taşıdığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Kitabın her zerresi ne denli naifçe işlenmiş bunu çok basit bir gözlemle anlayabiliriz.

Mesela Filistin’de yaşayan halkın ve Yahudi yerleşim bölgesindeki insanların ortak sorunu nedir?

Toprak…

Peki paylaşılamayan bu çorak arazilerde ölen insanların sayısı kaç milyon? Sayı belirtmek imkânsız…

Daha öznel bir soru daha sormak istiyorum; Limon Ağacı’nı okurken gözünüzde yaş biriktiğini fark ettiniz mi?

Cevabın evet ya da hayır olması bir şey değiştirmiyor. Evetse siz bir Filistinli Beşir’siniz. Hayırsa soykırımdan kaçan bir Yahudi… Sonuç olarak sürgündesiniz ve sonuç olarak şimdi oturup Tolstoy’un sualini düşünme vaktidir;

İnsan ne ile yaşar?

Haddim olmayarak cevap vermek istiyorum, insan ‘var’lıkla yaşar. Çünkü yokluğa alerjisi olan tek canlı bizleriz…

Çevrenizde sıkıntıdan saçını başını yolan ya da avucunu çenesine dayayıp kara kara düşünen birileri varsa ona biraz ‘var’lıktan bahsedin. Ve o kişiye bir adet Limon Ağacı armağan edin…

Eminim işe yarayacaktır.

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sistemi Anlatan Güncel Bir Destan; Açlık Oyunları

Belirli aralıklarla piyasaya, sanatın herhangi bir dalında iddialı olan bazı kişiler çıkarak; devlete, ekonomiye, ideolojilere, dine, insan ilişkilerine dil uzatır. Bunların yakından takip etmenizi öneriyorum çok kısa zaman sonra bahsettiğim bu şahısların şöhreti iki katına çıkar. 

Evet, çünkü bu ülkede sataşma kültürü hakimdir. Birilerine sataşır birkaç beylik laf edersen sen de ünlü olursun. Sanatçının sanatı, polemik oranıyla ölçüldüğü müddetçe bu ülkenin ilerlemesi mümkün değildir. Üstelik sözde halkı düşünen ve sözde sanatçı kişiliğe sahip bazı muhalifler, “sistem”in kendini aklamak için kiraladığı halk kütlesidir. Yok, hayır yanlış yazmadım. Bunlar düpedüz halk kütlesidir. Bir de bu kütlenin eli kalem tutan kadrolu yazarları vardır. Gayet mütevazı yaşadıklarını sandığımız fakat baştan ayağı marjinal takılan bu insanların o kütleyi gaza getirmek için biz halktan tarafız demesi hazindir.

Açlık Oyunları serisinin ana teması yukarıda bahsettiğim şahsı muhteremlerin sistemi eleştirmek adına düştükleri komik durumu anımsatıyor. Tek belirgin fark Açlık Oyunları’nda bu “İŞ” daha profesyonelce beceriliyor.

Açlık Oyunları serisi hakkında birçok kitap satış sitesinde çeşitli yorumlar yapılmış… Yorumlara bakılırsa bu seriyi okumamak, kendini kitapsever olarak tanımlayan birisi için on kusur hareket içerisindedir.

Açlık Oyunları’ndaki sistemi ele alırsak dünyadaki tüketim çılgınlığı oldukça fantastik bir üslupla eleştirilmiş. Konunun dramatize edilişi ve sisteme meydan okuyan karakterlerin aç susuz ve sıska birer kahramanı andırması sizce de çok trajik değil mi?

Utanmasak oturup ağlayacağız.

Nedir o Capitol’ün zulmü öyle değil mi? Zengin, elit, üst düzey insanların keyifli vakit geçirmesi için düşkün, fakir, güçsüz halkın şempanzelik yapması şart koşuluyor…

İnsan bu seriyi kendince bir iç muhasebeyle okursa yararlı olacağı düşüncesindeyim. Mesela bu seri bize “futbol” sektörünün ne kadar akla ziyan faaliyet olduğunu kanıtlıyor. Mesela bu kitap bize tonlarca para ödediğimiz “marka”ların tehlikesinden bahsediyor. Mesela bu kitap bize zenginler bir defa -bazen hiç- fakirler ise onlarca kez kendini kanıtlamalıdır diyor. Mesela bu kitap medyanın bize her gün, her saat, her sabah ve her akşam gerçekleri değil gerçek zannetmemizi istedikleri şeyleri aktardığını anlatıyor. Mesela bu kitap bize devletlerin ve milletlerin tek elden yönetildiği gerçeğini fısıldıyor.

