Sözcüklerin Gücü ve Etimoloji

7 Aralık 2017
312 Görüntüleme

Kimi zaman aklıma tuhaf şeyler gelir. Hepimizin böyle anları olur. Hiç alakası olmayan bir şey düşünür hatta o şeyi kafaya takar ve dünyadaki tek problem buymuş gibi konunun üzerine gideriz. Hani derler ya “incir çekirdeğini doldurmayacak şey” diye işte o cinsten absürtlükleri durup dururken mesele ediniriz.

Örneğin geçenlerde; “kaşık her dilde kaşıktır… Hiçbir millet bu nesneye çatal dememiş. Hepsi kendi lisanınca kaşığı kaşık olarak tarif etmiş. O halde nedir bunun atası?” diye düşündüm.

Yine kitabın ortasından konuşuyorum ama bu öyle uzun betimlemelerin ardından değinilecek bir konu değil.

Nedense kelimelerin kökeni her zaman ilgimi çekmiştir. Küçüklüğümden beri şiir, ilk gençlik yıllarımdan itibaren de hikâye ve roman yazıyorum. Herkesin malumudur ki şair ve romancılar için sözcükler en iyi dosttur. Dolayısıyla sanırım benim sözcüklerin kökenine ve etimolojiye olan özel ilgim birazcık şairliğimden ve birazcıkta romancılığımdan kaynaklanıyor.

Etimoloji ülkemizde pek ilgi görmese de aslında oldukça önemli bir bilim dalıdır. Gerçi bilim dallarının biri diğerine göre daha önemli veya önemsiz olamaz böylesi bir kıstas yapmak elbette ki uygun değil fakat etimoloji ilmi, tarihçiler açısından ayrıca önem taşır.

İkinci üniversitemde tarih bölümünü tercih ettim. Osmanlı tarihi üzerine çalıştım. Yüksek lisansımı da tarih üzerine yaptım. Lisansüstü tez çalışmam Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Büyük Seferler ve Sefer Güzergâhları idi. Tarih okuyanlar bilir. Tarihe yardımcı bilimler vardır. Bu bilimler bir tarihçinin araştırma yapmasına, makale yazmasına, bilimsel tez üretmesine katkı sağlar. Her tarih araştırmacısı veya akademisyeni gibi ben o yardımcı bilimlerle sadece ihtiyacım olduğunda ilgilendim.

Lakin az evvel belirttiğim gibi etimolojinin bende ayrı bir yeri var. Zira sözcüklerin gücüne inanan biriyim. Doğruyu söylemek gerekirse tarihçi olmasaydım da sırf edebiyatçı kimliğim veya edebiyata ilgi duyan biri olmam nedeniyle etimolojiye yine ilgi duyardım. Dolayısıyla hem tarihçi tarafım hem de edebiyata olan alakam sebebiyle çoğu zaman kelimelerin kökeniyle ilgili düşünme veya kelimelerin kökenini inceleme gereği hissediyorum.

Elbette sözcükleri incelerken, sözcüklerin kökeni hakkında düşünürken söz öbeklerinden oluşan deyim ve atasözleri hakkında da düşünüyorum. Belki bu takıntı size tuhaf gelecektir ancak hiç atasözlerinin ne kadar derin manalar barındırdığını düşündünüz mü? Her birinin yaşanmış olduğu o kadar belli ki…

Bu arada ilginç bir detay vermek istiyorum; en çok atasözü ve deyim barındıran dil Türkçe’dir. Kimileri bunu tembellik olarak yorumlar. Uzun uzun konuşmaktansa bir atasözüyle konuyu kapatıyoruz diye tembel olduğumuzu düşünen varsa yanılıyor. Bana kalırsa bu kadar zengin bir sözlü kültüre sahip olmamız başlı başına bir zekâ ve hafıza üstünlüğüdür. Övünmek için söylemiyorum. Zira buna ihtiyacımız da yok. Hem övünerek kendini kanıtlama ve tatmin etme kültürü epey geçmişte kaldı. Artık icraatlarla övünme kültürü hâkim.

Türkler tarih boyunca tarihin, sanatın, siyasetin, ekonominin ve sosyo-kültüren yapının iyiye gitmesiyle ilgili birçok icraatta bulunmuştur. Fakat bunu pazarlama konusunda yetersiz kaldığımız için gereksiz bir kompleks içerisindeyiz.

Son 200 yıldır dünyada yalnız bırakıldık. Üstüne bir de saldırıya uğradık. Ülkenin işgali, milletin esareti söz konusuydu. Sanırım biraz da bu nedenle toplumumuzu kompleks hastalığı sardı.

Ayrıca alınganlık ve anlayıp dinlemeden konuların üzerine gitmek gibi tuhaf huylar edindik. Oysa Türkler 5 bin yıllık bir tarihe sahip dünyanın hemen hemen tüm coğrafyalarında yaşamış ve yaşadıkları geniş coğrafyaya rağmen benliğini korumuş ilginç bir millettir.

Asıl ilginci Türkler başta Türkistan coğrafyası ve Anadolu olmak üzere Kuzey Afrika, Balkanlar, Orta Avrupa, Doğu Avrupa, Kafkasya, Hicaz, Ortadoğu ve Akdeniz’de yaşamış, komşu uygarlıklarla etkileşimde bulunmuş ve bu coğrafyalarda beylik, devlet ve imparatorluk kurmuş bir millettir.  Sadece bu kadarı bile Türk milletinin üzerine yapışıp kalan o kompleksten kurtulması için yeterlidir.

