Yazar Olmak İstiyorum Diyorsan Tekrar Düşün

Edebiyat İncelemeleri Şilep Dergi

RAUNT 3

Kişisel yayıncılık sektörünün sessiz ama tehlikeli ilerleyen bir pazar olduğunu bugüne dek kimse söylemedi. Bir ilk yapmak istedim. Yazar olmak istiyorum diyenlerin moralini bozmak istemem ama 17 – 18 yaşımdan beri çeşitli dergi, gazete ve yayınevlerinde editör, yayın danışmanı, yazar danışmanı olarak görev yaptım. İşin mutfağından geliyorum diyebilirim. Kişisel yayıncılık sektörüne dair umutlarım pek az. Bunu 30 – 40 yaşında biri olarak değil 20 yaşlarının ortasında birçok yayıneviyle dirsek teması olan piyasayı iyi tanıyan bir genç yazar olarak söylüyorum.

                                                                       ♦

Öncelikle Raunt serisini okuyanlara üzücü bir haberim var. Bu yazı, serinin son yazısı. Okumak isteyen olursa Raunt 1 ve Raunt 2 tıklayarak ulaşabilirler. Serinin son yazısını ülkemizde iyi bir pazara dönüşen ama nitelikli işlere imza atamayan, daha çok meydana getirdikleri mağduriyetlerle anılan kişisel yayıncılık sektörüne değinmek istedim.

Ülkemizde nedense işleri daha iyiye götürmek için fikir üretmek yerine, kısa yoldan ve insanların sırtlarına binerek para kazanmanın neler olabileceğine dair fikirler üretiyoruz. Biraz inceleyince kişisel yayıncılık sektöründe de bu mantığın olduğunu görürsünüz. Yazar olmak istiyorum diyenlerin umutlarını tüketmek istemem ama edebi literatüre girmek için illa mağdur olmanız gerekmiyor.

Sektöre dair pek umudum yok. Niye olsun ki?

Ortalama yayınevleri tarafından ret cevabı aldığı için 3-5 bin lira bulup yayınevi kuran ve kendi kitabını kendi yayınevinden basan insanların birden bire başka insanların umutlarını çalmasını, masum heveslerle yola çıkan yazarları dolandırmaya başlamasını gördüm.

Kitap kapak tasarımlarını sahiplenip, tasarımcının adını künyeye yazamayan yayıncıları gördüm

Hiçbir yazınsal kaygı gütmeden ekmek üretir gibi kitap yayınlayan yayıncıların Türk edebiyatına verdiği zarara şahit oldum.

Yayınevinin marka değerini kullanıp insanlara “kitabınızı yayınlayalım” diye umut veren ama kitabı hiç alakası olmayan sözleşmede adı geçmeyen kimse tarafından duyulmamış bir yayınevinden yayınlayan sözde kaliteli yayıncılar gördüm.

Kendi kitabına yabancı bir yazar ismi uydurup yazanı da gördüm, millete bu kitabı bestseller diye duyuranları da gördüm.

Sözleşme kalabalık görünsün diye “reklam desteği de sağlıyoruz” diyen ama yaptıkları tek reklamın Facebook ve Twitter’da kitabı birkaç kez paylaşmaktan ibaret olan laf kalabalıklığıyla insanları mağdur eden yayınevleri bile gördüm.

Daha birçok vahim dolandırıcılık şekli gördüm fakat sanırım şimdilik bunlar yeterli…

 ♦

Bazen yazmaya başlarken, yazarı en zorlayan şey, kitabın ilk cümlesinin ne olacağıdır. Vurucu bir ifadeyle başlamak gerektiğine inanılır. Yalnızca yazarken değil artık kitap alırken de kitabın ilk cümlesinin ne olduğuyla çok ilgileniyorum. Bu elbette bir kriter değil fakat benim için özel bir ilgi. Bu yazıya başlarken edebiyat yapmaktansa direk lafa girmeyi yeğledim. Böylesi daha iyi oldu. Belki sonuna kadar okumak istemeyenler olur. Türkiye’de kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğünü burada yazdım. Hazindir ki Türkiye’de düzenli kitap okuyanların oranı sadece %10…  Bandrol sayısının kitap okuma oranlarında etkin bir istatistiksel veri olmadığını anlamamız gerekiyor. Çünkü kişisel yayıncılık sayesinde geri dönüşüme giden veya  yayınevi depolarında çürüyen bandrollü kitap sayısı ne yazık ki milyonlarla ifade edilmektedir. Tüm bunlar kişisel yayıncılık sürecinin denetimsizlikten ibaret olduğunun veya bir şeyleri düzeltmek için denetim mekanizmasının devreye girmediğinin sonucudur.