Eğer yukarıdaki öğelerin üstünü renkli kalemle çizip elinizi çenenize dayayarak ben ne yapıyorum demiyorsanız bir değil elli tane Açlık Oyunları serisi okusanız da bir anlamı olmaz. Zira her hafta sonu apar topar stadyumlara koşan yüz binlerce insan, 90 dakika boyunca hop oturup hop kalkıyorsa, müsabaka biter bitmez taşa sopaya sarılıyorsa ve bir de olmuş bitmiş şeyleri tartışan yorumcuları, ağızlarını bir karış açık dinliyorsa Suzanne Collıns’in elinden bir şey gelmez.

Gelir dağılımı dengelenmediği ve marka çılgınlığı yok edilmediği müddetçe kırk tane Suzanne Collıns bir araya gelip her gün yeni bir Açlık Oyunları serisi yazsa da nafile…

Okuduğunu ince eleyip sık dokuyan bilinçli bir neslin oluşmasını diliyor ve kitabın genel özelliklerini aktarmak için kolları sıvıyorum.

İlk kitap, ikinci kitap, üçüncü kitap diye tek tek ayırmayacağım. Zaten tüm kitapların ortak özelliği kapak tasarımlarındaki vurucu ambiyanstır. Şahsen ben tasarımı düşünen, geliştiren, meydana getiren grafikeri tebrik etmek istiyorum.

Artık kapağı çevirelim ve birazcıkta içerik hakkında konuşalım. Önce şunu söylemek istiyorum ki konu bütünlüğü sağlanmış. Üç kitapta da toplumları köleleştiren görünmez canavar cesurca ifşa edilmiş.

Cebindeki parayı sistemi yüceltmek uğruna harcayan beyni çeşitli bilinçaltı mesajlarla yıkanmış bireylerin aynı zamanda potansiyel bir süper kahraman olduğunu vurgulayan bu seride, gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve medyadaki yandaş tavrın önüne geçilmezse ileride hepimizin Açlık Oyunları’nda birer yarışmacı olacağı anlatılıyor.

Umarım Suzanne Collıns sistemin emri doğrultusunda değil de kendi duygu ve düşünceleriyle bu seriyi yazmıştır…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

İki Yazar, Farklı Zamanlar; Ahmet Rasim & Luke Rhınehart

Farklı kültürlere sahip yabancı yazarların, Türk edebiyatında klasikleşmiş yerli yazarlara caka satmasını, daha doğrusu okurların böyle bir imkânı yabancı yazara vermesini doğru bulmuyorum.

Milli edebiyat – yararlı edebiyat ayrımı güttüğümü düşünenler olacaktır ancak benim asıl değinmek istediğim öz kültürün yayılmasını ve korunmasını sağlayan yerli edebiyata gereken değerin verilmemesidir. Buna zemin hazırlayan sadece okuyucu değil elbet. Bu keşmekeşliğin oluşmasında okurlar kadar akademisyenler, öğretmenler, yayınevleri, yazarlar, aydınlar ve hatta kültür bakanlığı da etkilidir. Şimdi bu konuyu derinlemesine işlemeyeceğim. Meseleyi somutlaştırma adına tarafları belirleyip sorunun kaynağına ineceğim.

Bir tarafta Ahmet Rasim diğer yanda Luke Rhınehart olacak.

Yanlış anlaşılmasın Ahmet Rasim’i sevdirmeye uğraşmıyorum. Luke Rhınehart’a sövme amacında da değilim. Haklıya hakkı, suçluya cezası verilsin istiyorum. O yüzden bu iki yazarı ve kitaplarını çeşitli yönleriyle karşılaştırıp bestseller ile klasik eser arasındaki uçurumu gözler önüne sereceğim.

