Bir Dram Bir Roman; Taş ve Ten

23 Ocak 2018
415 Görüntüleme

İnci Aral kitaplarını ilk kez TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’ndayken almıştım. Bu şekilde başlayan İnci Aral kitaplarıyla olan serüvenim bugün dahi devam ediyor. Kitap fuarlarının böyle güzel bir tarafı var işte, daha evvel ismini çok duyduğunuz ama okumaya bir türlü fırsat bulamadığımız, türlü engel veya tembellikle ertelediğiniz yazarların kitaplarını satın alma ve okuma fırsatı yakalıyorsunuz.

İnci Aral gibi duayen bir kalemin bahaneye, rastgele bir merhaba ile tanınmaya elbette ki ihtiyacı yok. Olamaz. Eğer olur da böyle bir gaflete düşerseniz, sakın dile getirmeyin zira amatörlüğünüz şıp diye anlaşılır.

Mazisi türlü başarılarla dolu önemli şahsiyetler hakkında yorum ve tenkit yaparken dikkatli olmalısınız. Hele de henüz onların gölgesi bile olamayacak durumdaysanız. O kişi hakkında yapacağınız ölçüsüz bir değerlendirme olsa olsa boş bir lakırdı olur. Böylece hem kendi itibarınız zedelenir hem de yalancı çoban durumuna düşersiniz.

Sırf eleştiri yapmak adına, tanınmış yazarlara ve kitaplara ağır tenkitte bulunmak kısacası iğneyi de çuvaldızı da yazara batırmak hatta bu amaç uğruna özel çaba sarf etmek üç yaşında bir çocuğun bilye yutup boğulması kadar ürkünçtür. O nedenle adeta ebeveyn dikkatiyle meseleye eğilmeli, ciddiyetle ve etraflıca konular ele alınmalıdır.

İnci Aral

Ele almalıyız desem daha mı iyi olurdu acaba? Kim bilir belki de meseleyi sahiplenmeliyim ve sahiplenirken de yalnız olmadığımı vurgulamalıyım. Zira günden güne peyda olan edebiyat dergileri, eleştiri türündeki yazılara bir iki sayfa ayırmaktan öteye gidemiyor. Diğer bir ifadeyle günümüz edebiyat dergileri popüler kültürün oyuncağı olmakla meşgul oldukları için eleştiri türüne gereken hassasiyeti göstermiyorlar.

Daha kötüsü de var… Mesela unvanı eleştiri dergisi olan lakin hizmet ettiği edebî mecranın idrakine varamamış edebiyat dergileri ve dergi patronları da var. Ne yazık ki edebiyatı besleyen bu türün kıymetini eleştiri dergileri bile tam manasıyla bilmiyorlar. Bunun yanı sıra patronun çizdiği hudutta kalem oynatan ve özerk bir şekilde iş yapan editörler: “çok ses getirirsek çok satarız” anlayışıyla yola çıktıkları için gösterişte ağır ama edebî bakımdan boş meseleleri dosya konusu haline getirerek okurları hayal kırıklığına uğratıyorlar.

Şimdi burada edebiyat polisliği yapacak değilim. Sadece hazır yeri gelmişken bu konulara da değinmek istedim.

İnci Aral’a daha doğrusu Taş ve Ten kitabına dönecek olursak, önce şunu söylemek isterim ki; İnci Aral’ın sadece bu romanında değil, okuduğum tüm kitaplarında aynı duyguyu hissediyorum. Kendisi öyle zarif, öyle naif bir üsluba sahip ki üzerine konuşmayı ayıp sayarım. Sanırım kuş tüyünden bir kalemi var ve onu martıların gözyaşına batırıp da yazıyor tüm hikâyelerini…

Hüznü kıvamında veriyor. Doyurucu ve bıktırmayan bir ajitasyonla kurgusunu oluşturuyor ve hazırladığı içeriği aynı özenle okurun önüne getiriyor.

Taş ve Ten, Kızılçam Köyü’nde başlayan bir yolculuk hikâyesi… Her sayfayı kendi içinde bir öykü farz edersek –abarttığımın farkındayım- bir sonraki sayfaya geçerken ister istemez seviniyorsunuz. Zira anlatı devam ediyor ve siz konuya bir tiryaki gibi canla başla bağlanıyorsunuz.

Evet, bu roman bir yolculuğu anlatıyor. Kızılçam Köyü’nden, Hamburg’a, Ulya’nın geçmişte bıraktıklarıyla önünde beklettikleri arasında, B’den Haluk’a ve sonra da Sina’ya uzanan bir yolculuk…

Şimdi şöyle bir kitabın dış görüntüsüne değinip sonra tekrar içeri gireceğim. Turkuvaz Kitap tarafından basılan bu eser, Kasım 2003 ile Eylül 2004 tarihleri arasında İstanbul / Akçay’da kaleme alınmış.

