Aşk, Söz Perdesini Açanda; Şah Ve Sultan

İskender Pala okuyucusunu kitaba çağırmaz. İster ki bizler seyirci koltuğuna rahatça yayılıp olayları takip edelim…

14 Nisan 2018
47 Paylaş 2,555 Görüntüleme

Canana yol belleten kervancı başına selam olsun…  O tek başına en önde yürümenin acısını, berisindeki kalabalığa homurdanarak çıkaradursun, biz meselemize dönelim. 

Nevi şahsına münhasır bir çabayla yani kimseye yakın olmayarak, kimseyi burnunun dibine sokmadan, asla usandırmayıp ve her daim okunabilsin niyetiyle kaleme alınan İskender PALA’nın Şah ve Sultan adlı kitabının herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bir şartla… Bu eserin kütüphanedeki diğer kitaplarla arasında bir ağıt miktarı kadar uzaklık olmalıdır.

Arapsaçına dönen düşümü nihayet sona erdirerek asıl meseleye gelmek istiyorum. Evet, kitabı bu şartla kütüphanesine koymalı herkes zira Şah ve Sultan’ı okumaya başladığımda aklımda belirsiz ama bana huzur veren bir melodi oluştu. Müzik yapma yeteneğim olsa kitabı bitirdiğim akşam çalışma masamdan kalkar hemen kemanımı omzuma alırdım. Beni tanıyan veya tanımayan, sarhoş ya da ayık herkese armağan ederdim o gece yazdığım notaları…

Devrik faaliyetlerde bulunduğum zannedilse de aslında suç bende değil çünkü konu oldukça dolambaçlı.

Siz aklınıza gelen ilk şarkıyı konçerto havasına sokup keyiflenirken ben Şah ve Sultan’ın tabiatını açıklamaya çalışayım. Gerçi kimseyi tek açıdan çözmek mümkün değildir. O yüzden ki bazı mahkemeler tek celsede bittiğinde eş, dost, akraba şöyle bir şaşırır. Ağızlar yayvan görüntüsünden uzaklaşınca, sırayı dile gelen eğri büğrü ünlemler alır.

İskender Pala da bu kitapla çoğu okuyucusuna aynı hali yaşatmıştır diyebiliriz. Kitabı okuyan herkes ilk olarak şaşırmış olmalı. Alıştığımız tarihi kurgu türü kitaplardan farklı olarak Şah ve Sultan’da tarihsel gerçeklere olabildiğince sadık kalınmış.

Sanırım biraz daha açıklamam gerek. Durumu farklı alt başlıklara indirgeyip öyle çözersek daha anlaşılır olacağa benziyor.

İskender Pala, Şah ve Sultan’ı yazarken eski âlimlerin kullandığı yazma taktiğini uygulamış. Önce kısım, sonra bap ve nihayet bölümler halinde anlatacağı hikâyeyi okuyucusuna parçalar halinde sunmuş. Bunu yaparken hiç çekingen davranmamış ve tarih, aşk, entrika, ihanet gibi topluma ait olması muhtemel bütün duygu ve davranışları kâğıda dökmüş…

Nesneye kıymet veren bir duruşla kalemin gözyaşını silmiş mesela… Ve biten bir mürekkebe dem vururcasına haşin davranmış Türk’ün iki eski hükümdarına…

Antika teşbihler bu kitaba hoşluk katmış. Örneğin bir karakter var; adı Kamber… Onun, içi yıldız dolu bir kesesi var. Babaydar’ından hatıra… Laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek… Kitabın bir diğer güzelliğini de tam burada konuşup hemencecik deminki anlatıma dönmek istiyorum.

Bu kitap insanı baştan sona polisiye bir gizemle sarıyor. Lakin bildiğimiz koşuşturmalar yok. Zaten Şah ve Sultan’ı, Agatha Christie yapıtlarından ayıran da bu olsa gerek… Her ikisinde de az çok belirsizlik var. Kurgudaki heyecanın yanı sıra acaba bundan sonra ne olacak merakı da okuyucuyu hikâyeye bağımlı kılıyor. İki yazarı birbirinden ayıran tek belirgin fark şu; biri okuyucuyu kitaba davet ediyor, diğeriyse tam tersine okuyucuyu kitaptan uzaklaştırıp olaylara seyirci kalmasını istiyor.