Ahmet Rasim, Eski İstanbul’da Hovardalık (Fuhş-i Atik) isimli kitabında sokağın sorunlarını anlatırken, günün şartlarını göz ardı etmiyor ve toplumu sarsan bu ahlaki zaafa kendine has üslupla olabildiğince yüzeysel biçimde değiniyor.

Luke Rhınehart ise Zar Adam serisinde derinlemesine imgeler oluşturarak yüzeysel bir etkiyle okuyucuyu esere bağlamayı başarıyor. Görülüyor ki karşımızda birbirine zıt iki anlatım tarzı var.

Bir kitabı olumlu veya olumsuz eleştirirken bazı detaylara dikkat etmek gerekiyor. o kitabın yazıldığı dünya, yazarın sahip olduğu ahlaki değerler ve yazarın kalemini besleyen kültür iyi analiz edilmelidir.

Luke Rhınehart, Zar Adam ile fantastik bir kurguya imza atmıştır. Evet, kitapta vampir ve kurt adamlar yok, gizemli cüceler, merhametli devler, olağanüstü güçlere sahip peri ve melekler, ürkütücü şatolar, tek gözlü büyücüler, şekil değiştiren yaratıklar, ağzından ateş çıkaran kuşlar yok, ama bu kitap yine de oldukça fantastik…

Kitapta bahsedilen dünya yeterince özendirici…

Kitap gereksiz bir zenginlikten ve beceriksizlerin de iyi bir mesleğe ve mutlu bir aileye sahip olabildiğinden bahsediyor. Fakat okuyucuya asıl darbe karakterlerin rutin hayat şartlarını ellerinin tersiyle itmesinden sonra iniyor. Okuyucu burada afallıyor, meraka düşüyor.

Kurgu ana hatlarıyla dizayn edildikten sonra yazar, anarşist bir mücadeleyi övmek adına hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Hayatını bir çift zar doğrultusunda çizip bu uğurda intihara kalkışan, cinsel arzusunu ahlakdışı yollarla tatmin eden, ailesinden uzaklaşan, mesleğinden kopan, tüm polis teşkilatının aradığı bir baş belasıdır Luke… Fakat yine de başarılı, zengin ve ünlüdür Bu sayede tüm bu ayıplarını örtebilmiştir.

Kitabın daha başlarında (s. 60-61) zarın kutsal (!) dünyasına adım atan Rhınehart, ilk zar oyununda yakın dostu, meslektaşı ve aynı zamanda komşusu olan Jake’in evine gider. Gece yarısı kapıya dikilen adamın Luke olduğunu gören Arlene -Jake’in karısı- uyku mahmurluğuyla ziyaretin sebebini sorar.

Aldığı cevap oldukça trajiktir: “Sana tecavüz etmeye geldim” 

Luke’un bu mizahî çıkışına aynı samimiyetle yanıtlayan Arlene, “Oh, bir dakika” diyerek kapıyı açar. Sonra, malum sahne yaşanır… Kadın, bu olaydan oldukça keyif almasına ek olarak tüm o yaşananları kocasına anlatmak ister. Luke’ı köşeye sıkışmış zannediyorsunuz değil mi? Önce şu diyaloga bir bakın:

“Neden yaptın bunu Luke?”

“Yapmak zorundaydım, Arlene. Çünkü tahrik edildim”

“Ama Jake öğrenirse hoşlanmayacak bundan.”

“Haa… Jake mi?” 

Devam eden konuşma, daha iğrenç bir safhaya geldiğinde kitabın ustaca kurgulanan bir pornodan farksız olduğunu düşünebilirsiniz. Lakin bu bile kitabı tarif etmek adına hafif kalır. Çünkü her yazınsal türün kendince bir kuralı ve çerçevesi vardır. O yüzden Zar Adam’ı oturtabileceğim en kestirme yazınsal kalıp “bestseller”dır. Klasik olabilmesi için ne gerekiyor, oturup bunları sıralayacak değilim fakat Ahmet Rasim’in eski İstanbul’daki hovardalığı ne denli ahlakla anlattığını açık yüreklilikle söylemek isterim.

