Vakıf Üniversitelerinin Akademik Kültüre Zararı

9 Mart 2018
931 Görüntüleme

Türkiye, hiç şüphesiz sosyal bilimlerde kendini kanıtlamış bir akademik altyapıya sahip. Öte yandan matematikle arası bozuk bir toplum olduğumuzu da kabul etmemiz gerekir. Son yıllarda fen bilimlerinde elde ettiğimiz uluslararası başarılar ve tabi ki Aziz Sancar’ın Nobel almış olması Türkiye’nin fen bilimlerinde de ilerlediğini gösteriyor.

Ama…

Öyle bir çağdayız ki sanki her şeyin bir “ama”sı var. Belki de bana öyle geliyor. Ne olursa olsun böylesi önemli bir konuyu “ama”sız geçiştirmek olmazdı. Şimdi daha fazla uzatmadan bu konuda niye “ama” dediğimi anlatayım.

Akademik kültüre adapte olması için zorlanan tabela üniversitelerini bilirsiniz. İşte bu “ama”nın ana sebebi apar topar kurulan o üniversiteler…

Her şehre bir üniversite mottosuyla yola çıkıldığında bu işin pat diye olmayacağını söyleyen bilim insanları olmuştu. Onlara kulak asmadılar. Özellikle İstanbul’un en işlek güzergâhı üzerinde tespih taneleri gibi dizilen, bir ruha veya hikayeye sahip olmayan basit bir binadan ibaret üniversiteler akademik kültüre entegre edildi. Peki bilim merkezi olarak adlandırılan üniversitenin bu denli hızlıca faaliyete geçirilmesi o üniversiteyi akademik kültüre ya da bilime ne kadar adapte edebildi?

Sanırım bu üniversitelerin tek yararı üniversite sınavında daha az gencin açıkta kalması oldu. Eskiye nazaran üniversiteye yerleşen daha çok öğrenci varken bu öğrencilerin ekonomiye yani iş hayatına entegresi nasıl oldu veya oldu mu?

Görüldüğü üzere bir soru silsilesi var ve bunların cevabı ne yazık ki bende değil. Daha doğrusu bu soruların yanıtları hakkında herkes az biraz bilgi sahibi…

Vakıf üniversitelerine karşı değilim ama iyi organize edilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Mesela bir vakıf üniversitesi kurulurken işlerin kötü gitme ihtimaline karşı devlet üniversitelerinden biri, garantör üniversite olarak vakıf üniversitesinin tabiri caizse koruyucusu olur. Bence bu bir savunma mekanizması ya da önlem değil düpedüz sistemde problemlerin olabileceğini gösteren açık bir delildir.

Peki bu vakıf üniversitelerinde hiç mi iyi bir şey yok diyecek olursanız bence bu üniversitelerin en güzel tarafı devlet üniversitesinden yaş veya diğer sebeplerle emekli olmuş saygıdeğer hocaları yeniden akademik hayata dâhil etmesidir. Emekli profesörler, doçentler vakıf üniversitelerine alınırlar.

Aslında vakıf üniversiteleri o hocaları almaya biraz da mecburdurlar. Mecburlar demiştim. Evet mecburlar. Bilindiği üzere bir üniversitede bir bölümün açılması için bazı şartların sağlanması gerekiyor. Açılacak bölümde mutlaka bir profesörün olması bu şartlardan sadece biri.

Yalnızca profesör transfer etmekle iş bitmiyor. Açılmış olan bölümü doldurmak da önemlidir. Yeri gelmişken söylemekte yarar var, açılan bölüme her yıl belli bir oranda öğrenci yerleşmesi gerekiyor çünkü doluluğu her yıl belli bir oranın altında kalan bölümler birkaç öğretim sezonunun ardından YÖK tarafından kapatılıyor.

Her yıl birkaç vakıf üniversitesi açılıyor. Çok sayıda üniversite ve yüksek okul var. Hatta yakın gelecekte üniversite sınavına ihtiyaç kalmayacak sayıda üniversiteye sahip olabiliriz. Bence bunun hakkı verilirse yani üniversiteler bilim ve sanat üretmekte birbiriyle yarışır halde olursa bu, Türkiye adına bir sorun değil tersine avantajdır. Lakin her zaman madalyonun öteki yüzüne bakmak gerekiyor. Zira eğitim, iyimser ihtimallerle geçiştirilmeyecek kadar önemli bir meseledir.

Birçok üniversiteye ve işten anlayan insanlara rağmen birçok sektörde ara eleman problemi var. Özellikle yüksekokullar ara eleman problemini ortadan kaldırması gerekirken nedense Türk sanayisinde bu sorun bir türlü aşılamadı.

Ülkemizin sanayisine, tarımına, bilimine, sanatına katkı sağlamayan bir akademik kültür sadece öğrencilerin 4 yılını almakla kalmıyor aynı zamanda bir toplumun geleceğini de tehlikeye sokuyor.

