Türkiye Kitap Okuyor… Şaka Şaka!

7 Aralık 2017
255 Görüntülenme

Belli dönemlerde televizyon ve gazetelerde magazinsel bir manşet olarak “Türkiye’nin kanayan yarası” şeklinde lanse edilen kitap okuma oranları için herhangi bir çözüm önerisi verilmiyor. Oysa istatistikler Türk toplumunun kitaplara ve kütüphanelere olan ilgisizliğini gözler önüne seriyor ve bu sorunun derhal çözülmesi için sinyal veriyor. 

Çok değil, birkaç gün evvel yayınlanan bir istatistik okudum.

Uluslararası bir tabloydu.

Bu yıl dünyada 2,331,871 çeşit kitap yayınlanmış.

Olağanüstü bir sayı.

Türkiye’de ise 43,100 çeşit. Buna göre sıralamada 13. sıradayız. Amerika, İngiltere, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin gerisindeyiz. İran’ın da gerisinde kalmışız.

Yine çok değil birkaç gün evvel sanırım Aralık’ın 9’uydu.

Bir habere rastladım.

Milli Kütüphane tarafından Hurdasan’a gönderilen 147 ton kitap ve tarihi değeri olan yazılı materyal 15-50 kuruşa satılmış. Üzüntüyle okudum. Boğazım düğümlendi, gözlerim yaşardı…

Bu defa çok önce, sanırım Nisan ayıydı, bir haber okumuştum.

Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de geçen yıllarda (Örneğin 2012’de) 42,626 yeni kitap basılmış. Buna göre kişi başına üretilen kitap sayısı 6,4 imiş.

Bunun dışında Türkiye’de kitap – yayıncılık sektörü büyüklük bakımından dünyada 15. sıradaymış.

Pek âdetim değildir fakat bazen rakamlarla konuşmak gerekiyor. Çünkü kanıtlı konuşmak, kanıtlı yazmak, kanıtlı tartışmak işin ciddiyetini arttırır ve insanların olaya bakış açısını değiştirir. Hem işin matematiğine hakim olmak, istatistikleri kanıt göstermek meselenin çözümüne yönelik insanlara bir itici güç olur. Çünkü istatistikler bir nevi ulaşılması gereken hedefi gösterir. O yüzden rakamları, oranları dikkate almak mecburiyetindeyiz. Özetlemek gerekirse yayıncılık sektöründe bugüne dek çeşitli görevlerde çalışmış bir genç olarak beni yukarıdaki tablo, istatistik, rakamlar memnun etmiyor. Daha doğrusu tatmin etmiyor.

“Türkiye Kitap Okumuyor!” şeklinde bir yaygara koparacak değilim. Türkiye kitap okuyor tabi ki sıfır noktasında değiliz lakin bulunduğumuz konum dünyayla yarışmak için yeterli değil. Bulunduğumuz sıralama yarışa arkada başladığımızı gösterir. Diğer bir ifadeyle müsabakaya 1 – 0 yenik başlıyoruz.

O yüzdendir ki Türkiye’den bir bilim insanı, araştırmacı, sanatçı, yazar veya sporcu dünya çapında bir başarıya imza attığında normalden daha fazla seviniyoruz. Bu sevincin milliyetçilik duygusuyla da ilgisi var tabi ama bu abartılı sevincin asıl sebebi bilinçaltımızdaki mağlubiyeti peşinen kabul etmiş olmak vardır. “Aaaa ! Biz mi başarmışız? Yok canım, inanmam!” hissiyatını yaşayan toplumlar en ufak bir uluslararası başarıda bayram ederler. Lakin bu başarıya giden yolda başarıyı elde edene tabiri caizse iyi bir sopa atarlar. Kısacası toplumdaki bu duygu ve durum aslında kitap okuma kültürüyle ilgilidir. Toplum olarak kompleksten kurtulur, kitaplara değer verirsek o çok şaşırdığımız nadiren yakalanan başarılar sürekli ve olağan hale gelir. İşte asıl o zaman seviniriz.

Evet, yeniden şu istatistiklere dönecek olursak basılan yeni kitap sayısında artış, daha önce basılan eserlerin yeni baskıları dâhil üretilen tüm kitap adedindeki toplam artış (yaklaşık 480 milyon 257 bin 824) belki piyasanın mutfağında bulunmamış, sektörde yalnızca ‘okur’ sıfatıyla bulunan sektörü okur gözüyle inceleyen, tanıyan kişilere göre iç açıcı gelebilir. Ancak biraz gerçekçi olmanız gerekiyor.