Burada dogmatik unsurları devreye hiç sokmuyorum. Fakat işin dini boyutu var. Zira Rhınehart, yazdığı kitapta bize zarların egemenliğinde bir din sunuyor. Zar dini. Şans dini… Bunu günümüz loto oyunlarında defalarca ve bizzat yaşamaktayız. Şans dininin boyunduruğunda olmaktan utanmayan kısa yoldan zengin olacağımcılar Zar Adam ve benzeri kitapların tutuluyor olmasının ara nedenidir.  

Ahmet Rasim’in ahlakından bahsederken örnek vermeyi unuttum. Mesela, kitapta fahişe kelimesi asla kullanılmıyor. Bu kelime, edebi amaç güdülerek de olsa kitaba eklenmemiş. Fahişe sözcüğü yerine fena kadın kelimesi var. Hem halk hem de edebiyatçılar genelev kültürünü anlatırken ve orada çalıştırılan kadınlardan bahsederken fena kadın terimini kullanmayı tercih ediyor.

Az önce aktardığım gibi, Ahmet Rasim olayların yatak odası kısmını hep gizli tutmuş yani kitabı ahlak sınırları dışına çıkartmamış ve meseleyi narin dokundurmalarla irdelemeyi uygun görmüş… İyi ki de bunu yapmış…

Sanırım tüm bu anlattıklarımdan şu sonuç çıkıyor; klasik olmak, bestseller olamamak anlamına geliyor. Dolayısıyla klasik eser yazan ve yayınlayanlar çok kazanmamayı göze almalıdır. Buna ek olarak her dönemde okunmak, hatırlanmak klasik edebiyatın tek ve en büyük kârıdır.

Ahmet Rasim bu yolu seçtiği için kendisine minnettarım. Rhınehart’a ise çizgisini bozmadan yazdığı ikinci kitapta (Zar Adam’ın Peşinde) kurguyu oğlunun vasıtasıyla işlediği için tepkisizim. Benim için kütüphanemi meşgul etmemesi gereken yazarlardan biri oldu. Elbette farklı kültürleri tanımak güzel ama gayri ahlaki bir kültürü kabul ettirme çabasındaki hiçbir film, kitap, şarkı benim açımdan masum değil…

Son olarak belirtmek isterim ki Ahmet Rasim satır arası öğütleriyle ve “Türk Edebiyatı”nın yaramaz adamı olma özelliğiyle her zaman kütüphanemde olacak…

♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM

Aşk, Söz Perdesini Açanda; Şah Ve Sultan

Canana yol belleten kervancı başına selam olsun…  O tek başına en önde yürümenin acısını, berisindeki kalabalığa homurdanarak çıkaradursun, biz meselemize dönelim. Nevi şahsına münhasır bir çabayla yani kimseye yakın olmayarak, kimseyi burnunun dibine sokmadan, asla usandırmayıp ve her daim okunabilsin niyetiyle kaleme alınan İskender PALA’nın Şah ve Sultan adlı kitabının herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bir şartla… Bu eserin kütüphanedeki diğer kitaplarla arasındabir ağıt miktarı kadar uzaklık olmalıdır.

Arapsaçına dönen düşümü nihayet sona erdirerek asıl meseleye gelmek istiyorum. Evet, kitabı bu şartla kütüphanesine koymalı herkes zira Şah ve Sultan’ı okumaya başladığımda aklımda belirsiz ama beni huzurlandıran bir melodi oluştu. Müzik yapma yeteneğim olsa kitabı bitirdiğim akşam çalışma masamdan kalkar hemen kemanımı omzuma alırdım. Beni tanıyan veya tanımayan, sarhoş ya da ayık herkese armağan ederdim o gece yazdığım notaları…