Ülkeler gelişmişlik düzeyini bandrol oranıyla değil üretilen bilimsel makale sayısı ve tüketilen akademik kitapla ölçer. Ülkeler geliştikçe kitaba olan değer artar. Böylece devlet, bilim yapan insanların eserlerini satın alarak onlara maddi ve manevi rahatlama sağlar. Ortamlarda yazarlığıyla hava atan arkadaşlar genelde “Avrupa’daki devletler, basılan her kitaptan en az 1000 adet alıyormuş. Ülkemizde böyle bir şey yok o yüzden yayın sektörü kan ağlıyor” derler. Az önce link verdiğim yazıda bunu açıkladım. Türkiye’de bunu yapmak imkansız. Çünkü hepimiz kendini şair ve yazar zannediyoruz. İnsanlar 4-5 bin TL parayı yayınevine veriyor ve sonra yazar oluveriyorlar. Bu işler böyle değil. Yayınevine para vermek veya vermemek 3 bin TL vermek ya da 10 bin TL vermek değil mesele, bizim meselemiz okuma alışkanlığı olmayan toplumun okuma alışkanlığı varmış gibi yapmasına aldanarak yazdığı kitabın 10 binlerce satacağını düşünen masum arkadaşımıza gerçekleri anlatmaktır.

Yazarlık çetin bir süreçtir.

İlk önce kitaba hangi cümleyle başladığını sorarlar fakat aslında önemli olan hayal kurmaktır. Hayalleri tükenmiş veya hiç hayal kurmadan yaratıcı yazarlık atölyesinden aldığı sertifikayla yazarlık serüvenini tamamladığını düşünen yazar adayları var. Türk ve dünya klasiklerini hiç okumadan, şiirden, öyküden yoksun bir şekilde yetişmiş bir  insan yazar olamaz. Sırf satış oranları diğer türlere göre daha yüksek diye roman yazmaya çalışmak yazar olmak anlamına gelmiyor.

Dünya, gezegenler, güneş ve tüm yıldızlar milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl içinde gelişimini ve değişimini sürdürürken, bir sabah uyandığında yazar olmaya karar vermek nasıl bir mantıktır?

Gülünç olmayalım.

Yazarlık sorumluluk gerektirir.

Yazmaya başladıktan itibaren yani kağıda ilk kelime düştüğü an siz artık birilerine karşı sorumlusunuz. Öncelikle kendinize sonra ailenize, topluma ve nihayetinde yeryüzü insanına karşı sorumlusunuz. Üretirken bu bilinçte olunmalıdır. Zaten bir yazarın esas manada gelişme süreci tam burada başlar.

Yanlış hatırlamıyorsam Aziz Nesin’in Türkiye’de her 3 Türk gencinden 4’ünün şair olduğuna dair ironik bir sözü vardır. Bugün bu kuramı genişletmek zorundayız. Artık genç yaşlı ayrımı olmaksızın her 10 kişiden 11’i şair ve yazar. Nihal ATSIZ daha da ileri giderek Türkiye nüfusundan daha fazla şaire sahip olduğumuzu söyler. Anasının karnındaki çocukları da şair sayar. ATSIZ’ın olayı tiye alma şekli de bu… Haksız değil. Zira biz toplum olarak bu şairlik işini biraz abarttık.

Bu iş sadece kişisel yayıncılık pastasından pay almaya çalışan merdiven altı yayınevlerinin işine geliyor. Onlar Türk edebiyatı için değil hayallerini sömürecekleri şair ve yazarların verecekleri ücret konusunda kaygı duyuyorlar.

Ne diyeyim Allah sonumuzu hayır etsin…

Yer kabuğu, atmosferden daha değerli değildir. Yazar, yayınevi, okur denkleminde de her biri kendi çapınca değerlidir. Biri diğerinden üstün olamaz. Aksi halde saçma sapan bir fonksiyon ortaya çıkar. Kısacası RAUNT serisinde, evvela yayıncılara yer vermemin hiçbir özel bir sebebi yok. İçgüdüsel bir tavır diyebilirim. Zaten biz toplum olarak içgüdülerimizle hareket etmeyi maharet sayarız. Özellikle son yıllarda iyice artan birkaç meslek türü var ki birçok insan, kısa yoldan şöhret olmak ve çok para kazanmak için en az bir defa bu mesleklerde şansını deniyor. Bunların başını yazarlık çekiyor. Yazarlık dışında mesela 2006’dan beri hepimiz sosyal medya uzmanıyız, demokrasiye geçtiğimizden bu yana da hepimiz siyasetçiyiz… Yazarlıktan sonra Türkiye’de en çok rağbet gören ve eğitimli olsun olmasın, diplomalı veya diplomasız herkesin mutlaka bulaştığı meslekler bunlar…

Konumuz şairlik ve yazarlık olduğu için diğer ikisini şimdilik es geçiyorum. Evet bir yazarın olgunlaşma süreci üç dört aşamadan sonra kendini tamamlar. Siz istediğiniz kadar iyi şair olun veya güzel kurgular meydana getirip öykü ve roman yazın yine de ciddiye alınmayabilirsiniz. Çünkü piyasada eli kalem tuttuğu varsayılan ve kitabının basılması için tereddüt etmeden yayınevine 5-10 bin TL para ödeyen insanlar gerçek yeteneklerin önünü kapatmaktadır. Kısacası edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.

