Enteresan Bir Tarih Çalışması; MİRAS

22 Eylül 2016

Son yıllarda televizyon dizileri sayesinde popülaritesi artan “tarih”i bu kez yabancı bir gözle okudum. Kitabın adı MİRAS. Hugo N. GERSTL tarafından kaleme alınan bu tarihi roman 3 ciltten oluşuyor. Anavatan Üçlemesi temasıyla kaleme alınmış olan yapıtta bazı mühim ayrıntılar gözüme takıldı.

Bu yazıyı okurken olağan bir eleştiri, inceleme yazısı okuyacaksınız. Çok iddialı bir yazı olacağını söylemiyorum fakat anlatmak istediğim şeyleri eğip bükmeden, söz sanatlarına ve abartıya kaçmadan anlatacağım. O nedenle bu defa oldukça sade bir anlatım tercih ediyorum. Kitabın genel özelliklerinden bahsettikten sonra beni rahatsız eden noktalara değineceğim.

Kitap 528 sayfadan oluşuyor. Toplam 4 bölüm var. Birinci Bölüm TURHAN başlığını taşımaktadır. Yazar bu kısımda 1897-1912 tarihleri arasındaki süreci anlatıyor. İkinci Bölüm’ün adı HALİDE. Bu bapta ise 1897-1917 tarihleri arasındaki olaylar var. Üçüncü Bölüm NACİ ismini taşıyor. Burada ise 1918 – 1924 tarihleri anlatılmaktadır. Son bölüm yani Dördüncü Bölüm’de ise KAHRAMANLAR başlığı altında 1928 – 1936 tarihlerinde olup biten olaylar, kitaptaki karakterlerin birbiriyle olan bağı irdelenip okuyucuya sunuluyor. Her bölüm kendi içinde numaralandırılmış. Örneğin Birinci Bölüm’de 13 alt bölüm var. Böylece hikâye bazı Türk romancılarının yaptığı gibi ardışık ve kimi zaman insanı boğan yapıda ilerlemiyor. Aksine insanın dinlenmesine fırsat veren bir örgüyle tasarlanmış.

II. Abdülhamit dönemi, Osmanlı’nın ve yeni Cumhuriyetin doğu politikaları, Hamidiye Alayları’nın işlevi, İttihat ve Terakki’nin o tarihlerdeki misyonu, Bab-ı Ali Baskını’nda olanlar, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Tek Parti Dönemi Anavatan Üçlemesi’nin, Miras adını taşıyan bu ilk kitabının konuları arasındadır.

Olay örgüsünün anlaşılır ve sürükleyici olması için yazar bazı belden aşağı manevralar yaparak Osmanlı toplumundaki gayri ahlaki temaslara parmak basıyor. Sübyancılık diye tabir edilen, çocuk tacizciliğinin paragraf aralarında işleniyor olması gözümden kaçmadı. Hatta bir ara kitabı okurken durup düşündüm, ben Avrupa sosyal yaşantısının romanını mı okuyorum yoksa Osmanlı toplum yapısının anlatıldığı bir romanı mı?

Bu soruyu kendime sorduktan sonra eseri bir eleştirmen gözüyle değil sıradan bir okur hissiyatıyla okumayı sürdürdüm. Yazarın tahrikine aldırış etmeden son derece sakin bir şekilde hikâyenin sonunu getirmeye çalıştım.

Bugün bazı yandaş tarihçilerin çok uyguladığı; terazinin bir tarafını yüceltmek adına diğer kefeye pislik bulaştırma alışkanlığını Miras’ta da gördüm. Bugün “Tek Parti Dönemi”yle hesaplaşma gayesi taşıyan liberallerin sıkça dile getirdiği ve yanıt aradığı bir soru var. Osmanlı’da her şey çok berbat olduğu için mi Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur yoksa artık imparatorluğu kurtarmanın başka çaresi olmadığından mı?