Devrik faaliyetlerde bulunduğum zannedilse de aslında suç bende değil çünkü konu oldukça dolambaçlı. Siz aklınıza gelen ilk şarkıyı konçerto havasına sokup keyiflenirken ben Şah ve Sultan’ın tabiatını açıklamaya çalışayım. Gerçi kimseyi tek açıdan çözmek mümkün değildir. O yüzden ki bazı mahkemeler tek celsede bittiğinde eş, dost, akraba şöyle bir şaşırır. Ağızlar yayvan görüntüsünden uzaklaşınca, sırayı dile gelen eğri büğrü ünlemler alır. İskender Pala’da bu kitapla çoğu okuyucusuna aynı hali yaşatmıştır diyebiliriz. Kitabı okuyan herkes ilk olarak şaşırmış olmalı. Alıştığımız tarih – kurgu türü kitaplardan farklı olarak Şah ve Sultan’da tarihi gerçeklere olabildiğince sadık kalınmış. Sanırım biraz daha açıklamam gerek. Durumu farklı alt başlıklara indirgeyip öyle çözersek daha anlaşılır olacağa benziyor. İskender Pala, Şah ve Sultan’ı yazarken eski âlimlerin kullandığı yazma taktiğini uygulamış. Önce kısım, sonra bap ve nihayet bölümler halinde anlatacağı hikayeyi okuyucusuna parçalar halinde sunmuş. Bunu yaparken hiç çekingen davranmamış ve tarih, aşk, entrika, ihanet gibi topluma ait olması muhtemel bütün duygu ve davranışları kağıda dökmüş… Nesneye kıymet veren bir duruşla kalemin gözyaşını silmiş mesela… Ve biten bir mürekkebe dem vururcasına haşin davranmış Türk’ün iki eski hükümdarına…

Antika teşbihler bu kitaba hoşluk katmış. Örneğin bir karakter var; adı Kamber… Onun, içi yıldız dolu bir kesesi var. Babaydar’ından hatıra…

İşte laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek… Kitabın bir diğer güzelliğini de tam burada konuşup bir an önce deminki anlatıma dönmek istiyorum. Bu kitap insanı baştan sona polisiye bir gizemle sarıyor. Lakin bildiğimiz koşuşturmalar yok. Zaten Şah ve Sultan’ı, Agatha Christie yapıtlarından ayıran da bu olsa gerek… Her ikisinde de az çok belirsizlik var. Kurgudaki heyecanın yanı sıra acaba bundan sonra ne olacak merakı da okuyucuyu hikâyeye bağımlı kılıyor. İki yazarı birbirinden ayıran tek belirgin fark, biri okuyucuyu kitaba davet ediyor, diğeriyse tam tersine okuyucuyu kitaptan uzaklaştırıp olaylara seyirci kalmasını istiyor.

İskender Pala okuyucusunu kitaba çağırmaz. İster ki bizler seyirci koltuğuna rahatça yayılıp olayı takip edelim… Biz ondan adeta şöyle bir azar işitiriz; otur oturduğun yerde zaten kan ter içinde bir yaşamın var, o yüzden sen bu işe karışma ben sana aşkı ve sevgiyi anlatacağım sen sadece mutlu olmaya bak…

İşte Şah ve Sultan’ı polisiye türünden ayrı tutan yegane uçurum budur.

Konuyu bölmeyi sevmiyorum. Az önce dar sokaktan vızır vızır işleyen bir ana caddeye çıktık. Şimdi kalemimi sağ şeride oturtup konu bütünlünü yeniden sağlamaya çalışacağım.

Babaydar’dan bahsediyorduk. Kamber’in kesesine değinmiştik. Evet, yazar burada çok güzel düşünüp kimseye çaktırmadan, gayet mütevazıca, pek edebi olmayacak ama kısaca kurnazlıkla hüsni talil sanatını uygulamış. Kamber’e çok değindim diye öteki önemli karakterleri atladığımı sanmayın. Lakin elimde değil. Kamber öyle içten, öyle yalansız, öyle dostça konuşuyor ki insan Kamber’in hayal ürünü olmasından ötürü üzüntü duyuyor. Kamber modern dünyanın özlediği bir insan… Misal siz firavunî bir atakla Kamber’in kesesine el koysanız ve hayalinizi ondan izinsiz kesenin içine saklasanız ve bunu yaparken çölün kaba bedevileri gibi keseyi yırtsanız Kamber gıkını dahi çıkarmaz.şah ve sultan 2

Ben onunla arkadaş olmayı uygun gördüm. Güzellikle, kibarca istedim yıldız kesesini Kamber’den… Sevgiyi yerleştirdim önce… Aşkı sakladım utana sıkıla, fedakârlığı da koydum. Ardından o melül kese sıkış tıkış oldu benim durmak bilmeyen doyumsuz tavrım yüzünden.