İskender Pala okuyucusunu kitaba çağırmaz. İster ki bizler seyirci koltuğuna rahatça yayılıp olayları takip edelim… Biz ondan adeta şöyle bir azar işitiriz; otur oturduğun yerde zaten kan ter içinde bir yaşamın var, o yüzden sen bu işe karışma ben sana aşkı ve sevgiyi anlatacağım sen sadece mutlu olmaya bak…

İşte Şah ve Sultan’ı polisiye türünden ayrı tutan tek fark budur.

Konuyu bölmeyi sevmiyorum. Az önce dar sokaktan vızır vızır işleyen bir ana caddeye çıktık. Şimdi kalemimi sağ şeride oturtup konu bütünlünü yeniden sağlamaya çalışacağım.

Babaydar’dan bahsediyorduk. Kamber’in kesesine değinmiştik. Evet, yazar burada çok güzel düşünüp kimseye çaktırmadan, gayet mütevazıca, -pek edebi olmayacak ama- kısaca kurnazlıkla hüsn-i talil sanatını uygulamış.

Kamber’e çok değindim diye öteki önemli karakterleri atladığımı sanmayın. Lakin elimde değil. Kamber öyle içten, öyle yalansız, öyle dostça konuşuyor ki insan Kamber’in hayal ürünü olmasından ötürü üzüntü duyuyor. Kamber modern dünyanın özlediği bir insan… Misal siz firavunî bir atakla Kamber’in kesesine el koysanız ve hayalinizi ondan izinsiz kesenin içine saklasanız ve bunu yaparken çölün kaba bedevileri gibi keseyi yırtsanız Kamber gıkını çıkarmaz.

Ben, Kamber ile arkadaş olmayı uygun gördüm. Güzellikle, kibarca istedim yıldız kesesini Kamber’den… Sevgiyi yerleştirdim önce… Aşkı sakladım utana sıkıla, fedakârlığı da koydum. Ardından o melül kese sıkış tıkış oldu benim durmak bilmeyen doyumsuz tavrım yüzünden.

Aşk, Söz Perdesini Açanda; Şah Ve Sultan

Olsun…

Kitabı okudukça devam ettim kesenin içini çeşitli nimetlerle doldurmaya… Meğer ne meraklıymışım tekrar çocuk olup bir bez parçasının hayaliyle mutlu olmaya… İlk önce Yavuz Sultan Selim’e hak verir gibi oldum ve onun tarafına geçip keseyi onun şiirleriyle doldurdum. Sonra Şah İsmail’in tarafında oturup, Şah’ın kendini Hıtayî’likten azledip Hataî’liğe layık görüşünü izledim. Keseye bir de Şah’ın keşkesini dâhil ettim.  

Yazımın başında söylediğim gibi kitap her birimizin kütüphanesinde bulunmalı. Sırf Yavuz Sultan Selim’in ve Şah İsmail’in beyt ve dörtlüklerini okumak için olsa da kitap elimizin altında kesinlikle olmalı.

Şimdi daha ileri gidip ortaya yeni bir iddia atacağım. Kitap, şiir meraklıları için bulunmaz bir fırsat…

Bazı entelektüel genç arkadaşlarımızın araştırma ve sorgulamaya meraklı olması bu olasılığı dile getirmeme sebep oldu.  Bazıları vardır ya kimsenin sormadığını merak edip orayı deştikçe deşerler… Birkaç örnek vermem gerekirse, bunlar;

şiir nasıl yazılır?

mısralar olayın hangi evresinde ne şekilde sıralanır?

yaşanmış mıdır?

yaşanmışlığı varsa bu süreç nasıl gelişir ve sonuçlanır?

bunlar gibi felsefeyle alakası olmayan ama bir filozof edasıyla dile getirilen sorulardır. Ve nedense bu soruların kimseye faydası olmaz.

Şairin özelinden başlayıp konunun geneline kadar inen veya tam tersi, olayın genelinden başlayarak şairin özeline doğru inen pragmatik olduğu düşünülen yaklaşım aslında eleştiriyle alakalı değildir. Eğer eleştirmek böyle absürt bir mantıkla dizayn edilseydi sanıyorum lafı bu kadar uzatamazdım.

Her kitabın iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da vardır. Yazar eserindeki hataları en aza indirgemek için sabah akşam kafa yorsa da deyim yerindeyse harfi harfine tüm hataları tek tek ayıklamaya çalışsa da kul işi olduğundan dolayı her kitapta mutlaka biraz arıza bulunur. Belki bir nokta atlanmıştır belki virgül gereksiz yere kullanılmıştır ama her kitapta mutlaka bir yanlış yapılmıştır.