İnci Aral’ın güzel bir alışkanlığına yeri gelmişken değinmek istiyorum. O, yazdığı öyküye, romana yahut herhangi bir metne tarih atan yazarlardan. Bazı yazarlar öykü veya roman biter bitmez son cümlenin ardına hemen eserin nerede ve ne zaman yazdığına dair not düşer.  Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır diye boşa dememişler.

Bu arada kapak oldukça sade… Yayınevinin bir politikası olarak, yazarın sanat görüşüyle orantılı biçimde bir kapak tasarlanmış. Sahiden daha kestirme bir ifade bulamadığım için bu çıkışı yapıyorum. Bağışlayın ama; kapak muhteşem bir gösterişsizliğe sahip! Çok satan bestseller kitaplarının aksine bu kitabın kapağı süsten ve gereksiz ayrıntıdan uzak, narin bir tasarımla oluşturulmuş.

Tekrar kapağı aralayıp kitabın içindeki detayları incelemeye başlarsak, romanda üç ana mekân var; Kızılçam Köyü, Hamburg ve Mainz…

Roman Kızılçam Köyü’nde başlıyor. Şehrin budala kalabalığından yorulan Ulya kendini büyükannesinden miras kalan mütevazı kasaba evine atıyor. Kendisinden yaşça büyük olan Haluk, işinde uzman, saygın bir avukattır.

Onunla yıllar önce başlayan resmi diyalog Ulya’nın başına gelen talihsiz meselelerden ötürü yarı arkadaş yarı sevgili düzeyine çıkmış ve fakat sorunsuzca devam eden ilişki nihayet bir yerde error vermiştir.

Beraberliklerini tutan herhangi bir akit olmadığından yani yıllar geçmesine rağmen evlenmediklerinden dolayı Ulya’nın, Haluk’a olan ilgi ve sempatisi de kolayca dağılıvermiştir. Bardağı taşıran son damla ise Ulya’nın Almanya’da açmayı düşündüğü sergidir.

Haluk bu sergi yüzünden biraz daha uzaklaşacaklarını tahmin etmektedir. Haluk, içten içe buna karşı olsa da Ulya’ya açıkça “gitme” diyemiyor. Böylece Ulya karakteri çağımızın özgür kadın motifinin ete kemiğe bürünmüş şekli olarak okuyucuya “siz neden böyle değilsiniz?” sorusunu adeta empoze ediyor. Kendi başına kararlar alıp, cesur atılımlar yapan Ulya daha evvel yine aynı nedenden ötürü –aşırı özgürlükçülüğü sebebiyle- büyük üzüntüler yaşamış, bunalıma girmiş ve bir takım duygusal badireler atlatmış olmasına karşın battı balık yan gider mantığıyla hareket etmekten ve kafasına göre davranmaktan kendini alıkoymamıştır.

Anadolu’da yaşamış, yetişmiş ve bu coğrafyanın örf, adetleriyle beslenmiş yazarların Avrupai yaşamı öcüleştiren depresif karakterler hazırlaması benim nötr kalmama sebep oluyor. Sevinsem ayrı, üzülsem ayrı tepki çekeceğimden, sessiz kalmayı tercih ediyorum. Ben olsam ana karakteri överek “bakın bu böyle davrandı ama ne acılar çekti görüyor musunuz?” etkisini bu kadar derinden vermezdim. Bir tarafa iyi adamları diğer tarafa kötü adamları yerleştirir mesajımı da tarafların mücadelesi esnasında verirdim. Ancak İnci Aral bunu ana karakterinin iç sesini konuşturarak yapıyor.

Mesela;

“Kendi adıma, ben birçok şeyi, özellikle kötü ve acı verici olanları, bile istemeyi unuttum. Unutmuş olduklarımın neler olduğunu tümüyle unutmamış olsam da. Kimi anılarım boşa harcanmış bağışlara benziyorlar bu yüzden, saydam örümcek ağlarına… Ve bazen imgeler öylesine yoğunlaşıyor ki şimdiki an tıkanıp boğuluyor, saniyeler tersine akmaya ve anılar zamanın hava ve mekân boşluklarından kurtulup sarmallar halinde geriye doğru yol almaya başlıyorlar” (sf.32)

Sanırım demek istediğim şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Bu şekilde yüzlerce örnek yazabilirim.

İnci Aral, Ulya’nın çektiklerini hep bir sonraki sayfaya sarkıtmış. Mesela “B” adında biri var kitapta… İnanın ben bu karakterin kimliğini öğrenmek adına kitabı evde okulda metroda yani her fırsatta okumaya çalıştım. İşte okuyucuyu kalpten çekmek budur. Merak insanları zinde tutar. Okuyucu da merak unsuru sayesinde esere devam eder onu yüceltir yahut beklediğini bulamazsa tam tersi, kitabı yerden yere vurur.