Olsun…

Kitabı okudukça devam ettim kesenin içini çeşitli nimetlerle doldurmaya… Meğer ne meraklıymışım tekrar çocuk olup bir bez parçasının hayaliyle mutlu olmaya…

İlk önce Yavuz Sultan Selim’e hak verir gibi oldum ve onun tarafına geçip keseyi onun şiirleriyle doldurdum. Sonra Şah İsmail’in tarafında oturup, Şahın kendini Hıtayî’likten azledip Hataî’liğe layık görüşünü izledim. Keseye bir de Şah’ın keşkesini dâhil ettim.  

Yazımın başında söylediğim gibi kitap her birimizin kütüphanesinde bulunmalı. Sırf Sultan Selim Hanın ve Şah İsmail’in beyt ve dörtlüklerini okumak için olsa da kitap elimizin altında kesinlikle olmalı.

Şimdi daha ileri gidip ortaya yeni bir iddia atacağım. Kitap, şiir meraklılarına birebir… Bazı entelektüel genç arkadaşlarımızın araştırma ve sorgulamaya meraklı olması bu olasılığı dile getirmeme sebep oldu.  Bazıları vardır ya kimsenin sormadığını merak edip orayı deştikçe deşerler.

Birkaç örnek vermem gerekirse, bunlar; şiir nasıl yazılır, mısralar olayın hangi evresinde ne şekilde sıralanır, yaşanmış mıdır, Yaşanmışlığı varsa bu süreç nasıl gelişir ve sonuçlanır tarzında felsefeyle alakası olmayan ama bir filozof edasıyla dile getirilen sorulardır bunlar ve nedense kimseye faydası olmaz.

Şairin özelinden başlayıp konunun geneline kadar inen veya tam tersi, olayın genelinden başlayarak şairin özeline doğru inen pragmatik olduğu düşünülen yaklaşım aslında eleştiriyle alakalı değildir. Eğer eleştirmek böyle absürt bir mantıkla dizayn edilseydi sanıyorum lafı bu kadar uzatamazdım.

Her kitabın iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da vardır. Yazar eserindeki hataları en aza indirgemek için sabah akşam kafa yorsa da deyim yerindeyse harfi harfine tüm hataları tek tek ayıklamaya çalışsa da kul işi olduğundan ötürü mutlaka bir arıza bulunur. Belki bir nokta atlanmıştır belki virgül gereksiz yere kullanılmıştır ama mutlaka bir yanlış yapılmıştır.  İskender Pala’nın Şah ve Sultan’ında çokça mecaz, azıcık mübalağa, yerinde hüsni talil, gerekli ölçüde kişileştirme sanatı kullanılmış kısacası eserin yapısında herhangi bir problem yok. Olsa olsa ideolojik nedenlerden ötürü kitaba bir muhalefet yapılabilir. Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor ve yazıyı şöyle bir toparlamak istiyorum.

Bu kitapta birbirinden usta üç şair (Selimî, Hıtaî, Tacizade)  iki hükümdar (Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail) bir kadın (Taçlı Hatun) üç fasih (Kamber, Hasan, Hüseyin) birçok duygu (aşk, ayrılık, hüzün, keder, sevinç, huzursuzluk, ümit, fedakârlık, menfaat) ve bir dönüm noktası (Çaldıran Savaşı) var.  Okunmaya değer mi, muhalefet etmek için de olsa okunmayı hak ediyor bu kitap.

Son olarak Şah ve Sultan’ın genel özelliklerine bakacak olursak, eser 34 bölümden oluşuyor. Her bölüm bir karakterin adıyla hayat buluyor. 1. Bölüm Kamber ile başlıyor. 34. Bölümün ismi ise Taçlı… Diğer bölümlere ait başlıklardan bazıları şöyle; Şah, Aka Hasan, Gülizar, Alemşah, Hüseyin, Şehzade, Haydar Can, Selim… Daha sonra o bölümün açıklaması ‘bu bap’ girizgâhında açıklanıyor. Fakat bundan önce o bölümü özetler nitelikte bir dörtlük veya beyt var. Nihayet ve tarih atılıp yer belirtilince hikâye normal akışını sürdürüyor.

Kitap 390 sayfadan oluşmakta. Eserin sonunda yer alan kronoloji tablosu kitaptan bir şey götürmemiş fakat olmasa da olurmuş.

