Yazar Olmak İstiyorum Diyorsan Tekrar Düşün (Raunt – III)

7 Aralık 2017
189 Görüntülenme

RAUNT – III

Kişisel yayıncılık sektörünün sessiz ama tehlikeli ilerleyen bir pazar olduğunu bugüne dek kimse söylemedi. Bir ilk yapmak istedim. Yazar olmak istiyorum diyenlerin moralini bozmak istemem ama 17 – 18 yaşımdan beri çeşitli dergi, gazete ve yayınevlerinde editör, yayın danışmanı, yazar danışmanı olarak görev yaptım. İşin mutfağından geliyorum diyebilirim. Kişisel yayıncılık sektörüne dair umutlarım pek az. Bunu 30 – 40 yaşında biri olarak değil 20 yaşlarının ortasında birçok yayıneviyle dirsek teması olan piyasayı iyi tanıyan bir genç yazar olarak söylüyorum.

Öncelikle Raunt serisini okuyanlara üzücü bir haberim var. Bu yazı, serinin son yazısı. Okumak isteyen olursa Raunt 1 ve Raunt 2 tıklayarak ulaşabilirler. Serinin son yazısını ülkemizde iyi bir pazara dönüşen ama nitelikli işlere imza atamayan, daha çok meydana getirdikleri mağduriyetlerle anılan kişisel yayıncılık sektörüne değinmek istedim.

Ülkemizde nedense işleri daha iyiye götürmek için fikir üretmek yerine, kısa yoldan ve insanların sırtlarına binerek para kazanmanın neler olabileceğine dair fikirler üretiyoruz. Biraz inceleyince kişisel yayıncılık sektöründe de bu mantığın olduğunu görürsünüz. Yazar olmak istiyorum diyenlerin umutlarını tüketmek istemem ama edebi literatüre girmek için illa mağdur olmanız gerekmiyor.

Bazen kalemi elime alıp kâğıda mührümü vurmak üzereyken, yani ilk harfi yaprağa yerleştirip yazım işlemine başlarken şunu düşünürüm; ilk kelimem, ilk cümlem, ilk paragrafım ne olmalı, nasıl olmalı?

Bana göre bir eserin en zor ve yazması yorucu olan kısmı ilk dörtlük / ilk paragraftır. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum.

Bir kitaba başlarken bağlaçla başlayarak, yoktan vara doğru giden yarı anlamsız bir paragraf mı inşa etmeliyim, yoksa oldukça basit düşünerek herhangi bir giriş cümlesini mürekkebe hizmetkâr mı etmeliyim bilmiyorum. Hatta bu durum bende tatlı bir takıntı halini aldı desem yalan olmaz. Öyle ki bir kitapçıya gittiğimde, genel okuyucu kitlesinden farklı olarak kitapların arka kapak yazısıyla değil, kitabın ilk dörtlüğünün, ilk paragrafının ne olduğuyla ilgilenirim.

Yazdığım her roman, köşe yazısı, deneme, gezi yazısı, şiir, hikâye, makale veya eleştiriden önce ben o zor süreci yaşıyorum. Mükemmelli isteyen bir karakteriniz varsa ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuzdur.

Kimi vakit yazma işleminde harcadığım enerjinin en büyük dilimi o soruya yanıt aramakla geçiyor; ilk kelimem, ilk cümlem, ilk paragrafım ne olmalı, nasıl olmalı?

Sonra diyorum ki iyi ki hayatımızı çepeçevre saran trilyonlarca imge var. Bilinçsizce maruz kaldığımız reklam ve türevlerinden oluşan iletilerden söz etmiyorum, benim bahsettiğim, yüzde yüz bize ait olan şeyler yani hayaller… Ve şükürler olsun, iyi ki hayal kurabilmek bedava…

Az önceki kısımda yazarlık evresinin ilk çetin aşamasını okudunuz. Tıpkı dünyanın milyonlarca yıl içinde geçirdiği başkalaşım ve olgunlaşmanın ardından bugünkü halini alması gibi bir yazarın da tabiri caizse büyümesi için gerekli bir süre vardır. Bu zaman zarfında hem okuyucu hem yazar ve hem de yayınevi sabırlı olmak mecburiyetindedir.