Öncelikle şunu sormak istiyorum.

Üretilen bu kitaplar nerede?

Yüzde kaçı işlevini yitirdiği için veya yer kapladığı düşünülerek geri dönüşüme gönderiliyor?

Kitap basımında bakanlık tarafından yürütülen herhangi bir denetim var mı?

Varsa nasıl çalışıyor?

Hepsi bir yana ülkemizde kaç tane kütüphane var?

Peki bu kütüphanelerin ziyaretçi sayısı nedir?

Bunları niçin sordum biliyor musunuz, çünkü milyonlarca kadın, erkek, genç günde 10 saat çalışıyor. Bu insanların ayda 1 kitap okuyacak vakitleri var mı? Bana göre var. Daha doğrusu olmalı. Hadi kitap okumaya herkesin vakti var diyelim yeni çıkan popüler bir kitabın ortalama fiyatı 20-35 TL arasında değişiyor. Vakti olsa da herkesin haftada 2 kitap alacak bütçesi var mı?

HAYIR!

Asgari ücret hatta daha az maaş alan bir insan, kitaba para veremediğine göre, kütüphanelerin sayısı niçin artmıyor? Hatta git gide azalıyor. Yani mantıklı düşündüğümüzde şöyle bir şey çıkıyor ortaya; eğer bir insan kitap satın almıyorsa kitap okumak için kütüphaneye gidiyordur.

Türkiye’de kitap satışları yerlerde ama kütüphaneler de sinek avlıyor. Bu arada unutmadan belirteyim yukarıdaki sayıya bedava dağıtılan ders kitaplarını da katıyoruz. Ders kitapları çıkarılınca rakam epey düşer.

Evet, sorularım bitmedi. Bir iki paragraf öncesine dönüp soruyu yineleyecek olursak kitap basımında denetim mekanizması var mı? Varsa nasıl çalışıyor?

Sanırım pek bir denetim yok. Çünkü parası olan yazarın kitabı basılıyor, parası olmayanın kitabı basılmıyor. İşte bu kadar…

Kişisel yayıncılık yaptığını söyleyen yayınevleri ortalama 300 sayfa olan bir kitabı 1000 adet basmak için yazardan ortalama 5000 TL ücret alıyor. Bu ücretin niçin alındığını sorduğunuzda ise editör, kapak tasarımı, bandrol ve reklam giderlerini bahane ediyorlar. Reklamdan kasıtları Facebook ve Twitter’da yaptıkları bedava paylaşımlar. Kişisel yayıncılık cidden iyi denetlenmesi gereken bir sektör… Bir tarafta tüm profesyonelliğiyle işe koyulan resmî bir firma, yani yayınevi, diğer yanda hayallerini koltuğunun altına alıp yayın yönetmeninin karşısına geçen maceraperest bir insan, yani yazar.

Bu tabloya bakınca aklıma, yazarların hakkını savunan yasal bir düzeneğin icat edilmesi gerektiği geliyor. Aksi halde bu insanların mağduriyeti ömrü billah bitmeyecektir. Peki eşitlik ve çift taraflı yasal güvence nasıl sağlanır diyecek olursanız. Etrafı kitap çöplüğüne çeviren bazı yayıncılara dur demekle işe başlayabiliriz.

Türkiye, demokrasi ve hukuk çerçevesinde idare edilen bir devlettir. Elbette isteyen, istediği türde ve sayıda kitap basabilir. Ancak bu durum herkese zarar veriyorsa niçin biraz denetim yapmayalım veya kötü gidişata neden dur demeyelim?

En azından bir sınır konulmalı yahut standart getirilmeli. Depoda çürüyen veya basıldıktan birkaç ay sonra geri dönüşüme yollanan kitaplara yazık değil mi?

Kitap yayınlatma süreci şu şekilde işliyor; öncelikle kişisel yayıncılık yapan bazı yayınevleri yazarlık hevesiyle yola çıkan insanları bir güzel kandırıyor. Kandırmaktan kastım yayınevinin sadece yazarın parasını gasp etmesi değil, işini berbat yapan yayınevleri yazarların hayallerini ve umutlarını da yok ediyor.