Evet, aşk söz perdesini Şah ve Sultan’la açtı. Bize bu usta kaleme eyvallah demek kalıyor. Ülkemizde hep ikinci plana atılan okuyup okutturma eylemine dikkat çekmek adına ben bu yazıya nokta koymayacağım.

İşte size minik bir virgül,

… gerisini siz düşünün

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Enteresan Bir Tarih Çalışması; MİRAS

Son yıllarda televizyon dizileri sayesinde popülaritesi artan “tarih”i bu kez yabancı bir gözle okudum. Kitabın adı MİRAS. Hugo N. GERSTL tarafından kaleme alınan bu tarihi roman 3 ciltten oluşuyor. Anavatan Üçlemesi temasıyla kaleme alınmış olan yapıtta bazı mühim ayrıntılar gözüme takıldı.

Bu yazıyı okurken olağan bir eleştiri, inceleme yazısı okuyacaksınız. Çok iddialı bir yazı olacağını söylemiyorum fakat anlatmak istediğim şeyleri eğip bükmeden, söz sanatlarına ve abartıya kaçmadan anlatacağım. O nedenle bu defa oldukça sade bir anlatım tercih ediyorum. Kitabın genel özelliklerinden bahsettikten sonra beni rahatsız eden noktalara değineceğim.

Kitap 528 sayfadan oluşuyor. Toplam 4 bölüm var. Birinci Bölüm TURHAN başlığını taşımaktadır. Yazar bu kısımda 1897-1912 tarihleri arasındaki süreci anlatıyor. İkinci Bölüm’ün adı HALİDE. Bu bapta ise 1897-1917 tarihleri arasındaki olaylar var. Üçüncü Bölüm NACİ ismini taşıyor. Burada ise 1918 – 1924 tarihleri anlatılmaktadır. Son bölüm yani Dördüncü Bölüm’de ise KAHRAMANLAR başlığı altında 1928 – 1936 tarihlerinde olup biten olaylar, kitaptaki karakterlerin birbiriyle olan bağı irdelenip okuyucuya sunuluyor. Her bölüm kendi içinde numaralandırılmış. Örneğin Birinci Bölüm’de 13 alt bölüm var. Böylece hikâye bazı Türk romancılarının yaptığı gibi ardışık ve kimi zaman insanı boğan yapıda ilerlemiyor. Aksine insanın dinlenmesine fırsat veren bir örgüyle tasarlanmış.

II. Abdülhamit dönemi, Osmanlı’nın ve yeni Cumhuriyetin doğu politikaları, Hamidiye Alayları’nın işlevi, İttihat ve Terakki’nin o tarihlerdeki misyonu, Bab-ı Ali Baskını’nda olanlar, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Tek Parti Dönemi Anavatan Üçlemesi’nin, Miras adını taşıyan bu ilk kitabının konuları arasındadır.

Olay örgüsünün anlaşılır ve sürükleyici olması için yazar bazı belden aşağı manevralar yaparak Osmanlı toplumundaki gayri ahlaki temaslara parmak basıyor. Sübyancılık diye tabir edilen, çocuk tacizciliğinin paragraf aralarında işleniyor olması gözümden kaçmadı. Hatta bir ara kitabı okurken durup düşündüm, ben Avrupa sosyal yaşantısının romanını mı okuyorum yoksa Osmanlı toplum yapısının anlatıldığı bir romanı mı?

Bu soruyu kendime sorduktan sonra eseri bir eleştirmen gözüyle değil sıradan bir okur hissiyatıyla okumayı sürdürdüm. Yazarın tahrikine aldırış etmeden son derece sakin bir şekilde hikâyenin sonunu getirmeye çalıştım.

Bugün bazı yandaş tarihçilerin çok uyguladığı; terazinin bir tarafını yüceltmek adına diğer kefeye pislik bulaştırma alışkanlığını Miras’ta da gördüm. Bugün “Tek Parti Dönemi”yle hesaplaşma gayesi taşıyan liberallerin sıkça dile getirdiği ve yanıt aradığı bir soru var. Osmanlı’da her şey çok berbat olduğu için mi Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur yoksa artık imparatorluğu kurtarmanın başka çaresi olmadığından mı?