Yayınevlerinin pastadan pay almak için orijinallik yarışına girdiği şu dönemde, yazarlar sabırlı olmanın yanında mantıklı da davranmak zorunda zira bugün yazılan bir konu, paragraf veya cümle ileride başa bela olabilir.

Bu söylediğim yalnızca ideolojik veya pornografik içerik olarak algılanmasın. Yazar, popüler olduktan sonra mazisini üzerinden çıkarıp atamaz. Geçmişte yazdığı bir aforizma dahi onun kalitesine gölge düşürebilir. O nedenle yazar ilk çetin aşama olarak tabir ettiğim, kalemle tanışma ve ilk eserini yazma sürecinde mutlak surette temkinli, seçici ve sabırlı olmalıdır. Otokontrol mekanizması oturmamış yazarların uzun vadede nitelikli eser üretmek konusunda çok sıkıntı yaşadığını biliyorum.

Zaten bir yazarın esas manada evrim süreci tam burada başlar. İlk kelime kâğıda düşer düşmez siz artık yazar olarak birilerine karşı sorumlusunuz. Yazılan içeriğin kalitesi sorumluluğun derecesini hafifletmez veya azaltmaz. Yazmış olmak başlı başına bir sorumluluktur. Yazar olarak en başta kendinize karşı sorumlusunuzdur. Daha sonra ailenize, dostlarınıza, yayınevine, dağıtımcıya, kitabevlerine, okuyucuya ve okuyucunun çevresindeki kitleye karşı… Kısacası yazarın mesuliyeti gün be gün artar.

Yanlış hatırlamıyorsam Aziz Nesin Türkiye’de her 3 Türk gencinden 4’ü şairdir diyordu. Bugün bu kuramı genişletmek zorundayız. Artık genç ya da yaşlı ayrımı olmaksızın her 10 kişiden 11’i şair veya yazar. Hatta Nihal ATSIZ bu konuda daha da ileri giderek Türkiye’nin, nüfusundan daha fazla şaire sahip olduğunu söyler. ATSIZ, anasının karnındaki çocukları da şair sayar. ATSIZ’ın olayı tiye alış şekli de bu… Ve çok zekice… Ayrıca hem Aziz Nesin hem de ATSIZ söylemlerinde çok haklılar. Zira biz toplum olarak bu şairlik ve yazarlık işini biraz abarttık. Hatta suyunu çıkardık desek yeridir.

Aslında Aziz Nesin ve ATSIZ ta o günlerde edebiyatımızın depresyona girdiğini harika bir veciz sözler ile anlatmışlar lakin ne yayıncılar ne de okurlar içinde oldukları bunalımın farkında olamamışlar. Hala da farkında değiller.

Yazıyı bölümlere ayırıp size nefes alma fırsatı tanımayı istiyorum ama bir yandan da akıcılığın kaybolmasından korkuyorum. En iyisi biz eski usul çalışmayı sürdürelim böylece “RAUNT” başlıklı serimizin gidişatını bozmamış oluruz.

Serinin ilk bölümünde bestseller & klasik kitaplar arasındaki farkları ve yayınevlerinin duruşunu aktarmaya çalışmıştım. İkinci bölümde ise yükselme heveslisi yazarların, sırf yazdım demek için yazılan kitaplar vasıtasıyla bu milletin manevi damarlarını nasıl tıkadığını ve değerlerimizi nasıl suiistimal ettiklerini aktardım.

Bu yazının ise diğerlerine nazaran ayrı bir önemi var. Belki bu yazıyı okuyanlardan bazısı “RAUNT” serisinin yanlış bir gidişat izlediğini düşünecektir ama hayır. Anlaşılır olması için sıra dışı bir örnek vereceğim. Dünya çeşitli katmanlardan oluşur. Canlı hayatının devamı için her katmanın kendine göre önemi vardır. Yer kabuğu, atmosferden daha değerli değildir. Hidrosferin de çekirdek katmanından daha önemsiz olması düşünülemez. İşte tıpkı bu örnekte olduğu gibi yazar, yayınevi, okur denkleminde her biri kendi çapınca değerlidir. Aksi halde saçma sapan bir fonksiyon ortaya çıkar. Kısacası RAUNT serisinde, evvela yayıncılara yer vermemin hiçbir özel bir sebebi yok. İçgüdüsel bir tavır diyebilirim. Zaten biz toplum olarak içgüdülerimizle hareket etmeyi maharet sayarız. Özellikle son yıllarda iyice artan bu inanç nedeniyle oturduğumuz yerden para kazanmanın yollarını araştırmaya başladık. Birkaç meslek türü var ki birçok insan, kısa yoldan şöhret olmak ve çok para kazanmak için en az bir defa bu mesleklerde şansını deniyor. Bunların başını ise yazarlık çekiyor. Yazarlığın dışında mesela 2006’dan beri sosyal medya uzmanlığı ve demokrasiye geçtiğimizden bu yana da siyaset aynı özelliği taşıyor. Yani bu ülkede herkes yazar, herkes sosyal medya uzmanı ve herkes politikacı…