Bir öğrencinin üniversite masrafı bölümden bölüme farklılık gösterse de yaklaşık 100 bin lirayı bulabilmektedir. Eğitim en değerli yatırımdır ve eğitim için harcanan bütçenin ötesi berisi elbette ki düşünülmez. Eğitime harcanan para feda olsun anlayışı toplumun genelinde hakim olsa da gerçekleri göz ardı edemeyiz.

Ekonomide bir kural vardır. Bir yatırım yaparken, onun maksimum 10 yıl içinde kendini amorti edip kâr getirecek olmasıyla ilgilenirsiniz. Teşbihimi mazur görün ama eğitim işi de biraz öyledir. İlkokuldan üniversiteye hatta lisans sonrası eğitime kadar aileler, çocukları için bir yatırım yaparlar. Üniversite döneminde bu yatırım maksimum seviyeye ulaşır. Ailelerin bu harcamaları yaparken tek arzusu vardır, o da çocuklarının mezun olduktan sonra iyi bir firmada çalışabilmesidir. Kısacası aile, yaptığı yatırımın kendini amorti edip kâra geçmesini bekler. Bu beklentinin oluşmasında vakıf üniversitelerinin yaptığı yanıltıcı reklamlar etkili oluyor. Şöyle ki birçok vakıf üniversitesi, kayıt olan tüm öğrencilere istihdam sözü veriyor. 4 yılın sonunda ise aileler o sözün bazı şartları olduğunu öğrenip büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.

Akademik kültüre adapte olabilecek, akademik kültürün gereğini yerine getiren yani bilim üreten nitelikte üniversiteler kurulması gerekiyor. Akademisyenler yalnızca kâğıt üzerinde değil, sahada da bilim yapmalı. Ayrıca reel sektörün ihtiyaçlarına çözüm üreten araştırma ve geliştirme (ARGE) yapmak da yine üniversitelerin görevlerindendir.

Üniversite kurulurken sırf yeterli sayıda eğitim kadrosuna sahip gözükmek için bir nevi YÖK’ün gözünü boyamak için etraftan diploma, CV toplayan üniversite yönetimlerinin olduğunu çok iyi biliyorum. Yarım yamalak başlayan işlerden ne hayır gelir ki?

Türk biliminin dünyada etkili faaliyetlerde bulunması için üniversitelerimizin acilen yeniden yapılandırılması gerekiyor. Üniversite kurmak lütfen zorlaşsın ve her önüne gelen üniversite kurmasın. Eğer üniversite kurmaktaki amaç para değil de sosyal sorumluluksa veya bilimse o zaman var olan devlet üniversitelerinin altyapısı, kütüphanesi, laboratuarı, ek binaları desteklensin. İlla yeni üniversiteler kurulacaksa köklü üniversiteler ilham alınarak kurulsun ve bunlar sık sık denetlensin.

Eğitim sisteminde yapılan her yanlış insanların dolayısıyla da toplumun tüm hayatını, geleceğini etkiliyor. Yani bu işin deneme yanılması olmaz, olmamalı. Ekonomide olduğu gibi eğitimde de yapısal bir reform şart. Yapısal reformlar sancılı, uzun ve fedakârlık gerektiren bir süreçtir. Ancak buna toplum olarak katlanmaya hazırız. Yeter ki akademik kültürümüz dünyayla yarışır durumda olsun.

İlginizi çekebilir

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi
Etkinlik
67 Paylaş1,749 Görüntülenme
Etkinlik
67 Paylaş1,749 Görüntülenme

Türkiye’de İlk Ve Tek: Dijital Markalaşma Eğitimi

Şilep Dergi - 16 Ekim 2018

Branding Türkiye’deki akademisyen ve uzmanlar tarafından özel olarak hazırlanan ve Türkiye’nin seçkin üniversiteleri tarafından sertifikasyonu sağlanan “Dijital Markalaşma Eğitimi |…

Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama
Etkinlik
23 Paylaş2,439 Görüntülenme
Etkinlik
23 Paylaş2,439 Görüntülenme

Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama

Şilep Dergi - 4 Ekim 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Haliç Üniversitesi’nde (İstanbul) gayrimenkul sektörüne özel “Gayrimenkul 2.0: Gayrimenkulde Dijital Pazarlama” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital…

Branding Türkiye’den Dijital Markalaşmanın Önemi Etkinliği
Etkinlik
37 Paylaş1,762 Görüntülenme
Etkinlik
37 Paylaş1,762 Görüntülenme

Branding Türkiye’den Dijital Markalaşmanın Önemi Etkinliği

Şilep Dergi - 4 Ekim 2018

Branding Türkiye I Etkinlik, Ankara’da Genç Girişim Yönetişim Derneği üyelerine özel “Dijital Markalaşmanın Önemi” konulu bir etkinlik gerçekleştirecek. Dijital dünyanın…