Okuyucu her zaman haklıdır. Çünkü şair ve yazarlar yalnızca kelimelere müdahale eder, okuyucunun hayallerine dokunamaz… Sözcükler okuyucunun kuracağı hayal için sadece bir malzemedir. Herkes kendi hayatını görür okuduğu romanda veya şiirde… Kısaca okuyucu kelimelerden bağımsız bir hevesle hayal kurar ve şair, okuyucunun bu özel alanını boşuna işgal etmişse cezalandırılır.  Bu arada, B’nin kimliğini bende açıklamayacağım. Boşuna beklemeyin.

Ulya’nın Almanya macerasına dönecek olursak, mesela Ulya’nın eserlerini sergilediği anki heyecanı daha doğrusu durgunluğu kitapta oldukça güzel yansıtılmış… Heykel ve tablolar açık artırmaya çıkarılıp satılmadan önce Ulya ve Sina’nın entelektüel çevreyle olan münasebet ve muhabbeti daha sonra Sina’nın da Ulya’nınkine benzeyen özgeçmişini samimi bir üslupla anlatışı hikâyeyi daima canlı tutan ikincil unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bu ikiliyi birbirine bağlayan benzerlik ve farklılıkları takip ederken bir de bakmışsınız kitabın dörtte üçü bitmiş… Kalan kısımda ise Ulya ve çekirdek ailesinin kısa tanıtımı diyebileceğim bir bölüm var. Mainz’e kız kardeşinin yanına giden Ulya bir de orada geçmişine dair birtakım olay ve durumları hatırlayıp, hayatının bu raddeye gelişinin sürpriz olmadığını fark ediyor. Özetle karakterimiz kendisiyle yaptığı muhasebeler sonucu öz benliğine olan kırgınlığını gidermeye çalışıyor

Mainz’e de gitmesine rağmen ve sonra tekrar Kızılçam Köyü’ne dönmesine karşın Ulya şu soruyu hep sormuştur kendine;

“B’den sonra âşık olmadım diye yineliyorum her adımda. Peki bunu nasıl becerebildim? Bir kadın nasıl olur da bu kadar uzun süre yüreğini taşlaştırabilir. Böyle bir ayazda nasıl yaşar!” (sf. 100)

Hepimizin aşkla alıp veremediği olduğu gibi Ulya’da aşk yüzünden epey cefa çekmiş. Kendi çapında yaşadığı ve sadece ruhunu sığdırdığı o ufak dünyada bir de aşksızlığın verdiği kalabalık Ulya’yı bunaltmıştır.

Bir tarafta âşık olamaması bir tarafta Haluk ile olanlar ve bir tarafta B’yi unutamamak derken, öte yandan Sina’ya beslediği tarifsiz yakınlık… İşte Taş ve Ten bu hengâmede süren bir çalkantıyı anlatmaktadır. Bu kitap 258 sayfadan oluşan tuhaf bir iç hesaplaşma… Her sayfa kendi çapında bir öykü tadı veriyor demiştim. Yineliyor ve lafımın arkasında olduğumu özellikle vurgulamak istiyorum.

İlginizi çekebilir

Branding Türkiye’den Girişimciler İçin Dijital Markalaşma Etkinliği
Etkinlik
43 Paylaş1,795 Görüntülenme
Etkinlik
43 Paylaş1,795 Görüntülenme

Branding Türkiye’den Girişimciler İçin Dijital Markalaşma Etkinliği

Şilep Dergi - 14 Kasım 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Dome İstanbul’un mekan sponsorluğunda “Girişimciler İçin Dijital Markalaşma” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital dünyanın marka mecrası…

Hayat Laftan Anlamaz -Hakan Nergis
Kitap
11 Paylaş1,110 Görüntülenme
Kitap
11 Paylaş1,110 Görüntülenme

Hayat Laftan Anlamaz -Hakan Nergis

Şilep Dergi - 5 Kasım 2018

İyi bir insan, iyi bir eş, iyi bir ağabey, iyi bir arkadaş, iyi bir dost, iyi bir lider, iyi bir…

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi
Etkinlik
67 Paylaş1,795 Görüntülenme
Etkinlik
67 Paylaş1,795 Görüntülenme

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi

Şilep Dergi - 16 Ekim 2018

Branding Türkiye’deki akademisyen ve uzmanlar tarafından özel olarak hazırlanan ve Türkiye’nin seçkin üniversiteleri tarafından sertifikasyonu sağlanan “Dijital Markalaşma Eğitimi |…