Enteresan Bir Tarih Çalışması; MİRAS

Atatürk, Türk tarihini ayrım yapmaksızın sahiplenmiştir. Bizden de öyle yapmamızı beklemekteydi.

14 Nisan 2018
39 Paylaş 2,525 Görüntüleme

Son yıllarda televizyon dizileri sayesinde popülaritesi artan “tarih”i bu kez yabancı birinin gözüyle okudum. Kitabın adı Miras... Hugo N. GERSTL tarafından kaleme alınan bu tarihi roman 3 ciltten oluşuyor. Anavatan Üçlemesi temasıyla kaleme alınmış olan yapıtta bazı mühim ayrıntılar gözüme takıldı.

Bu yazıyı okurken olağan bir eleştiri, inceleme yazısı okuyacağınızı garanti ediyorum. Herhangi bir önyargı yok. Standart bir değerlendirme olacak diyelim. Çok iddialı bir yazı olacağını da söylemiyorum fakat anlatmak istediğim şeyleri eğip bükmeden, söz sanatlarına ve abartıya kaçmadan yani direkt anlatacağım. O nedenle bu defa oldukça sade bir anlatım olacağını baştan belirteyim. Önce kitabın genel özelliklerinden bahsettikten sonra beni rahatsız eden noktalara değineceğim.

Kitap 528 sayfadan oluşuyor. Toplam 4 bölüm var. Birinci Bölüm TURHAN başlığını taşımaktadır. Yazar bu kısımda 1897-1912 tarihleri arasındaki süreci anlatıyor. İkinci Bölüm’ün adı HALİDE. Bu bapta ise 1897-1917 tarihleri arasındaki olaylar var. Üçüncü Bölüm NACİ ismini taşıyor. Burada ise 1918 – 1924 tarihleri anlatılmaktadır. Son bölüm yani Dördüncü Bölüm’de ise KAHRAMANLAR başlığı altında 1928 – 1936 tarihlerinde olup biten olaylar, kitaptaki karakterlerin birbiriyle olan bağı irdelenip okuyucuya sunuluyor.

Her bölüm kendi içinde numaralandırılmış…

Birinci Bölüm’de 13 alt bölüm var. Böylece hikâye bazı yerli romancılarımızın yaptığı gibi ardışık ve kimi zaman insanı boğan yapıda ilerlemiyor. Aksine insanın dinlenmesine fırsat veren bir örgüyle tasarlanmış. Açıkçası kitabın bu yönü hoşuma gitti.

II. Abdülhamit dönemi, Osmanlı’nın ve yeni ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin doğu politikaları, Hamidiye Alayları’nın işlevi, İttihat ve Terakki’nin o tarihlerdeki misyonu, Bab-ı Ali Baskını’nda olanlar, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Tek Parti Dönemi, Anavatan Üçlemesi’nin “Miras” adını taşıyan bu ilk kitabının konuları arasında yer alıyor.

Olay örgüsünün anlaşılır ve sürükleyici olması için yazar bazı belden aşağı manevralar yaparak Osmanlı dönemi Anadolu toplumundaki gayri ahlaki konulara çaktırmadan parmak basıyor. Sübyancılık diye tabir edilen, çocuk tacizciliğinin paragraf aralarında işleniyor olması gözümden kaçmadı. Hatta bir ara kitabı okurken durup düşündüm, ben Avrupa sosyal yaşantısının romanını mı okuyorum yoksa Osmanlı toplum yapısının anlatıldığı bir romanı mı diye…

Bu soruyu kendime sorduktan sonra eseri bir tarihçi veya eleştirmen gözüyle değil sıradan bir okur hissiyatıyla okumayı sürdürdüm. Yazarın insanı tahrik eden sataşmalarına aldırış etmeden son derece sakin bir şekilde hikâyenin sonunu getirmeye çalıştım.

Bugün bazı yandaş tarihçilerin çok uyguladığı; terazinin bir tarafını yüceltmek adına diğer kefeye pislik bulaştırma alışkanlığını Miras’ta da gördüm. Bugün “Tek Parti Dönemi”yle hesaplaşma gayesi taşıyan sağ liberallerin sıkça dile getirdiği ve yanıt aradığı bir soru var: “Osmanlı’da her şey çok berbat, iğrenç olduğu için mi Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur yoksa artık imparatorluğu kurtarmanın başka çaresi olmadığından mı?

Bu soruya ne cevap verilirse verilsin, bir önemi var mı?

Sonuç aynı…

Cumhuriyet kurulmuştur efendiler…

Unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı okullarında okumuştur. Osmanlı askeri olarak yetişmiştir. Osmanlı’ya hizmet için kendini halkın önüne atmıştır. Onun kahramanlıklarına kitaplar yetmemiştir.

Yetmeyecektir de!

O nedenledir ki bugün hakkında en çok eser yazılan liderdir kendisi. Bunun akabinde annesi asil bir Türk kadını, babası eli öpülesi bir Türk soylusu yiğit idi. Tüm bu kombinasyon gösteriyor ki Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir askerdir, Osmanlı’dan zerre miktar nefret etmemiştir.