İşte Türkiye’de en çok rağbet gören ve nedense uzman olsun olmasın, diplomalı veya diplomasız herkesin mutlaka bulaştığı meslekler bunlar…

Konumuz şairlik ve yazarlık olduğu için diğer ikisini şimdilik es geçiyorum. Evet bir yazarın evrim süreci üç dört aşamadan sonra kendini tamamlar. Siz istediğiniz kadar iyi şair olun veya güzel kurgular meydana getirin yine de ciddiye alınmazsınız. Çünkü piyasada eli kalem tuttuğu varsayılan ve kitabının basılması için tereddüt etmeden yayınevine 5-10 bin TL para ödeyen insanlar gerçek yeteneklerin önünü kapatmaktadır. Kısacası edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan yayınevleridir.

Kendimden yola çıkarak anlatayım. Ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha ilkokuldayken küçük, mor kapaklı bir defterim vardı. Şimdi nerede bilmiyorum. Galiba taşınırken bir yerlerde kayboldu. Beni besleyen ve bugünlere ulaşmamı sağlayan mor kaplı defterime ve onda yazılı olan her şiire minnet borçluyum. Benim yazarlık evrimimi tamamlamamda mor kaplı defterin büyük payı vardır. Ona vefasızlık edemem. Zaten yazarlık sürecinin atlanmaması gereken önemli sihirli sözcüğü “vefa”dır.

İnsan kendine olan saygısını korumadığı müddetçe yazma işinde ilerleyemez. Özgüven, farkındalık, vefa, saygı gibi olgular bizim kalemi tutuş şeklimizi belirler. Çünkü aynı zamanda tüm bunlar insanın kendine olan saygısının birer faktörüdür. İdeoloji, dogmatik unsurlar, şahsi dürtüler ve toplumsal beklentiler sonraki aşamada kaleme sirayet eder. Öyle ya, temelsiz bina olur mu hiç?

Yazarların duygu ve düşünceyle inşa ettiği yığınlar, ancak kendini bilme sürecini iyi temellendirmekle mümkün olur.

Lafı çok uzatmak istemiyorum ve size soluk almak üzere birkaç saniye vereceğim akabinde yazarın evrim sürecinde bize yarar sağlayacak nihai faktörün ne olduğunu söyleyeceğim. Demincek ipucu verdim bilmem yakalayabildiniz mi…

“…edebiyatımızın kangrenleşen durumu ve birbirinin aynı olan eserlerin raflara dizilmesinin tek sorumlusu kişisel yayıncılık yapan yayınevleridir.”

demiştim…

Şimdi buradan devam edelim.

2000 yılı yayıncılık sektörü için de bir milenyumdur. Bu işe yıllarını vermiş insanlar meseleyi basite indirgerken 2000 yılını özellikle vurgularlar. Ben ise özellikle 2005 yılı ve sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

Bilhassa son yıllarda bestseller okuma, okutma çılgınlığı her yayınevi patronunun misyonu oluverdi. Zaten RAUNT serisini okuduysanız bunu görmüşsünüzdür. Yayıncıların bestseller eserlere bu denli kapılmasının nedeni tabii ki duygusal yani maddi! Zira o tarz kitaplar içeriği ne olursa olsun çok kısa sürede dünya çapında üne kavuşup milyonlarca satabiliyor. Bestseller yazmak maharet değildir. Bestseller yazanın övüneceği tek şey kazandığı paradır. Ve yaşadığımız koca köyde adaletsizlik, biz yazarlar arasına bu yolla girmiştir.

