“Sanat Benim İçin” Diyen Yazarlar!

10 Aralık 2017
485 Görüntüleme

Bazen, “yahu bu edebiyatın 2000’li yıllardan çektiği nedir?” diye sorası geliyor insanın. Belki sormaktan öte biraz serzenişte bulunmak istiyor insan. Bilhassa sosyal ağların hayatımızın merkezine oturmasıyla insanların birçok konuda algı ve düşüncesi değiştiği gibi sanat ve edebiyat konusunda da algı ve düşüncesi değişti. Toplum için sanat veya sanat için sanat kavramlarının yerine yeni bir anlayış doğdu ve artık “sanat benim içindir” diyen sözüm ona sanatçılar (!) türedi.

Bu anlayış bir anlamda Türk edebiyatının körü körüne Batı’yı takip ettiğinin bir kanıtıdır aslında. Zira Türk kültürüne uzak bir anlayışın Türk kültürünün bir parçası olan Türk edebiyatına sirayet etmesi başka türlü açıklanamaz.

Türk edebiyatına Tanzimat itibariyle giren roman türünün Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde tanımına bakalım isterseniz.

TDK’da roman türü şu şekilde tanımlanıyor:

İnsanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini inceleyen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, kurmaca veya gerçek olaylara dayanan uzun edebi tür. [1]

Milenyum diye tabir edilen 2000’li yıllarda hem yayınevlerinin, hem okurların hem de yazarların romana bakış açısı daha doğrusu ilgisi ortadadır. Bugün artık kişisel yayıncılık yapan yani kitabın tüm masraflarını yazarın karşıladığı yayıncılık anlayışında dahi yayınevleri roman türünün dışında herhangi bir türde kitap yayınlamayı pek istemiyorlar.

Türk edebiyatı

Hikâye, deneme ve anı türlerine mesafeli yaklaşan yayıncılar, şiire ise öcü gözüyle bakıyorlar.

Akademik kitaplar ise içeriğine göre Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Dil Kurumu Yayınları veya Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları tarafından yayınlanıyor. Bu tarz kitapların hedef kitlesi ve satış adedi aşağı yukarı belli olduğu için TTK, TDK ve DİB Yayınları dışında kalan yayıncılar akademik kitaplarla da pek fazla ilgilenmiyorlar. Kısacası yayınevi için kaliteli kitap eşittir çok satacak olan kitaptır.

Yayınevlerinin Romana İlgisinin Nedeni Nedir?

Her yayınevinin bir ilerleme stratejisi, yayın politikası, konu skalası var. Çoğunlukla bunun dışına çıkmak istemiyorlar. Kısacası yayıncılar değişen ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde tutarak standardı korumayı temel strateji edinmişler.

Kişisel yayıncılık yapan ve genelde yazarın mağduriyetiyle sonuçlanan yayıncılık anlayışında dahi yayınevlerinin bir stratejisi olduğunu biliyorum. Konu skalası dedim ama aslında tür skalası desem daha iyi olurdu. Zira basılan kitapların büyük bölümü roman türündedir.

Okuyucunun roman türüne olan ilgisi Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitaplarında verdiği bilgilerle doğru orantılıdır. Türk şiiri ve Türk hikâyeciliği ilkokul ve lise kitaplarında yeterince vurgulanmıyor. Hadi vurgulandı diyelim, bu kez de ders kitapları sıradanlığa boğuluyor. Mesela hemen her yıl ders kitaplarında Necip Fazıl ve Nazım Hikmet dizelerine yer veriliyor. Böyle olunca da Türk şiirinin birkaç şairin tekelinde olduğu algısı oluşuyor. Zaten sosyal medyada şairlerin eserlerine karşı büyük bir saygısızlık söz konusu bir de üstüne ders kitaplarında belli şair ve yazarlar ön plana çıkarılarak Türk şiiri ve hikâyeciliği birkaç kişiye indirgenince edebiyatımız iyice kısır döngüye giriyor.

Az önce belirttiğim gibi yayıncılar para kazanacakları alana ağırlık veriyorlar. Genelde roman daha çok sattığı için hemen her yayıncı roman basma telaşındadır. Bu yüzden ki çoğu yayıncı ders kitaplarının tekelleştirdiği şair ve yazarlarla ilgilenmiyor. Birçok yayınevinin tek derdi çok satacak kitap basmak. Böyle olunca Türk edebiyatı kısır döngüden kurtulamıyor.

Romanın İlerlemesi Türk Edebiyatına Zarar Vermiyor Ama…

Yazının bu kısmına kadar okuyanlar beni romana düşman biri olarak algıladıysa üzülürüm. Ben de bir roman yazarıyım. Yazdığım, yayınlanmış ve yayınlanmayı bekleyen romanlarım var. Edebiyat dergilerine ilk adım atışım roman türünde eserlerin inceleme ve tahlili ile olmuştur. O nedenle romana karşı bir antipati beslemiyorum aksine romanı seviyorum ve önemsiyorum.