Türklerin tarih boyunca tek eksiği ise yazılı tarih kültürünü çok geç benimsemiş olmalarıdır.

Etimoloji bilimi tam da burada devreye giriyor. Gerçi Türklere komşu olan uygarlıkların yazılı kültüre sahip olmaları ve Türkler hakkında yazdıkları Türk tarihini aydınlatmak için yeterli oluyor. Bir de arkeoloji devreye girince Türk tarihinin kaç bin yıl geriye gittiğini hesaplamak zor olmuyor.

Komplekslerimizin nedenleri var. Mesela sanayi devrimi ve akabinde gelişen, değişen dünyaya ayak uyduramamış olmamız, teknoloji açısından geri kalmamız, tarım toplumu olmayı dahi beceremiyor oluşumuz,  eğitime ve sağlığa gülünç bütçeler ayırmamız, kütüphane açısından yetersiz ve kitaplardan uzak bir toplum olmamız kompleksli olmamızın nedenlerindendir.

Bunlar değiştirilmeyecek, düzeltilmeyecek kadar büyük sorunlar değil. Biraz da bardağın dolu tarafından bakmayı bilmeliyiz. Örneğin bizim çok sağlam bir sözlü iletişim kültürümüz var. Atasözleri, deyimler, halk türküleri bunlardan sadece birkaçı… Tek eksiğimiz, toplum olarak farkındalık sorunu yaşıyor olmamız.

Dedim ya, biz birçok değere sahibiz lakin bunu pazarlama konusunda biraz sıkıntımız var. Unutulmamalıdır ki dünyanın en değerli eşyasına sahip olmanın hiçbir anlamı yoktur, eğer o eşyanın sizde olduğunu birilerine duyuramıyorsanız…

Teşbihte hata olmaz derler. Hepimiz önce bunu söyler, ardından saçma sapan benzetmeler yaparız. Aslında bu sözün anlamı teşbih hata kaldırmaz demektir.

Bazı kelimelerin ve söz öbeklerinin yanlış anlaşılma nedeni Türkçe’nin yapısı itibariyledir.

Değişime açık ve koruması zor bir dildir Türkçe. Aynı zamanda Türkçe’nin değiştirilmesi ve yozlaştırılması da zordur. Kısacası Türkçe bu açıdan bakıldığında aslında kendi içinde bir çelişki barındırır.

Mesela ben teşbihte hata olmaz deyip Türkçe’yi sakıza benzetecek olsam kimse karşı çıkmaz. Oysa dili korumak sadece yabancı kavramları Türkçeleştirmekle olmaz. Türkçe’ye sahip çıkmak, Türkçe ile ilgili tüm olumsuz fikir ve yorumlara karşı mücadele etmekle olur. Peki biz ne yapıyoruz? Başkalarına kalmadan Türkçe’yi yerin dibine kendimiz sokuyoruz. Bir an önce bu şımarıklıktan ve hoyratlıktan kurtulmalıyız. Aksi halde Türkçe bize küsecek…

Son söz niyetine; kendinizin farkında olun ve sözcüklerin ruhu olduğuna inanın demek istiyorum. Zira sözcüklerin kökenini bilmek ve gücünü fark etmek bizi başarıya ve huzura götürecektir.

İlginizi çekebilir

Kurumsal İletişimcilere Özel Kurumsal İletişim 2 Eğitimi
Etkinlik
26 Paylaş1,331 Görüntülenme
Etkinlik
26 Paylaş1,331 Görüntülenme

Kurumsal İletişimcilere Özel Kurumsal İletişim 2 Eğitimi

Şilep Dergi - 14 Mayıs 2018

Branding Türkiye’nin alt markası olan Branding Türkiye Etkinlik tarafından Mayıs’ta Via Port’un mekân sponsorluğunda kurumsal iletişim uzmanlarına özel olan ücretsiz…

Branding Türkiye’den Nişantaşı Üniversitesi’nde Dijital Markalaşma Zirvesi
Etkinlik
59 Paylaş3,635 Görüntülenme
Etkinlik
59 Paylaş3,635 Görüntülenme

Branding Türkiye’den Nişantaşı Üniversitesi’nde Dijital Markalaşma Zirvesi

Şilep Dergi - 7 Mayıs 2018

Branding Türkiye’nin etkinlik odaklı alt markası “Branding Türkiye | Etkinlik” ile “Nişantaşı Üniversitesi” işbirliğiyle organize edilen “Dijital Markalaşma Zirvesi” 11…

Kurumsal İletişim 2.0 Eğitimi Etkinlik Notları
Etkinlik
68 Paylaş2,855 Görüntülenme
Etkinlik
68 Paylaş2,855 Görüntülenme

Kurumsal İletişim 2.0 Eğitimi Etkinlik Notları

Şilep Dergi - 5 Mayıs 2018

21 Nisan 2018'de Branding Türkiye'nin alt markası olan "Branding Türkiye I Etkinlik" tarafından Ada Enstitü'nün mekan sponsorluğunda "Kurumsal İletişim 2.0…