Kişisel yayıncılık dediğimizde akla gelenler; kaliteden ödün veren, yetenek konusunda herhangi bir eleme sistemi olmayan, tek editörle ayda en az 15 kitabı adam eden, dizgi, tasarım, dağıtım gibi dertleri olmayan kurumlardır.

Kişisel yayıncılık sektörü, yukarıda bahsettiğim bestseller pastasından pay alamayan ve yayıncılıktan anlamayan insanların yayınevi patronu olup, yayıncılık adı altında insanların parasını ve hayalini sömürdüğü bir ortam oldu. Kim bilir nice kaliteli kalem bu sektörün dişlileri arasında yok olup gitmiştir…

Belki bu yazıyı okuyanlar kişisel yayıncılık zırvasının tuzağına düşüp benim eksik konuştuğumu daha ağır ifadeler kullanmam gerektiğini düşüneceklerdir. Ki haklıdırlar. Fakat bazısı da her şeye rağmen çalıştığı kuruma leke sürülsün istemez. Bunları yazdığım için bana kırılanlar, küsenler olacaktır. Kimse kusura bakmasın ama editör desteği vermeyen, gelişigüzel dizgi ve kapak tasarımı yapan, kitabınızı 1000 tane basacağız diye para alıp dijital baskı yöntemiyle 50 tane basan veya 1000 tane basıp dağıtıma vermeyen ve kitapları depoda çürümeye terk eden yayıncılar olduğu müddetçe ben bunları dile getireceğim.

Kitap fuarlarına gitmek isteyen yazardan ekstra ücret alan, yazar adına plaket ve kupa yaptırıp insanla adeta alay eden yayıncılar olduğu sürece ben bunları konuşacağım. Parayı alana kadar kuyruk gibi peşinize takılan bu tip yayıncılar, siz parayı ödedikten sonra hemencecik sizinle iletişimini koparır. Size düşense bir “iptal sözleşmesi” hazırlayıp kitabınızı o yayıncının elinden kurtarmaktır. Bu durumda verdiğiniz paranın üstüne bir bardak soğuk su içmeniz gerekir. Bu yayıncıları tanımanız ve onları mahalle baskısıyla sektörden uzaklaştırmanız için bu yazıyı kaleme aldım.

Son söz niyetine belirtmek isterim ki yazarın olgunlaşma süreci profesyonel bir yayıncının onu kanatları altına almasıyla sona erer. Ondan sonra yeni bir adaptasyon başlar. Profesyonelleşirken tembellik, yan gelip yatmak yoktur. Çünkü ince eleyip sık dokuyan bir grupla iç içe olmuşsunuzdur. Onlara ayak uydurmak zorundasınız.

Gayretliyseniz klasikler arasına girersiniz. Lakin yazdıklarımdan para kazanayım o bana yeter diyorsanız, evet para kazanırsınız, fakat ilerisi olmaz. Hangisinin önemli olduğuna her şeyde olduğu gibi yine siz karar verirsiniz.

İlginizi çekebilir

Yılın Son Komedi Filmi Parayı Bulduk 29 Aralık’ta Sinemalarda
Kültür Sanat
164 görüntülenme
Kültür Sanat
164 görüntülenme

Yılın Son Komedi Filmi Parayı Bulduk 29 Aralık’ta Sinemalarda

Şilep Dergi - 17 Aralık 2017

Yapımcılığını Taş Film’in üstlendiği “Parayı Bulduk” 29 Aralık 2017’de sinemalarda. Yılın son komedi filminin başrol oyuncuları arasında Ersin Korkut, Gülsüm…

Yarışma Programlarındaki Kültürsüzlük
Kültür Sanat
94 görüntülenme
Kültür Sanat
94 görüntülenme

Yarışma Programlarındaki Kültürsüzlük

Mürsel Ferhat Sağlam - 15 Aralık 2017

Düzenli TV izlediğimi söylersem yalan olur. Eskiden takip ettiğim diziler vardı. Fakat artık ne dizi izliyorum ne de yarışmaları takip…

2017’ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap
Edebiyat Haber
149 görüntülenme
Edebiyat Haber
149 görüntülenme

2017’ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap

Büşra ÖRS - 14 Aralık 2017

2018'i karşılama heyecanında olduğumuz 2017'nin son günlerinde "2017'ye Veda Etmeden Önce Okunması Gereken 10 Kitap" şeklinde bir liste hazırladık. Yılın…