İskender Pala’nın Şah ve Sultan’ında çokça mecaz, azıcık mübalağa, yerinde hüsni talil, gerekli ölçüde kişileştirme sanatı kullanılmış kısacası eserin yapısında herhangi bir problem yok. Olsa olsa ideolojik nedenlerden ötürü kitaba bir muhalefet yapılabilir. Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor ve yazıyı şöyle bir toparlamak istiyorum.

Bu kitapta birbirinden usta üç şair (Selimî, Hıtaî, Tacizade)  iki hükümdar (Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail) bir kadın (Taçlı Hatun) üç fasih (Kamber, Hasan, Hüseyin) birçok duygu (aşk, ayrılık, hüzün, keder, sevinç, huzursuzluk, ümit, fedakârlık, menfaat) ve bir dönüm noktası (Çaldıran Savaşı) var.

Okunmaya değer mi?

Muhalefet etmek için de olsa okunmayı hak ediyor bu kitap. Son olarak Şah ve Sultan’ın genel özelliklerine bakacak olursak, eser 34 bölümden oluşuyor.

Her bölüm bir karakterin adıyla hayat buluyor. 1. Bölüm Kamber ile başlıyor. 34. Bölümün ismi ise Taçlı… Diğer bölümlere ait başlıklardan bazıları şöyle; Şah, Aka Hasan, Gülizar, Alemşah, Hüseyin, Şehzade, Haydar Can, Selim…

Daha sonra o bölümün açıklaması ‘bu bap’ girizgâhında açıklanıyor. Fakat bundan önce o bölümü özetler nitelikte bir dörtlük veya beyt var. Nihayet ve tarih atılıp yer belirtilince hikâye normal akışını sürdürüyor.

Kitap 390 sayfadan oluşmakta… Eserin sonunda yer alan olayların kronolojisiyle ilgili tablo kitaptan bir şey götürmemiş fakat olmasa da olurmuş. Sonuçta bu bir tarih kitabı değil. Tarihten yararlanılarak yazılan bir kurgu… O nedenle tarihsel kronolojinin verilmesi gereksiz olmuş.

Evet, aşk söz perdesini Şah ve Sultan’la açtı.

Bize bu usta kaleme eyvallah demek kalıyor.

Ülkemizde hep ikinci plana atılan okuyup okutturma eylemine dikkat çekmek adına ben bu yazıya nokta koymayacağım.

İşte size minik bir virgül,

 … gerisini siz düşünün

İlginizi çekebilir

Sosyal Medya İletişimi Ve Yönetimi Eğitimi
Etkinlik
67 Paylaş1,901 Görüntülenme
Etkinlik
67 Paylaş1,901 Görüntülenme

Sosyal Medya İletişimi Ve Yönetimi Eğitimi

Şilep Dergi - 6 Ağustos 2018

Dijital pazarlama ve sosyal medya uzmanı, marka danışmanı ve yazar Mürsel Ferhat Sağlam tarafından gerçekleştirilecek olan “A’dan Z’ye Sosyal Medya…

Yemek Tarifi Odağında Yeni Nesil Mecra: Mutfakiye
Sponsorlu İçerik
45 Paylaş1,696 Görüntülenme
Sponsorlu İçerik
45 Paylaş1,696 Görüntülenme

Yemek Tarifi Odağında Yeni Nesil Mecra: Mutfakiye

Şilep Dergi - 31 Temmuz 2018

Yemek ve mutfak ile ilgili olan her konuda değer üretmeyi hedefleyen ve bunu yaparken dijitalin dinamizmine ayak uyduran farkındalık odaklı…

Branding Türkiye’den E-Ticarette Marka Olmak Zirvesi
Etkinlik
62 Paylaş1,801 Görüntülenme
Etkinlik
62 Paylaş1,801 Görüntülenme

Branding Türkiye’den E-Ticarette Marka Olmak Zirvesi

Şilep Dergi - 28 Temmuz 2018

Branding Türkiye’nin etkinlik odaklı alt markası “Branding Türkiye | Etkinlik” ile “Felix Organizasyon” işbirliğiyle organize edilen “E-Ticarette Marka Olmak Zirvesi”…