Kusura bakmayın herkes iyi yazar olamaz. Yaratıcı yazarlık atölyeleri ancak imla ve dilbilgisi eğitimi verebilir. İnsanlara yazar olmayı öğretemezsiniz çünkü o doğuştan gelen bir yetenektir. Madem mesele bu denli açık o halde niye her önüne gelene Necip Fazıl veya Nazım Hikmet muamelesi yapılıyor?

Şiiri öldüren de işte bu düzendi. Mesela bir gün şiirin yok olması hakkında da konuşmalıyız. Zira bu da başlı başına tartışılması gereken ve hazindir ki ihmal edilmiş bir konudur.

Nerede kalmıştık, sanırım bazı yayıncıların yaptığı kurnazlıkları anlatıyordum. Mesela kimisi 1000 kitap üzerinden sözleşme yapıp 100 kitap basıyor. Kimisi bastığı kitapları dağıtım firmalarına vermeyip online kitap satış sitelerinden gelen siparişlerle tekil dağıtım yapıyor. Kimisi adı Ahmet, Mehmet olan yazarın kitabına, yabancı bir isim üretip (Hanry, Tom vs) kitaba bestseller ibaresi koyarak eseri piyasaya sürüyor. Şaşırmayın, bunlar piyasada gerçekten oluyor. Amerikalı yazarlar kategorisinde o kitabı veya yazarı görebiliyorsunuz mesela… Böyle komik, çocukça işler yapılıyor.

O yüzden ısrarla sordum. Kitap basımında veya dağıtımında denetim mekanizması var mı diye. Çünkü biliyorum ki yok. Ne yazık ki yok… Yayınevi, dağıtımcı veya yazar mağdur olduğunda başvuracağı nitelikli bir çatı, başvuracağı resmi bir merkez yok. Var gibi gözüken kurumların da çok işlevli olduğunu söyleyemem.

Bana sorarsanız bu noktada edebiyat dergilerine büyük iş düşüyor. “Kalite”yi arttırmak adına edebiyat dergileri bir standart belirleyebilir. Tabi salt şiir, hikaye, deneme yayınlayan dergilerden bahsetmiyorum. Edebiyat eleştiri, tahlil, inceleme dergileri bu noktada konunun çözümü için daha bir önem arz ediyor. Çünkü dergiler, okuyucu ile sürekli, her ay iletişim halindedir. Ayrıca yayıncılar ile okuyucular arasında bir köprü olmalıdır edebiyat dergileri… Ancak ne yazık ki ülkemizde dergi okuma kültürü epey gerilerde… Yani toplum olarak köprüleri çoktan atmışız.

Bir ülkede edebiyat dergileri, -konumuz edebiyat olduğu için özellikle edebiyatı baz alarak söylüyorum- popüler değilse ve her geçen gün bir dergi daha üçüncü ayını doldurmadan iflas ediyorsa kusura bakmayın ama Türkiye kitap filan okumuyordur.

Türkiye kitap okuyor manşetini görürseniz, böyle bir şey duyarsanız sakın ha ürkmeyin. Bu olsa olsa şakadır…

Not: Bu makale Aralık 2013’te kaleme alınmıştır. 

İlginizi çekebilir

Yılın Son Komedi Filmi Parayı Bulduk 29 Aralık’ta Sinemalarda
Kültür Sanat
164 görüntülenme
Kültür Sanat
164 görüntülenme

Yılın Son Komedi Filmi Parayı Bulduk 29 Aralık’ta Sinemalarda

Şilep Dergi - 17 Aralık 2017

Yapımcılığını Taş Film’in üstlendiği “Parayı Bulduk” 29 Aralık 2017’de sinemalarda. Yılın son komedi filminin başrol oyuncuları arasında Ersin Korkut, Gülsüm…

Yarışma Programlarındaki Kültürsüzlük
Kültür Sanat
94 görüntülenme
Kültür Sanat
94 görüntülenme

Yarışma Programlarındaki Kültürsüzlük

Mürsel Ferhat Sağlam - 15 Aralık 2017

Düzenli TV izlediğimi söylersem yalan olur. Eskiden takip ettiğim diziler vardı. Fakat artık ne dizi izliyorum ne de yarışmaları takip…

2017’ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap
Edebiyat Haber
149 görüntülenme
Edebiyat Haber
149 görüntülenme

2017’ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap

Büşra ÖRS - 14 Aralık 2017

2018'i karşılama heyecanında olduğumuz 2017'nin son günlerinde "2017'ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap" şeklinde bir liste hazırladık. Yılın…