Üstelik doğu toplumundan tam anlamıyla gerçek bir roman veya romancı çıkmaz diyen, bunu açıkça belirten yazar veya eleştirmenlere karşın ben bu analize kesinlikle katılmıyorum.

“Kaliteli roman” veya “romancılık” odağında bir Doğu / Batı karşılaştırması yaparak en iyi romanın hangi kültürden çıkacağını da tartışacak değilim. Roman her kültüre çabucak adapte olabilen bir tür olduğu için bana kalırsa her iki medeniyetten de çok nitelikli romanlar, romancılar çıkmıştır ve daha da çıkacaktır.

Romanın ilerlemesi Türk edebiyatına zarar vermiyor ama özelde Türk şiiri, Türk hikâyeciliği, genelde ise Türk edebiyatı geri plana atılarak roman, diğer türlerin üstüne çıkarılıyor. Bu durum da dolaylı olarak romancının kendini yenilemesini, geliştirmesini engelliyor. Hâlbuki eğer bir tür diğerlerinden üstün olacaksa bu kesinlikle şiir olmalıdır. Özellikle Türk edebiyatı açısından durum böyledir. Çünkü Türk tarihinde veya Türk edebiyatı tarihinde şiir; gerek sözlü gerekse yazılı olmak üzere romana göre çok daha uzun bir geçmişe sahiptir. Yine de bir edebi türün diğerlerine üstün olduğunu söylemek, bu anlayışı kabul etmek mantığa sığmadığı gibi tam tersine akla aykırı olacaktır.

Sanat Benim İçindir

Aslında burada “sanat” biraz geniş bir genelleme oldu fakat özelde roman başta olmak üzere şiir ve öykü türlerinde eser üreten yazarların “sanat benim içindir” şeklinde bir algıya sahip olduklarını gözlemliyorum.

Son 10 yıldır Türkiye’deki şair veya yazarlar, bir eser kaleme aldıklarında aslında onu sanat değeri için değil, okuyucunun satın almasını etkileyecek faktörleri göz önünde tutarak yani para ve şöhret için yazıyorlar.

Dolayısıyla yazar aslında burada kendisi için bir eser üretmiş oluyor. Bireyselliğin moda olduğu bir çağda buna asla şaşırmıyorum fakat Türk romancılarının Batı’yı bu denli yakından takip ve taklit ederken öz kültürümüze ait öğelerden aynı hızla uzaklaşmaları tek kelimeyle üzücü…

Bireysellik modern Batı romancılığının temel yapı taşı olabilir fakat Türk romancılığının temelinde bu anlayış yer almamalı. Çünkü Türk kültüründe bireysellik tarihin hiçbir döneminde popüler olmamıştır. Bize ait olmayan bir kültürü yazıp, bizi yetiştiren kültüre pazarlamaya çalışmak ne kadar mantıklı? Bunu cidden merak ediyorum ve “sanat benim içindir” diyen yazarların bu soruyu içtenlikle cevaplamasını istiyorum

Kaynakça

[1] TDK Güncel Türkçe Sözlük, http://www.tdk.gov.tr

İlginizi çekebilir

Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama
Etkinlik
23 Paylaş2,437 Görüntülenme
Etkinlik
23 Paylaş2,437 Görüntülenme

Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama

Şilep Dergi - 4 Ekim 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Haliç Üniversitesi’nde (İstanbul) gayrimenkul sektörüne özel “Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital…

Branding Türkiye’den Dijital Markalaşmanın Önemi Etkinliği
Etkinlik
37 Paylaş1,758 Görüntülenme
Etkinlik
37 Paylaş1,758 Görüntülenme

Branding Türkiye’den Dijital Markalaşmanın Önemi Etkinliği

Şilep Dergi - 4 Ekim 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Ankara’da Genç Girişim Yönetişim Derneği üyelerine özel “Dijital Markalaşmanın Önemi” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital dünyanın…

Sosyal Medya İletişimi Ve Yönetimi Eğitimi
Etkinlik
67 Paylaş1,999 Görüntülenme
Etkinlik
67 Paylaş1,999 Görüntülenme

Sosyal Medya İletişimi Ve Yönetimi Eğitimi

Şilep Dergi - 6 Ağustos 2018

Dijital pazarlama ve sosyal medya uzmanı, marka danışmanı ve yazar Mürsel Ferhat Sağlam tarafından gerçekleştirilecek olan “A’dan Z’ye Sosyal Medya…