Bugün, Atatürkçülük maskesi takarak biz vatanseverlerin halis duygularıyla oynayan sözde aydınlar, entelektüeller Atatürk’ü yukarılara çıkartmak için eski Türk tarihini, Osmanlı’yı, padişahların tamamını, ayaklar altına alan yazılar kaleme alıyorlar. Oysa Atatürkçülük bu değildir. Zira Atatürk tam bir Türk milliyetçisidir. Atatürk, Türk tarihini ayrım yapmaksızın sahiplenmiştir. Bizden de öyle yapmamızı beklemekteydi.

Atatürk ki bir davete katılmak üzere yakınındakilere: “bana yeniçeri kostümü bulun, getirin. Bu davete o şekilde gideceğim” diyerek atasına olan sadakatini ve övgüsünü kanıtlamıştır.

Atatürk bize geçmişimizle iftihar etmemizi, övünmemizi, şanlı olan bu soyun daha ileri seviyelerde yaşamayı hak ettiğini söylemiş ve bu uğurda çaba sarf etmiştir. Lakin ne yazık ki bu mühim mirasa saygı duymayan üstelik kendisini Atatürk’ün mirasçısı olarak gören çok insan var.

Yeniden kitaba dönecek olursak, evet yazar tam da az önce değindiğim noktada bir hata yapmış; Atatürk’ü ve Atatürk’ün silah arkadaşlarını övmek için Osmanlı İmparatorluğu’na çamur atma gayretine girmiştir. Bu yönde bazı cümle ve paragraflar kaleme almış ve hatasını yazdığı kitapla adeta belgelemiştir.

Örneğin çocuk sayılabilecek bir yaşta annesi yaşında kadınla yasak ilişki yaşayan Turhan isimli karakter, birlikte olduğu kadının kocasına yakalanmamak için bulunduğu ilçeden kaçarak bir kervanda işçi olarak çalışmaya başlamıştır.

İnkâr etmemek lazım ki suç, ahlaksızlık, yolsuzluk ve ihanet Osmanlı zamanında da vardı. Yok dersek yalan olur. Yok demek de tarihi çarpıtmaktır. Ancak salt bu olumsuz kavramlar üzerinden Osmanlı’yı ele alırsak bu defa da maziye ihanet etmiş oluruz. O yüzden gerçeği objektif bir bakış açısıyla konuşmalı ve yazmalıyız.

Gel gelelim kitabın ilerleyen bölümlerinde eğitimli bir genç kız, Halide, İstanbul’da bazı kötü tecrübeler yaşıyor. Gayri Müslim vatandaşlardan birkaçının saldırısına uğruyor. Bir Türk askeri olan Naci o kadar güçsüz, aciz ve ahmaktır ki elini silahına atıp o saldırganları etkisiz hale getirememiştir (!)

Buna kim inanır? Yahut bu hikâyeden kim zevk alır? Tüm bunların dışında bunu okuyanlar şurada belirtilen olayı ciddi ve gerçekçi bulur mu? Yanındaki kadını korumaktan aciz silahlı askerimiz, kadını kurtaramadığı gibi kendi de saldırıya maruz kalmıştır ve bu asker maskeli bir fedai tarafından kurtarılmıştır.

Tarihi roman yazmak, yazarda, uydurma ve hayali unsurları tarihi bir gerçekmişçesine kitaba yerleştirme hakkı doğurmaz. Subliminal öğelerin insan algısında ne tür gelgitler meydana getireceğini iyi bildiğim için kitaptaki bu ayrıntıları masumane bulmuyorum.

Son olarak tarihi roman dendiğinde aklıma ilk gelen kişi olan ve eğrisiyle doğrusuyla meseleyi tüm çıplaklığıyla veren araştırmacı yazar Turgut Özakman’a rahmet dileklerimi sunmak istiyorum.

Ve ardından şu dilekte bulunarak yazıya nokta koyuyorum;

Umarım tarihi roman yazan tüm araştırmacılar, yazarlar ve tarihçiler gerçeğe sadık kalarak ve tarihe saygısızlık etmeden eserlerini oluştururlar. Şüphesiz ki toplumumuzun en çok buna ihtiyacı var.

İlginizi çekebilir

Branding Türkiye’den Girişimciler İçin Dijital Markalaşma Etkinliği
Etkinlik
43 Paylaş1,795 Görüntülenme
Etkinlik
43 Paylaş1,795 Görüntülenme

Branding Türkiye’den Girişimciler İçin Dijital Markalaşma Etkinliği

Şilep Dergi - 14 Kasım 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Dome İstanbul’un mekan sponsorluğunda “Girişimciler İçin Dijital Markalaşma” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital dünyanın marka mecrası…

Hayat Laftan Anlamaz -Hakan Nergis
Kitap
11 Paylaş1,110 Görüntülenme
Kitap
11 Paylaş1,110 Görüntülenme

Hayat Laftan Anlamaz -Hakan Nergis

Şilep Dergi - 5 Kasım 2018

İyi bir insan, iyi bir eş, iyi bir ağabey, iyi bir arkadaş, iyi bir dost, iyi bir lider, iyi bir…

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi
Etkinlik
67 Paylaş1,795 Görüntülenme
Etkinlik
67 Paylaş1,795 Görüntülenme

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi

Şilep Dergi - 16 Ekim 2018

Branding Türkiye’deki akademisyen ve uzmanlar tarafından özel olarak hazırlanan ve Türkiye’nin seçkin üniversiteleri tarafından sertifikasyonu sağlanan “Dijital Markalaşma Eğitimi |…