Toplum Sanatçı İlişkisi Üzerine Bir Yorum

23 Eylül 2016

Bazı insanları –ki bu insanlar genelde sanatçılardır- tanımlamak ve onları gündelik sözcüklerin yardımıyla lokalize etmek hem onlara hem de icra ettikleri sanata haksızlık olur. Bu insanlardan yazarlığa yönelenler hızlı ve biçimsiz cümlelerden oluşan demeçler vermeye, seçtikleri yolun bereketini uzun uzadıya anlatmaya, herhangi bir davada –haksızlığa uğramış olsalar da- kendilerini savunmaya gerek duymazlar.

Tahta sarısına çalan renkte bir kalem edinirler ve dünyayı onun aracılığıyla cezalandırırlar. Bir süre sonra kalemi sivriltmeye bıçak ararlar, işte o dönem Cahit Sıtkı’nın deyimiyle yolun yarısının bittiği evredir. Lakin oturup sıkılgan bir kız çocuğu gibi of puf çekmezler, ikinci sınıfa giden bodur erkek çocuklarının yaptığına benzer yaramazlıklara kalkışırlar. Kâh okulun demir kapısındaki asık suratlı bekçiye yağ çeker kâh arka bahçedeki girintili çıkıntılı duvarı tırmanırlar. Ama mutlaka mücadele ederler.

Çünkü toplum onlara kahraman sıfatı biçmiştir.

Çünkü toplum zamanında onları yerin dibine sokmak için çok çabalamıştır fakat başaramamıştır.

Çünkü toplum vurup kırdığı şeyin yok olmayışına imrenir, bir süre sonra ona saygı duymaya başlar.

Çünkü toplum her zaman en güçlüyü seçer ve sever.

Sparta’nın kirli sakallı kahraman yetiştiricileri yahut Türklerin savaşçı tarkanları acaba aynı sabrı bir sanatçıyı kabullenmek için gösterir miydi?

Bence gösterirlerdi.

Sanatçıyı özgürce düşünmesi için serbest bırakmadığımız müddetçe ondan milli olmasını bekleyemeyiz. Tuhaf görünebilir fakat sanatın milliliği ile sanatçının özgürlüğü arasında tam bir benzerlik vardır.

Bunun dışında bir sanatçıdan verim isteniyorsa onun bir kalıba girip o şekle bürünmesini engellemeliyiz. Ne yazık ki şu sıralar bırakın engellemeyi, hem siyasi hem de toplumsal istibdat uygulayarak sanatçıları tek tipleştirdik. Hâlbuki sanatçı birazcık filozof olmalıdır.

Toplum yeri geldiğinde acımasız bir öğretmene, dönüşüp tüm özgürlüklerin üzerini çiziyor da sanatçı niçin hem sanat yapıp hem de özgürlük alanını belirleyen bir “düşünür” olamasın?

Sanatçıdan yalnızca ruha hoş gelen aforizmalar, notalar ve rengârenk tablolar beklersek onların yaşamını sınırlandırmış ve onlara haksızlık etmiş oluruz.

Bununla birlikte sanatçı; baba da olabilir, anne de ve evlat da olabilir. Çünkü toplum yere düşüp dizini kanattığında ağlar ve yatışmak için uzun gövdeli, kara bıyıklı, saçında aklar olan bir adama ihtiyaç duyar. Sanatçı bu süreçte baba olur. Yazdığı, çizdiği, söylediği her şey, kısacası tüm kelimeler, en uçuk imgeler, açığıyla koyusuyla tüm renkler ve anlamlı anlamsız tüm sesler, yarası olan toplum için birer öğüte dönüşür.

Toplum nadiren ağlar ama mutlaka ağlar… Sanatçı bu aşamada anne olur. Hele ki toplum feryat figan ağlamaya başlamışsa, bir bakışıyla çok şey anlatabilen mübarek bir kadına dönüşür sanatçı… Geceleyin uykusu bölünmek zorundadır. Kelimeler eski kuvvetini yitirdiğinde, yani şiirler kokmaya başlayıp öykülerin rengi solduğunda, sanatçı onları sıcak suya atıp egemen bir dürtüyle yoğurmaya mecburdur. Her yağmurda apar topar çamaşır ipine koşan dakik bir kadına dönüşen sanatçı için menfaat sözcüğü lügatten çıkmıştır artık.