Tabii ki ikincisi. Unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı okullarında okumuştur. Osmanlı askeri olarak yetişmiştir. Osmanlı’ya hizmet için kendini halkın önüne atmıştır. Onun kahramanlıklarına kitaplar yetmemiştir. O nedenledir ki bugün hakkında en çok eser yazılan liderdir kendisi. Bunun akabinde annesi asil bir Osmanlı kadını, babası eli öpülesi bir yiğit idi.

Tüm bu kombinasyon gösteriyor ki Atatürk bir Osmanlı askeridir, Osmanlı’dan zerre miktar nefret etmemiştir. Bugün Atatürkçülük maskesi takarak biz vatanseverlerin halis duygularıyla oynayan sözde aydınlar, entelektüeller Atatürk’ü yukarılara çıkartmak için illa eski Türk tarihini, Osmanlı’yı, padişahların tamamını, ayaklar altına alan yazılar kaleme alıyorlar. Atatürk ki bir davete katılmak üzere yakınındakilere: “bana yeniçeri kostümü bulun, getirin. Bu davete o şekilde gideceğim” diyerek atasına olan sadakatini ve övgüsünü kanıtlamıştır. Atatürk bize geçmişimizle iftihar etmemizi, övünmemizi, şanlı olan bu soyun daha ileri seviyelerde yaşamayı hak ettiğini söylemiş ve bu uğurda çaba sarf etmiştir. Lakin ne yazık ki bu mühim mirasa saygı duymayan üstelik kendisini Atatürk’ün mirasçısı olarak gören çok insan var.

Yeniden kitaba dönecek olursak, yazar tam da burada hata yapmış. Atatürk ve silah arkadaşlarını övmek için Osmanlı’ya çamur atan bazı cümle ve paragrafları kaleme almış. Çocuk sayılabilecek bir yaşta annesi yaşında kadınla seks deneyimi yaşayan Turhan isimli karakter, seviştiği o kadının kocasına yakalanmamak için bulunduğu ilçeden kaçarak bir kervanda işçi olarak çalışmaya başlamıştır.

İnkâr etmemek lazım ki suç, ahlaksızlık, yolsuzluk ve ihanet Osmanlı toplumunda da vardı. Ancak salt bu olumsuz kavramlar üzerinden Osmanlı’yı ele alırsak maziye ihanet etmiş oluruz. Eşit miktarda gerçeği, objektif bir ağızla konuşmalı ve yazmalıyız.

Gel gelelim kitabın ilerleyen bölümlerinde eğitimli bir genç kız, Halide, İstanbul’da bazı kötü tecrübeler yaşıyor. Gayri Müslim vatandaşlardan birkaçının saldırısına uğruyor. Bir Türk askeri olan Naci o kadar güçsüz, aciz ve ahmaktır ki elini silahına atıp o saldırganları etkisiz hale getirememiştir (!) Buna kim inanır? Yahut bu hikâyeden kim zevk alır? Tüm bunların dışında bunu okuyanlar şurada belirtilen olayı ciddi ve gerçekçi bulur mu? Yanındaki kadını korumaktan aciz silahlı askerimiz, maskeli bir fedai tarafından kurtarılmıştır.

Tarihi roman yazmak, kitabın yazarında uydurma ve hayali unsurları tarihi bir gerçekmişçesine kitaba yerleştirme hakkı doğurmaz.

Subliminal öğelerin insan algısında ne tür gelgitler meydana getireceğini iyi bildiğim için kitaptaki bu ayrıntıları masumane bulmuyorum.

Son olarak tarihi roman dendiğinde aklıma ilk gelen kişi olan ve eğrisiyle doğrusuyla meseleyi tüm çıplaklığıyla veren araştırmacı yazar Turgut Özakman’a rahmet dileklerimi sunmak istiyorum. Ve ardından şu dilekte bulunarak yazıya nokta koyuyorum.

Umarım tarihi roman yazan tüm araştırmacılar, yazarlar ve tarihçiler gerçeğe sadık kalarak ve tarihe saygısızlık etmeden eserlerini oluştururlar. Şüphesiz toplumumuzun buna ihtiyacı var.

Mürsel Ferhat SAĞLAM