Kendimden yola çıkarak anlatmak gerekirse ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha ilkokuldayken küçük, mor kapaklı bir defterim vardı. Şimdi nerede bilmiyorum. Galiba taşınırken bir yerlerde kayboldu. Beni besleyen ve bugünlere ulaşmamı sağlayan mor defterime ve onda yazılı olan her şiire minnet borçluyum. Benim yazarlık gelişimimi tamamlamamda mor kaplı defterin büyük payı vardır. Ona vefasızlık edemem. Zaten yazarlıkta başarılı olmanın sihirli sözcüğü aranıyorsa bu “vefa”dır.

İnsan kendine olan saygısını korumadığı müddetçe yazma işinde ilerleyemez. Özgüven, farkındalık, vefa, saygı gibi olgular bizim kalemi tutuş şeklimizi belirler. İdeoloji, dogmatik unsurlar, şahsi dürtüler ve toplumsal beklentiler sonraki aşamada kaleme sirayet eder. Öyle ya, temelsiz bina olur mu hiç?

Lafı çok uzatmak istemiyorum ve size soluk almak üzere birkaç saniye vereceğim akabinde yazarın gelişim sürecinde bize yarar sağlayacak nihai faktörün ne olduğunu söyleyeceğim. Demincek ipucu verdim bilmem yakalayabildiniz mi…

“…edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan sorumsuz yayınevleridir.” 

demiştim… Şimdi buradan devam edelim.

2000 yılı yayıncılık sektörü için de bir milenyumdur. Bu işe yıllarını vermiş insanlar meseleyi basite indirgerken 2000 yılını özellikle vurgularlar. Ben ise özellikle 2005 yılı ve sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

Bilhassa son yıllarda bestseller okuma, okutma çılgınlığı her yayınevi patronunun misyonu oluverdi. Zaten RAUNT serisini okuduysanız bunu görmüşsünüzdür. Yayıncıların bestseller eserlere bu denli kapılmasının nedeni tabii ki duygusal. Zira o tarz kitaplar içeriği ne olursa olsun çok kısa sürede ülke çapında üne kavuşup milyonlarca satabiliyor. Bestseller yazmak maharet değildir. Bestseller kitapların ortak özelliği edebi bir kaygı güdülmeden yazılmış olmalarıdır. İstisnaları muhakkak ki var. Lakin bestseller olma kaygısıyla kitap yazan kişinin övüneceği tek şey kazandığı veya kazanacağı paradır. Ve adaletsizlik biz yazarlar arasına bu yolla girmiştir.

Normalde bestseller şeklinde PR‘ı yapılan ve “kullan at” kültürüne hizmet eden bu kitapların karşısına yerli ve nitelikli yeni kalemler çıkarmakla yükümlü olan kişisel yayıncılık sektörü, ters yönde direksiyon sallamaktadır. Şimdi kişisel yayıncılık deyince aklımıza kaliteden ödün veren, yetenek konusunda herhangi bir eleme sistemi olmayan, tek editörle ayda en az 15 kitabı yayına hazırlayan, dizgi, kapak tasarım, kitapların dağıtılması, reklam gibi dertleri olmayan bir sektör geliyor.

Kim bilir nice kaliteli kalem bu sektörün dişleri arasında yok olup gitmiştir.

Bunları yazdığım için bana kırılanlar, küsenler olacaktır. Kimse kusura bakmasın ama editör desteği vermeyen, gelişigüzel dizgi ve kapak tasarımı yapan, kitabınızı 1000 tane basacağız diye para alıp dijital baskı yöntemiyle 50 tane basan ve sonra da bunları depoda çürümeye terk eden yayıncılar olduğu müddetçe ben bunları dile getireceğim. Kitap fuarlarına gitmek isteyen yazardan ekstra ücret alan, yazar adına hiçbir değeri olmayan plaket ve kupa yaptırıp adeta kişilerle alay eden yayıncılar olduğu sürece ben bunları konuşacağım.

Bu yayıncıları tanımanız ve onları mahalle baskısıyla sektörden uzaklaştırmanız için bu yazıyı kaleme aldım. Son söz niyetine belirtmek isterim ki yazarın olgunlaşma süreci profesyonel bir yayıncının onu kanatları altına almasıyla sona erer. Ondan sonra yeni bir adaptasyon başlar. Profesyonelleşirken tembellik, yan gelip yatmak yoktur. Çünkü ince eleyip sık dokuyan bir grupla iç içe olmuşsunuzdur. Onlara ayak uydurmak zorundasınız. Gayretli iseniz klasikler arasına girersiniz. Lakin yazdıklarımdan para kazanayım o bana yeter diyorsanız, evet para kazanırsınız, fakat ilerisi olmaz. Hangisinin önemli olduğuna her şeyde olduğu gibi yine siz karar verirsiniz.

Mürsel Ferhat SAĞLAM

Sosyal Ağlarda Paylaş

bursa escort adana escort konya escort antalya escort hatay escort gaziantep escort malatya escort hatay escort antalya escort porno izle
pendik escort
pendik escort
umraniye escort
umraniye escort"
turk ifsa