Tabii ki ikincisi. Unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı okullarında okumuştur. Osmanlı askeri olarak yetişmiştir. Osmanlı’ya hizmet için kendini halkın önüne atmıştır. Onun kahramanlıklarına kitaplar yetmemiştir. O nedenledir ki bugün hakkında en çok eser yazılan liderdir kendisi. Bunun akabinde annesi asil bir Osmanlı kadını, babası eli öpülesi bir yiğit idi.

Tüm bu kombinasyon gösteriyor ki Atatürk bir Osmanlı askeridir, Osmanlı’dan zerre miktar nefret etmemiştir. Bugün Atatürkçülük maskesi takarak biz vatanseverlerin halis duygularıyla oynayan sözde aydınlar, entelektüeller Atatürk’ü yukarılara çıkartmak için illa eski Türk tarihini, Osmanlı’yı, padişahların tamamını, ayaklar altına alan yazılar kaleme alıyorlar. Atatürk ki bir davete katılmak üzere yakınındakilere: “bana yeniçeri kostümü bulun, getirin. Bu davete o şekilde gideceğim” diyerek atasına olan sadakatini ve övgüsünü kanıtlamıştır. Atatürk bize geçmişimizle iftihar etmemizi, övünmemizi, şanlı olan bu soyun daha ileri seviyelerde yaşamayı hak ettiğini söylemiş ve bu uğurda çaba sarf etmiştir. Lakin ne yazık ki bu mühim mirasa saygı duymayan üstelik kendisini Atatürk’ün mirasçısı olarak gören çok insan var.

Yeniden kitaba dönecek olursak, yazar tam da burada hata yapmış. Atatürk ve silah arkadaşlarını övmek için Osmanlı’ya çamur atan bazı cümle ve paragrafları kaleme almış. Çocuk sayılabilecek bir yaşta annesi yaşında kadınla seks deneyimi yaşayan Turhan isimli karakter, seviştiği o kadının kocasına yakalanmamak için bulunduğu ilçeden kaçarak bir kervanda işçi olarak çalışmaya başlamıştır.

İnkâr etmemek lazım ki suç, ahlaksızlık, yolsuzluk ve ihanet Osmanlı toplumunda da vardı. Ancak salt bu olumsuz kavramlar üzerinden Osmanlı’yı ele alırsak maziye ihanet etmiş oluruz. Eşit miktarda gerçeği, objektif bir ağızla konuşmalı ve yazmalıyız.

Gel gelelim kitabın ilerleyen bölümlerinde eğitimli bir genç kız, Halide, İstanbul’da bazı kötü tecrübeler yaşıyor. Gayri Müslim vatandaşlardan birkaçının saldırısına uğruyor. Bir Türk askeri olan Naci o kadar güçsüz, aciz ve ahmaktır ki elini silahına atıp o saldırganları etkisiz hale getirememiştir (!) Buna kim inanır? Yahut bu hikâyeden kim zevk alır? Tüm bunların dışında bunu okuyanlar şurada belirtilen olayı ciddi ve gerçekçi bulur mu? Yanındaki kadını korumaktan aciz silahlı askerimiz, maskeli bir fedai tarafından kurtarılmıştır.

Tarihi roman yazmak, kitabın yazarında uydurma ve hayali unsurları tarihi bir gerçekmişçesine kitaba yerleştirme hakkı doğurmaz.

Subliminal öğelerin insan algısında ne tür gelgitler meydana getireceğini iyi bildiğim için kitaptaki bu ayrıntıları masumane bulmuyorum.

Son olarak tarihi roman dendiğinde aklıma ilk gelen kişi olan ve eğrisiyle doğrusuyla meseleyi tüm çıplaklığıyla veren araştırmacı yazar Turgut Özakman’a rahmet dileklerimi sunmak istiyorum. Ve ardından şu dilekte bulunarak yazıya nokta koyuyorum.

Umarım tarihi roman yazan tüm araştırmacılar, yazarlar ve tarihçiler gerçeğe sadık kalarak ve tarihe saygısızlık etmeden eserlerini oluştururlar. Şüphesiz toplumumuzun buna ihtiyacı var.

Mürsel Ferhat SAĞLAM