Ve nihayet toplum çocuktur. Şımarır. Lakin hep çocuk kalmaz. Zamanla koca adam olur. Sabah dokuz akşam beş göreviyle görevlendirildiği mesleğe âşık bir genç adama dönüşür toplum… Askerliğini yapmış, çeyizini düzmüş, yemek yapmayı öğrenmiş, tavla oynayabilen, saçları dökülmüş, çocuk doğuran, menopoza giren, başında eşarbıyla, sırtında bir beden büyük ceketiyle, sadece hafta sonu bırakabildiği azıcık sakalıyla, yıllık izniyle, sevdiği şarkıları ezberlemeye çalışmasıyla, Pazar kahvaltısını iple çekmesiyle, bazen muzip bazen çok ciddi olabilmesiyle, kelleşen kafasıyla, kırışan yüzüyle, moraran elleriyle, aksatmadığı namazıyla, bayram arifesinde baklava tepsisini fırına vermesiyle, pide kuyruğunda beklemesiyle, tekdüze bir yaşamdan mutlu olan, çoluk çocuğa karışmış bir adam veya kadındır toplum…

Sanatçının görevi toplumun aldığı şekle ve hissettiği yaşa göre değişiklik gösterse de işin özü şu ki sanatçı daima toplumun tarafındadır. Bu kural değiştirilmesi teklif dahi edilemez denen kanunlar gibidir. İster töre deyin ister alışkanlık isterseniz ahlak deyin ama bu gerçeği kabullenin.

Sanatçının söylediği tüm harf ve kelimelerin bir anlam ifade ettiğine inanılır. Toplum evladını sevmeyen asi bir ebeveyn değildir. Kendisi için her türlü fedakârlığı yapan sanatçıyı zor döneminde itip kakmaz. Toplum merhametlidir. Dedik ya, topluma bazen anne olunur, bazen de baba…

Sanatçı hayatı tersten yaşayan bir Benjamin Button’dur. Yazıldığı gibi okunmayan bir yabancı sözcüktür sanatçı… Kimi zaman eski ilme meraklı çirkin suratlı bir büyücüdür sanatçı… Ardına üç nokta koyup ona çeşitli manalar kattığımız bir bitmemiş bir cümledir sanatçı…

Kısaca sanatçı üç noktaya sığan kelime, cümle, paragraf, kitap, terim, tanım, teşbih veya mübalağadır.

Bunlar dışında sanatçı mesela Tolstoy’dur. Toplumun inancını etkileyeceği için Rus devletinin ondan korkması ve Hz. Muhammed’i (sav) anlattığı kitabın onlarca yıl gizlenmesidir. Sonra bir gün o kitabın ortaya çıkması hiçbir şeyi değiştirmese de Tolstoy üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığıyla gözlerini yummuştur hayata…

Sanatçı toplumun her kesimini kucaklayan “sanat” mesleğinin erbabıdır. Bu, gördüğüm en yüklemsiz tümce…

Sanatçı böyle dar tanımlara sığacak kadar zayıf değildir ki…

Sanat göreceli olsa da sanatçı kesinlik ifade eder. Her tarafa eşit yaklaşana, toplum okkalı bir tokat atar. Öyleyse sanatçının yeri yurdu ve tarafı belli olmalıdır. Bir heykelin para uğruna yapıldığı halde bu heykelde sanattan bahsedilmesine benzemektedir sanatçının yediği dayak… Bugün o heykeli alkışlayan toplum yarın öbür gün ucubeleştirir o eseri… Çünkü menfaatin barındığı bölgede sanat yapaylaşır, yıkılır, yıktırılır.

Bunun sebebi şudur; toplum sürekli kazanmak ister! Sanatçıyı; bitirmeye, tüketmeye, yıkmaya, yıktırmaya çalışması da bundandır. Ayrıca toplum şunu söylemekte haklıdır; ya bana hakkımı ver ya da ben almasını bilirim. Ve toplumdaki bu dağınık mantık örgüsüyle aslında eski kovboy filmlerindeki düşük kaliteli sahneleri hatırlamış oluruz.

Yazarlar açısından bakacak olursak kelimelerle oynamayı bilen insan sanatçıdır.  Zaten bir yazılı eseri, sanat boyutuna yükselten de budur. Kelimeleri eğip bükmek aynı zamanda bir beceri göstergesidir.

Tüm bunlara göre edebiyatımızın en becerikli adamları arasında Orhan Veli, Necip Fazıl, Ahmet Rasim, Reşat Nuri, Peyami Safa, Nihal Atsız, Halide Edip, Cemal Süreya, Ümit Yaşar, Tarık Buğra, Kemal Tahir gibi isimleri sayabiliriz. Zira onlar topluma hem anne hem baba olabilmiş, yeri geldiğinde sözcüklerle dans edebilmiş, davası, hedefi olan ancak korkusu olmayan insanlardı.

Burada dillendirmediğim ancak kendini her dönemde okutan yahut okutacak olan bütün kalemşörlere sonsuz saygılarımla…

 ♦ Mürsel Ferhat SAĞLAM